Tâcir efendinin Hindistan tûtîlerini sahrâda görmesi ve o tûtîden haber eriştirmesi
50. bölüm / 56 · 1949 kelime · ~10 dk okuma
1614. Tâcir olan adam bu haberi kabul etti ki, ondan cins tarafına selâm eriştire.
Hindistan'a giden tâcir, kendi tûtîsinin cinsi olan tûtîler tarafına, onun selâmını eriştirmek için, tûtîsinin tevdî' eylediği haberi kabûl etti.
1615. Vaktaki tacir Hindistan'ın nihayetine erişdi, sahrada birkaç tûtî gördü.
1616. Merkebi durdurdu; sonra bağırdı. O selâmı ve o emâneti açık olarak verdi.
1617. O tûtîlerden birisi çok titredi; düştü ve öldü ve nefesi kesildi.
1618. Efendi kelâm-ı haberden pişman oldu, dedi: Bir zî-rûhun helâkine gittim.
1619. Bu galiba o tûtîcik ile hısımdır. Bu galiba iki cisim ve bir ruh idi.
1620. Bunu niçin yaptım, niçin haber verdim? Bu hâm sözden bîçâreyi yaktım.
1621. Bu dil çakmak taşı gibi ve ağız demir gibidir; ve dilden sıçrayan şey de âteş gibidir.
1622. Çakmak taşını ve demiri gâh nakil yüzünden ve gâh lâf yüzünden bir-birine vurma!
Ya'ni gerek birinin sözünü diğerine nakil cihetiyle ve gerek kendi tarafından nereye dokunacağını tefekkür etmeksizin, mahzâ bir söz olsun diye dilini beyhûde yere kullanma! قل الخير و الا فاسكت Ya'ni "Hayır söyle ve yoksa sus!" hadîs-i şerîfiyle amel et!
1623. Zîra karanlıktır ve her taraf pamukluktur; pamuk arasında kıvılcım nasıl olur?
Sözü dinleyenlerin tabîatları ve isti'dâdları mechûldür ve karanlıktır; ve tabîatlar sözden müteessir olmağa müstaid olup sıçrayan kıvılcımdan müteessir olan pamuklara benzer. Pamuklara sıçrayan kıvılcımdan ne felâket hâsıl olacağı ma'lumdur.
1624. Zâlimdir o taife ki gözlerini diktiler, o sözlerden âleme mensubu yaktılar.
Ya'ni halkın tabâyi'i ve isti'dâdını teemmül ve tefekkürden, akıllarının gözlerini dikip kapayan kimseler zâlimdir. Zîrâ bu teemmül, söyledikleri her nevi' sözlerden ehl-i âlemi yaktılar ve harâb ettiler.
1625. Bir söz koca âlemi vîrân eder; ölmüş tilkileri arslan yapar.
1626. Cânlar kendi aslında Îsâ-demdirler; bir zamanda zahmdırlar, gâh merhemdirler.
Ya'ni ervâh kendi asıllarında Îsâ (a.s.) gibi rûhullâhdır. Binâenaleyh o hazretin nefesi ölüleri nasıl ihyâ ederse, bunlarda dahi öylece ihyâ-yı emvât hâssası vardır. Fakat vaktâki âlem-i kesâfete taalluk ederler ve beden-i kesîfe merbût bulunurlar, işte o vakit sıfât-ı nefsâniyye ile memzûc olduklarından, ba'zan yara ve ba'zan merhem olurlar. Ya'ni sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla ba'zan birçok fitnelere ve kalb yaralarına sebeb olurlar. Ve ba'zan da sıfât-ı nefsâniyyenin hükmünden muvakkaten olsun taarrî edip, o fitnelere karşı muslih olurlar.
1627. Eğer canlardan hicab kalkaydı, her bir cânın sözü Mesîh gibi olurdu.
Eğer rûhlardan sıfât-ı nefsâniyye hicabı kalksa idi, her bir rûhun kelâmı Mesîh (a.s.) gibi ölüleri diriltir ve kalblere müessir olur idi.
