Bir tâcirin kıssasıdır ki, ticâret sebebiyle gittiği vakit, onun mahbûsu olan tûtîsi, ona Hindistan tûtîlerine haber tevdî' etti
48. bölüm / 56 · 2176 kelime · ~11 dk okuma
1575. Bir tacir var idi ve onun bir tûtîsi var idi; kafesde mahbus yakışıklı bir tûtî idi.
1576. Vaktaki tacir seferi tertib etti, Hindistan tarafına gitmeğe mübâşeret etti.
1577. Her köleye ve her câriyeye sehâsından dolayı, senin için ne getireyim, çabuk söyle! dedi.
1578. Her birisi ondan bir murâd taleb etti. O iyi adam cümlesine va'de verdi.
1579. Tûtîye dedi: Hediye olarak ne istersin ki, sana Hindistan serhaddinden getireyim?
1580. O tûtî ona böyle dedi ki: Orada tûtîleri gördüğün vakit benim hâlimden beyân et!
1581. Şöyle ki, sizin müştâkınız olan tûtî, kazâ-yı âsumândan bizim habsimiz-dedir.
1582. O size selâm etti ve nasib istedi; ve sizden çâre ve irşad yolunu taleb etti.
1583. Dedi: Lâyık mıdır ki ben derd ve iştiyak içinde can vereyim ve burada derd-i firâk içinde öleyim?
1584. Bu revâ olur mu ki, ben kavî bağ içinde olayım? Siz ise gâh yeşillik üzerinde, gâh ağaç üzerinde olasınız?
1585. Dostların vefâsı böyle mi olur? Ben bu habs içinde, siz gülistan içinde.
1586. Ey büyükler, merg-zâr içinde bir sabah şarabı, bu zayıf kuşu hatırlayınız!
İkinci mısra'daki "merg-zâr" bahtiyâr vezninde yeşilliği çok olan mahalle ve çok kuşu olan arâzîye derler. Birinci mısra'daki "murg-i zâr" terkîb-i tav-sîfidir. "Murg" isim "zâr" sıfatdır; zayıf kuş demektir.
Ya'ni, ey hürriyetlerine mâlik olan büyük kuşlar, yeşillik içinde, güneş âlemi tenvîr etmeğe başladığı zamanda, zevk ve şevk şarabını içerken, bu za-yıf kuşu da hatırlayınız!
"Büyükler" ta'bîriyle ervâh-ı enbiyâ ve evliyâya ve "sabâh şarabı" ile on-lara olan tecelliyât-ı zâtiyyeye işâret buyrulur. Ya'ni "Ey ervâh-ı mukaddese, tecelliyât-ı ilâhiyye ile müstağrak-ı zevk olduğunuz zamanda, habs-i beden-de kalan bizleri de hatırlayınız ki, o tecellînin aksi berekâtıyla biz de kuyûd-1 nefsâniyyeden kurtulalım" demek olur.
1587. Dostların dostları anması mübarek olur. Husûsiyle ki, o Leylâ ve bu da Mecnûn ola.
"Leyla"dan murâd, ma'şûkān-ı ilâhî olan ervâh-ı mukaddesedir; ve "Mecnûn"dan murâd dahi, kuyûd-ı nefsâniyye ile bağlı olup enbiyâ ve evliyânın âşıkları olan kimselerdir.
1588. Ey kendi mevzûn putlarının harifleri; ben kendimin kan dolu mey kadehlerini içiyorum.
"Kendi mevzûn putlar"ından murâd, ilm-i ilâhîde kābiliyyet ve isti'dâd-ı tâm ile sabit olan enbiyâ ve kümmelîn-i evliyâ hazarâtının kendi hakāyıkıdır ki, onlar hicâbât-ı nefsâniyyeyi yırtıp kendi hakîkatlerine mahrem ve musâhib olmuşlardır; ve kendi hakîkatleri dahi "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve muhakkıkînin “İnsân-ı kâmilin zâhiri bâtınına tapar" dedikleri dahi bu ma'nâdandır.
Ya'ni ey hicâbât-ı nefsâniyyelerini yırtıp kendi hakîkatleri olan Hakk'a mahrem ve musâhib olan ervâh-ı âliye, ben kayd-ı ten içinde kendi enâniyyet-i nefsâniyyemin kan dolu olan mey kadehlerini içiyorum. "Kan dolu olan kadeh"ten murâd, gazab ve şehvet gibi sıfât-ı nefsâniyyedir.
1589. Eğer ister isen ki benim nasîbimi veresin, benim yadıma bir kadeh mey iç!
Ya'ni eğer benim nasîbimi ve hissemi vermek istiyor isen, beni anarken şarâb-ı tahûr-ı visâlden ve müşâhede meyinden bir kadeh iç!
1590. Yâhut bu toprak eleyici olan düşkünün yâdına içtiğin vakit, artığını toprak üzerine dök!
"Hâk-bîz" vasf-ı terkîbidir. "Bîz" "bîhten" masdarından emr-i hâzır olup, masdarı "elemek" ma'nâsınadır. "Toprak eleyici" ta'bîrinde vücûd-ı beşer kalbura ve ekl ü şürb toprağa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ insan topraktan çıkan mevâddı yiyip içerek onları sûret ve ma'nâ âlemlerine istihâle ettirerek elemiş olur. Ya'ni âlem-i nefsâniyetde himmeti ekl ü şürbe masrûf olan merâtib-i âliye düşkününün hâtırasına şarâb-ı tahûru içtiğin vakit, o şarabın artığını âlem-i esfelde toprak hükmünde kalan benim üzerime dök! Beyit: Sakāhüm Rabb'ühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar, mekândan lâ-mekân söyler.
