İçeriğe atla

صفت أجنحه طيور عقول الهى / İlâhî olan ukül kuşlarının kanadlarının sıfatı.

49. bölüm / 56 · 1007 kelime · ~6 dk okuma

1603. Can tûtîsinin kıssası bu meselden olur. Hani bir kimse ki, o kimse kuşların mahremi olur?

Ya'ni bu can tûtîsinin kıssası, tâcirin tûtîsine benzer; her an bu ten kafesinden kurtulmak için ervâh-ı âliyeye selâm göndermek ister. O ervâh-ı mukaddeseye mahrem olan insân-ı kâmil nerededir ki, onun vâsıtasına mürâcaatla, onlardan istimdâd olunabilinsin?

1604. Hani bir kuş, günahsız bir zayıf, halbuki onun içinde askerleriyle beraber Süleyman vardır?

Ya'ni içinde askeriyle beraber bir Süleymân bulunduğu halde, günahsız ve zayıf olan bir rûh-ı mukaddes nerededir?

"Kuş"tan murâd insân-ı kâmilin rûhu; “günahsız"dan murâd vücûdunun zenbinden kurtulmuş ve "fenâ-fillâh" makāmına gelmiş olan zât-ı şerîf; "zayıf'tan murâd himmetlerinden tecerrüd etmiş olan ârif-i billâh; "Süleymân"dan murâd, ism-i câmi'-i ilâhî ve "asker"den murâd, ism-i câmi'-i ilâhînin taht-ı hîtasında bulunan bilcümle esmâ kāfilesi. Bunların cümlesi ervâh-ı mukaddeseye mahrem olan insân-ı kâmilin vasıflarıdır. Zîrâ insân-ı kâmil, nazarlarda Hakk'ı ayrı ve kendisini ve âlemi ayrı görmeğe sebeb olan enâniyetten kurtulup, gerek kendisinin ve gerek bilcümle eşyanın Hakk'ın varlığı ile kāim olduğunu bilmiş ve görmüştür. Binâenaleyh himmet ve tasarruftan keff-i yed edip makām-ı za'f ve aczde oturmuştur. Zîrâ bilcümle eşyâ Hakk'ın vücûdu olunca, Hak'da mı tasarruf edecektir? Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olduğundan, onun bâtınından, esmâsının ordusuyla mu-tasarrıf olan ancak Hak olmuş olur.

1605. O şükürsüz ve şikâyetsiz zâr ile nâle ettiği vakit, yedi feleğe gulgule düşer.

Insân-ı kâmil, insân-ı kebîr ta'bîr olunan manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasının gözbebeği mesâbesindedir; ve insân cirmen âlem-i sagîrdir ve bu hey'etin hulâsası ve zübdesidir. Bilfarz vücûd-ı insânîdeki göz ağlayınca, cemî'-i a'zâ-yı vücûd bu teessür ve nâleden mütezelzil olur. Bunun gibi, bu hey'etin gözbebeği olan insân-ı kâmil dahi nâle edince, yedi feleğin mütezelzil olması zarûrîdir.

1606. Her an ona Huda'dan yüz nâme, yüz peyk vardır. Ondan bir "Yâ Rab!" Huda'dan altmış "Lebbeyk!"

"Name"den murâd, kâmilin sırrına bila-vâsıta gelen nidâ-yı Hak'dır. "Peyk"den murâd, melâike-i kiramdır ki, suver-i hayâliyyede zâhir olurlar. Ya'ni insân-ı kâmilin sırrına cânib-i Hak'dan her an birçok hitâb-ı ilâhî ve-yahud Hak'dan haber ile birçok melâike-i kirâm gelir. Onun bir kere "Yâ Rab!" diye vâki' olan nidâsına, cânib-i Hak'dan sırrına altmış kere "Leb-beyk!" hitâbı vârid olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur ki, bir-gün Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz âlem-i gaybda bir kutub gördü ki, “yâ Rab, yâ Rab!" der idi. Bir hadde kadar ki, yerin ve göğün eczâsı ve ervâh-ı ulviy-ye ve süfliyye ona muvâfakaten "yâ Rab" dediler. Ve o sırada nûr-ı ilâhî Şemseddîn Tebrîzî (kaddesellâhu sırrahû) efendimizin sırrına mün'akis olup, kendileri "lebbeyk, lebbeyk!" demeğe başladı. Vaktâki bu in'ikâs üç defa vâ-ki' oldu. Cenâb-ı Şemseddîn efendimiz: "İlâhî o şeyh yâ Rab diyor, ona leb-beyk de!" buyurdu. Bu sözü müteâkib derhal sırrına mütetâbi' ve mütevâlî nûrlar çarpar ve " lebbeyk!" der idi.