1628. Eğer sözü şeker gibi söylemek istersen, hirstan sabr et ve bu helvayı yeme!
Eğer bu âlem-i kesâfetde sözü şeker gibi tatlı söylemek ve te'sîrini ashâb-ı nefsin kalblerine ilkâ etmek istersen, nefsin kendi huzûzâtına karşı olan temâyülâtına sabr et ve âlem-i kesâfetin helvasından ve tatlılıklarından yeme, perhîz et.
"Helva"dan murâd, niam-ı âcile-i dünyeviyye ve mahbûbât-ı nefsâniyyedir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî efendimiz et-Tedbîrâtü'l-llahiyye fi Islahı Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinin mukaddimesinde و زهد اهل العناية في الحلوة الحضرة ya'ni "Ehl-i inâyet hulve-i hazret hakkında perhîz eyledi" buyurur. Zîrâ hazret-i şehadet, lezâiz-i 'âcile-i nefsâniyye ile doludur ve nâr-ı bu'dun üzeri bu lezâiz ile örtülmüştür.
1629. Akıllıların müştehâsı sabır olur; çocukların arzusu helvadır.
Ehl-i nefis olanlar çocuklara benzer; onlar dünyanın lezâizine karşı aslâ sabr edemezler. Ehl-i rûh olanlar ise akıllı olanlardır; onlar her bir lezzetin arkasında bin belâ olduğunu görüp, sabr ederler.
1630. Her kim sabır getirdi ise felek üzerine gider; her kim helvâ yedi ise çok geriye gider.
Henüz nefislerinin sıfatı dinç ve kavî iken, bu âlem-i kesâfetin lezzetlerine karşı sabr edip riyâzât ve mücâhedâta kıyâm edenlerin rûhu, felek-i ervâha urûc eder ve ahkâm-ı kesâfetden kurtulur; ve her kim riyâzât ve mücâhedâta yan çizer, "Ben anlamam her şey Hakk'ın tecelliyâtından ibarettir; öyle olunca güzel güzel yerim, içerim; ve tenim bana bir latîfe-i ilâhiyyedir, mükemmel beslerim" der ve hulviyyât-ı dünyeviyyeye dalar ise; felek-i ervâhdan pek geri kalır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatde saplanıp kalır. Onun ahkâm-ı nefsâniyyesi bâkî iken, bu ma'rifeti kendisini kurtaramaz; fakat nefsinin hükmünden kurtulanların hâlî bambaşkadır ki, âtîde Cenâb-ı Pîr îzâh buyururlar.
تقرير قول فريد الدين عطار قدس الله روحه Ferîdüddîn Attâr (kaddesallâhu rûhahu) hazretlerinin kavlinin takrîrî: Beyit: Ey gāfil, sen sâhib-i nefissin; toprak arasında kan ye; zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, o bal olur.
1631. Gönül sahibine bu ziyân tutmaz, eğer o öldürücü zehri aşikare yese.
1632. Zîra sıhhat buldu ve perhizden kurtuldu; talib-i miskin ise henüz sıtma içindedir.
Gönül sahibi, emrâz-ı rûhâniyye olan sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup sıhhat bulduğu için artık perhizden kurtulmuştur. Fakat henüz "fenâ-fillâh" mertebesine vâsıl olmayıp sıfât-ı nefsâniyyesiyle ma'lûl olan sâlik, sıtma ve hummâ içindedir. Ona huzûzât-ı nefsâniyyesiyle telezzüz zarar verir.
1633. Peygamber buyurdu ki: Ey cür'etkâr olan talib! Sakın hiçbir matlûba muârız olma!
Ne Ankaravîde ve ne de Hind şârihlerinin şerhlerinde bu hadis-i şerîfin aslı zikr edilmemiştir. Fakîrin dahi başka bir mahalde böyle bir hadîs-i şerîf manzûrum olmadı. Fakat Cenâb-ı Pîr'in "Güft Peygamber" [Peygamber buyurdu] buyurmasına nazaran böyle bir hadis-i şerîf olacağı şübhesizdir. Beyt-i şerîfde "tâlib"den murâd, sâhib-i nefs olan sâlik ve "matlûb"dan murâd dahi, sâhib-i dil olan kâmildir ki, Hakk'ın matlûbları ve makbûlleridir. Ya'ni, ey sahib-i nefs, kendini kâmiller ile beraber tutup onlara muârız olma!
1634. Sende Nemrûdluk vardır, ateşe gitme! Gitmek istersen evvelâ İbrâhîm ol!
Hadis-i şerîfde حقت الجنة بالمكاره و حقت النار بالشهوات Ya'ni Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve nâr şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Ey sâlik, sen sâhib-i nefs olduğun için, sende Nemrûdluk vardır. Şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüş olan nâr tarafına gitme; eğer o âteş tarafına gitmek istersen, evvelâ İbrâhîm (a.s.) gibi sıfat-ı nefsâniyyenden tecerrüd et ki, tena'um-ı dünyevî sana zarar vermesin.
1635. Mâdemki sen yüzücü değilsin ve denizci değilsin, serkeşlikten dolayı kendini atma!
Ya'ni müşteheyât-ı cismâniyye gâyet derin bir deniz gibidir. Sen bu denizde yüzmesini bilmezsin ve dalgıçlar gibi denizci de değilsin, o halde nâsihlere karşı serkeşlik ederek kendini huzûzât-ı nefsâniyye denizine atma ki, boğulmıyasın.
1636. O deniz dibinden gevher getirir; zararlardan baş üzerinde kâr getirir.
O dalgıç gibi denizci olan insân-ı kâmil, müşteheyât-ı cismâniyye denizinin dibinden gevher getirir, ya'ni yer, içer. O yediği ve içtiği vücûdunda ilim ve irfana ve ef'âl-i haseneye istihâle eder. Yemeden, içmeden hâsıl olan kuvvet-i hayvâniyye zararlarını fevâid-i insâniyyeye tebdîl eder. Nitekim dalgıç denize dalmakta mâhir olduğu için, dalmakta hastalanmak ve boğulmak gibi mutasavver olan zararlardan kendisini vikāye ederek, başının üzerinde o denizin dibinden inciler ve mercanlar çıkarır.
1637. Eğer bir kamil toprağı tutsa altın olur. Eğer nâkıs altın götürdü ise, kül olur.
1638. O doğru adam makbul-i Hak olduğundan, onun eli, işlerde Hakk'ın elidir.
Özünde ve sözünde ve fiilinde doğru ve sâdık olan insân-ı kâmil Hak tarafından hilafete kabûl buyrulmuş bir kul olduğundan, ve kendi enâniyet ve gayriyyetinden fânî olup âlem-i ef'âlde Hakk'ın âleti mesâbesinde bulunduğundan onun eli ve tasarrufu, Hakk'ın eli ve tasarrufu olur. Nitekim âyet-i kerîmede Habib-i muhtereminin eline işâreten Hak Teâlâ Hazretleri يَدَ اللَّه فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" buyurur. Ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dahi bu ma'nâya işâreten mübarek ellerini gösterip هذا يد الله ya'ni "Bu Allah'ın elidir" buyururlar. Binâenaleyh bir kâmilin elini tutanlar, Hakk'ın elini tutmuş olurlar.
1639. Nâkısın eli şeytanın ve avenesinin elidir; zîrâ teklif ve mekr tuzağı içindedir.
Ya'ni kendi enaniyyet ve gayriyyeti nazarında sâbit ve nefsinin kibir ve ucub gibi eimme-i sıfatı bâkî olan nâkısların eli, şeytanın ve onun avenesinin elidir. Çünkü şeytan onu nefsi vâsıtasıyla birtakım teklîfâtının ve hîlelerinin tuzağı içinde yaşatır.