1607. Onun hatası Hak indinde taatdan evladır; onun küfrünün önünde bü-tün îmânlar eskidir.

Ya'ni insân-ı kâmilin efâli, sûret-i zâhirede enzâr-ı halkda ve şer'de hatâ görünse de ind-i ilâhîde Hakk'ın tâatından daha iyidir. Fiilen Hızır (a.s.) çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi; bunlar sûret-i zâhirede bilâ-sebeb yapıldıkları için hatâ ve günah idi; fakat bunları emr-i ilâhî ile yaptığı için, bu efâlin iç yüzü tâat ve hikmete müstenid idi. Ve bu tâat ise Hak'dan hicâb içinde bulunan halkın tâatından elbette daha iyidir. Ve kezâ insân-ı kâmil فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ (Bakara, 2/256) ["O halde kim Tâgūt'u inkâr edip, Allah'a inanırsa"] âyet-i kerîmesi mûcibince taayyünât âlemini nazarından kaldırıp vücûd-ı Hak'la onları örter ve Hakk'ı ızhâr eder; ve halk ise taayyünât-ı âlemi isbât edip bunlar ile vücûd-ı Hakk'ı setr ederler. Binâenaleyh insân-ı kâmil ليس في جبتى سوى الله ya'ni "Benim cübbemin içinde Allah'ın gayrisi yoktur." Ve "Ene'l-Hak" ve "Ben Hakk'ım" gibi sözler söylediği vakit, hakikat-ı vücûdu idrak edememiş olan ukūl-i beşeriyye ashâbına bu sözler ağır gelir ve küfrüne hükm edip, zındıktır derler. Halbuki onun bu Tâgût'a, ya'ni put mesâbesinde olan taayyünâta karşı olan küfrü önünde, bu ukul-i beşeriyye ashâbının anasından, babasından mevrûs olan i'tikādları ve îmânları eski bir îmân ve i'tikāddan ibaret kalır.

1608. Onun için her bir nefesde bir mi'râc-ı has vardır. Onun tacının başı üzerine yüz husûsî tâc koyar.

Ya'ni "Her bir nefesde insân-ı kâmilin bir mi'râc-1 hâssı olması"ndan murâd, mazhar olduğu ism-i hâssın hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın, insân-ı kâmile mekşûf olarak müşâhede-i Hak'da bulunmasıdır. Zîrâ merâtib-i ilmin nihâyeti yoktur. Ve onun "tâc"ından murâd, bakā-billâh mertebesine mahsûs olan tâc-1 izzettir. Ve "bu tâc-ı izzet üzerine konulan tâclar"dan murâd dahi Hakk'ın esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesiyle vâki' olan tecelliyât-ı mütenevviasıdır.

1609. Onun sûreti toprak üzerinde ve cânı la-mekândadır. Bir la-mekân ki sâliklerin vehminin fevkındedir.

Ya'ni insân-ı kâmilin sûret-i kesîfesi arz üzerinde durur. Halbuki onun cânı eltaf-1 latîf olan lâ-mekândadır. Öyle bir lâ-mekân ki, o âleme vusûl zevkîdir. Ta'rîf ve tavsîfe sığmadığı için anlatmak kābil değildir. Ve sâlikle- rin vehminin fevkınde, ya'ni lâ-mekân denildiği vakit, erbâb-ı ilim ve zekâ ne tasavvur ve ne tahayyül edebilirse, bu âlem onun fevkındedir. Zîrâ ha- yâl dahi o âleme nazaran kesîfdir. Ve akıl ve hayâlin o âleme urûca tâkatı yoktur.

1610. Senin fehmine gelen her bir demde, onda sana bir hayal doğan bir lâ-mekân değildir.

Lâ-mekân dediğimiz vakit, senin fehminde bir mefhûm hâsıl olur ve se- nin bu fehmin bir lâ-mekândır ki, o mekânda sana birtakım hayaller doğar; işte bu öyle bir lâ-mekân değildir.

1611. Belki mekân ve lâ-mekân, dört ırmak cennetine mensub olanın hükmünde olduğu gibi, onun hükmündedir.

Belki mekân, ya'ni âlem-i taayyün ve lâ-mekân, âlem-i lâ-taayyün, cânı âlem-i lâ-mekânda olan insân-ı kâmilin hükmündedir. Bu hâl hadîs-i şerîfde ihbâr buyrulduğu üzere cennetde olan dört ırmağın, ehl-i cennetin tasarruf ve hükmü altında olmasına benzer. Velhâsıl merâtib-i fenâ ve bakāda müsbet ve menfi olan umûr, insân-ı kâmilin hîta-i zabtındadır. Zîrâ muhakkıklar nez- dinde ervâhın tasarrufât-ı garîbesi vardır. Tavr-ı beşeriyette hârik-ı âdet gö- rünen şeyler, tavr-ı rûhâniyyette âdet olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin âlem-i rûhâniyetdeki tasarrufunu akıl kavrayamıyacağı için Cenâb-ı Pîr onun şerhini münasib ve keşf-i hakîkatı revâ görmediler.

1612. Bunun şerhini kısa et ve bundan yüz çevir, söyleme! ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.

1613. Ey dostlar, bir kuş ve Hindistan taciri tarafına rücû' edelim.

Ya'ni ukul-i beşeriyyeye yabancı gelecek olan sözlerden vazgeçip, hakāyıkı onların tavırları dairesinde tertîb ettiğim tûtî ve tâcir kıssası zımnın- da beyân eylediğimden, o tarafa rücû' edelim.