Ma'lûm olsun ki, şeytan, ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olduğundan, ıdlâl için sâlike her mertebesinde musallat olur. Tarîk-ı nefisden ıdlâl edemezse, tarîk-ı Hak'dan ıdlâle teşebbüs eder. Binâenaleyh sâlikin kendi akıl ve zekâsına i'timâden tarîk-ı Hakk'a sülükü çok tehlikelidir. İblîs'in tasallutundan emniyyet husûlü için mutlakā halîfe-i Hak ve vâris-i nebevî olan bir kâmilin zîr-i himâyesine ilticâ etmesi lâzımdır. Henüz nefsinin ahkâmı bâkî olan kimsenin ma'lûmât-ı tasavvufiyye ile ibâdullâhı irşâda kıyâmı, halka ihanet olur. Zîrâ İblîs bu ilm-i tasavvuf ile de erbâb-ı akıl ve mantıkı ıdlâl eder.
1640. Onun önüne cehil gelir, ilim olur. Nâkısa giden bir ilim, cehil oldu.
Kâmilin önüne gelen cehlin ne sûretle ilim olduğunu fakîr, başıma gelen bir vak'a ile arz etmeyi fâideli görürüm: Bir cuma günü Fâtih Câmi-i şerîfinde Mesnevîhân olan mürşidim Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretleriyle namaz vaktine intizâren kütüphane cihetindeki kahvelerin birisinde oturmuş idik. Hâl-i hazırda o kahvelerin binaları yıkılmış ve orada kahvehâne kalmamıştır. O sırada Kitabçı Mehmed efendi isminde birisi fakîre birtakım kitablar getirdi. Biz kitablara bakarken ezân-ı şerîf de okunmağa başladı. Kitabları görmek ve pazarlık etmek için vakit kalmadığından ve dâirede öğle ta'tîli zamanlarında gelen işlere "taâmdan sonra bakarız" demeğe dilim alışmış olduğundan, orada kitabçıya dahi gafletle "taâmdan sonra bakalım" deyiverdim. Ve Hz. Dede'nin "Bak şuna! Aklı fikri taâmda" diyeceği hâtırası gelmekle, pek ziyâde utandım. Hazret derhal bu gafletime ve muktezâ-yı hâlden cehlime karşı "Evet, evet doğru söyledin; namaz taâm-ı ma'nevîdir, ezân-ı şerîf bu ziyafet-i ilâhiyyeye da'vettir" buyurdular. İşte benim cehlim, onların önünde bu sûretle ilim oldu ve ibâdetin bir taâm-ı ma'nevî ve ezân-ı şerîfin bir ziyafet-i ma'neviyyeye da'vet olduğunu fakîre ta'lîm buyurdular.
Nâkısa giden ilmin cehl olmasına gelince; basar-ı basîreti sıfât-ı nefsâniyye ile örtülmüş olan kimselerin ilm-i tasavvufu ne hâle getirdikleri ve ne yolda telakkî eyledikleri meydanda olduğundan muhtâc-ı îzâh değildir.
1641. İlletli olan kimse her neyi tutarsa illet olur. Bir kamil küfrü tutarsa millet olur.
Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı ma'nâ-yı zâhirîsi ve bâtınîsi i'tibariyle kolayca anlaşılabilir. Zîrâ illetli olan bir kimse, bir şeye temâs ettiği vakit, mikrop nazariyyesi i'tibariyle o şeylere de o illeti sirâyet ettirir. Ve kezâ kalbi sıfât-ı nefsâniyye ile meşhûn olan bir kimseye musâhib olanlara da onun sû'-i ahlâkı sirâyet eder; zîrâ tabîat sârıkdır. Fakat ikinci mısra'daki "kâmilin, küf- rü tuttuğu vakit millet olması," muhtâc-ı îzâhdır. Bu husûsta şurrâh-ı kirâmın mütâlaası muhteliftir. Şerh-i Ankaravîde îzâhât-ı kâfiye yoktur. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri der ki: "Her kim kemâl ile meşhûr olsa, eğer küfrü bir tarîk-ı mahz yapmış olsa da, o yol bir milletin intihâb-kerdesi olur. "کاملی = kamili" deki "ى=ya" masdariyyet ma'nâsına alındığına göre "kamillik" ya'ni "kemâl" ma'nâsına gelir; ve küfür kemâle gelirse, onun üzerine cemâat müctemi' olup millet olur demektir. Bu ma'nâ, kâmil lafzının küfürde kâmil olmasına göredir.
Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri der ki: "Ashâb-ı kirâmdan Ammâr b. Yâsir (r.a.) hazretleri kalbi îmânda mutmain olduğu halde, ikrâh üzerine kelime-i küfrü söylemek mecbûriyyetinde kaldı; ve bu hâl şer'-i şerîfde meşrû' oldu. Dünyanın sonuna kadar bu, bir burhân-ı kâfî olarak kaldı."
Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri der ki: "Meselâ Hakk'ın ve halkın ayniyyetini avâm, küfür bilirler. Bunu kâmiller ihtiyâr etmiş olduklarından, ayn-i İslâm olmuştur." Bahru'l-Ulûm hazretleri bu mütâlaaya i'tirâz edip der ki: "Hakk'ın ve halkın ayniyyeti filvâki' âmme nazarında küfürdür; velâkin hakîkatte îmândır ve vakıa mutâbıktır ve Kur'ân ve ahâdîs ile sâbittir. Kâmilin onu ihtiyârda dahli yoktur, kâmil ister ihtiyâr etsin, ister etmesin. Âmmenin bu i'tikādı bâtıldır."
Yine Hind şârihlerinden Eyyûb hazretleri de bu mütâlaaya i'tirâz edip der ki: "Buna bir cevâb vardır ki, ednâ teemmül ile anlaşılabilir. Birçok umûr vardır ki, zâhir-i şer' onunla nâtıkdır. Kâmil onu ihtiyâr etmedikçe, kalb mutmain olmaz da der ki: Belki bu hüküm zâhire göre değildir ve Hakk'ın murâdı başkadır. Binâenaleyh kâmilin ihtiyârı "millet" olmasında onun dahl-i tâmmı vardır."
Fakîrin bu mısra'dan anladığı ma'nâ, kâmilin kendisinden küfür sâdır olmak ma'nâsına değildir; belki insân-ı kâmil, tâife-i küffâr arasında bulunduğu vakit, onların arasındaki küfrün cereyânına te'sîr edip, o cereyânı tutar ve o tâife millet-i islâmiyyeden olur demektir. Nitekim reîsü'l-kâmilîn ve'l-mükemmilîn (s.a.v.) Efendimiz putperest olan Kureyş'in içinde tek başlarına zuhûr ettiler; ba'dehû o putperest olan kavim, millet-i islâmiyyeden oldu. Ve kezâ Mûsâ (a.s.) dahi böyledir; ve bu halin târihde emsâli çoktur.
Velhâsıl bu beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı, illetli olan kimse zehir gibidir ve neyi tutarsa zehirler. Ve kâmil panzehir gibidir, zehirli olan şeyleri tutarsa, zehrini izâle eder, demek olur.
1642. Ey rakib ile inad etmiş olan piyâde; başını götüremiyeceksin, şimdi ayak tut!
"Rakib"den murâd, kâmil, “piyâde"den murâd sâlik ve nâkıs olan kimse. Ya'ni, ey tarîk-ı Hak'da mübtedî olan sâlik-i nâkıs, sen kâmil ile yarışa çıkıp inâd etme! Başını kurtaramıyacaksın; zîrâ bu yolun şakîleri çoktur. Binâenaleyh şimdi sülük içindesin, ayağını sıkı bas!