1591. Ey aceb, o ahd ve o yemîn hani? O şeker gibi olan dudağın va'dleri hani?
Sâlikin terakkîsi üç mertebe üzerinedir: Birincisi "fenâ-fi'ş-şeyh"dir. Ya'ni sâlik şeyhinin muhabbetinde fânî olur. Bu muhabbet kendi nefsine olan muhabbetin hicabıdır. İkincisi "fenâ-fi'r-resûl"dür. Sâlik şeyhinin muhabbetinden terakkî ederek bu mertebeye gelir ve bu mertebenin hükmü, muhabbet-i peygamberîde fânî olmaktır. Bu muhabbet dahi, şeyhine olan muhabbetin hicabıdır. Üçüncüsü "fenâ-fi'llâh"dır. Bu da muhabbet-i Hak'da fânî olmaktır. Bu muhabbet dahi, muhabbet-i peygamberînin hicabıdır.
Nitekim Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, Hz. Ebu'l-Hasan Harakanî (k.s.) hazretlerini huzûruna da'vet için birisini gönderir ve ona, eğer da'vete icâbet etmezse: أطيعوا اللهَ وَ أَطيعوا الرَّسُولَ وَ أُولى الأمر منكم (Nisâ, 4/59) Ya'ni “Allah'a itaat edin ve Resûl'e ve sizden emir sahibi olanlara itâat edin" âyet-i kerîmesini okumasını emr eder; ve gönderdiği adam dahi öyle yapar. Hz. Ebu'l-Hasan Harakānî (kaddesallâhu sırrahû) buyururlar ki "Atîullâh"da ["Allah'a itâat ediniz!"] de o kadar müstağrakım ki "atîu'r-resûl" ["resûle itâat ediniz!"] de hacâletlerim vardır; bak tasavvur et ki "ülü'l-emr" ["Emîr sahibi olanlara..."]a ne kalır?
İşte bu hakîkate mebnî aşk-ı Hak'da müstağrak olan Cenâb-ı Pîr-i destgîr, bu beyt-i şerîfde ervâh-ı mukaddese-i enbiyâya karşı olan münâcâtdan bi't-terakkî, kalb-i şerîflerine müstevlî olan aşk-ı ilâhî sevkıyle Cenâb-ı Vâhibü'l-atâyâ Hazretleri'ne münâcâta başlarlar da derler ki: Ey aceb biz esfel-i sâfilînde bulunan kullara karşı sen إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hac, 22/65) ["Çünkü Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir"] ve يا عبادي الذين أسرفوا على أَنْفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّه اِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ["De ki, ey kendi öz canlarına karşı háddi aşarak hareket eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîd kesmeyin. Hak Teâlâ bütün kusurları bağışlar. Çünkü O yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır."] va'dlerinde bulunmuş ve te'kîdler eylemiş idin. Ey kerîm olan Allahım! Hani senin va'dlerin ve ahdin ve te'kîdin ve senin şeker gibi olan dudağının va'dleri. "Dudak" ta'bîri, zikr-i mahal irâde-i hâll kabîlinden mecâz olup, şeker gibi tatlı ve latîf olan kelâm-ı Hakk'a işâretdir; ve leb-i latîf-i peygamberîye işaret olmak dahi câizdir. Zîrâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri Peygamber'in dudağından söylemiştir. Nitekim âtîde bir beyt-i şerîfde şöyle buyrulur: Ya'ni “Vâkıâ Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söyleme-di derse o kâfirdir." Zîrâ insân-ı kâmil, âlem-i efâlî olan mertebe-i şehadetde Hakk'ın âletidir; ve işte bu ma'nâya mebnîdir ki, kâmillerden birisi Hakk'a karşı vâki' olan münâcâtına, yine kendisi cevab verirmiş. Birisi demiş ki:"Münâcâtına yine sen cevab veriyorsun, bu nasıl olur?" O hazret dahi cevâ-ben: "İkimiz bir ağız kullanırız" demiştir.
1592. Eğer kulun firakı kulluğun kabahatinden ise, sen fenâya fenâ ettiğin vakit fark nedir?
Eğer kulun senden ayrılığı ve uzaklığı kulluğun îcâbı olup fenâ olan sıfât-ı nefsâniyyede istiğrâkı ise, sen bu fenâya karşı ayrılık ve uzaklık fenâlığını idâme edersen, ya'ni vücûd-ı hakkānîn ile onun vücûd-ı abdânîsini setr ve gafr etmezsen, o halde kulun fiili ile senin fiilinin ne farkı olur?
Bu beyt-i şerîfde kulluğun kabâhat ve zenbinden murad `وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر` Ya'ni "Senin vücudun bir günahdır ki, başka günaha kıyâs olunmaz" mûcibince kulun mevhûm olan varlığında ve enâniyyetinde istiğrâkıdır. Bu abd tarafından bir seyyiedir. Ayet-i kerîmede `و جزاؤ سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Seyyienin cezâsı, onun gibi bir seyyiedir" buyurduğuna göre; abdin bu seyyiesine karşı, Hak'dan ayrılık ve uzaklık hâlinin devamı da bir seyyiedir. Halbuki Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin abdin fenâlığına karşı verdiği seyyie dahi hikmet ve rahmetden hâlî değildir. Zâhiri azâb ve bâtını rahmetdir. Meselâ âtîde îzâh buyrulacağı üzere validesi çocuğu hacamat ettirir. Bu hâl sûretâ çocuğu ta'zîbdir; fakat vâlide-i müşfika bu sûretle çocuğun sıhhati te'mîn olunduğu için mesrûrdur. Binâenaleyh çocuk ağlar, vâlide güler. Cenâb-ı Ömer Hayyâm dahi bu mazmûn-ı dakîkı âtîdeki şu rubâîsinde beyân eder: "Cihânda günah etmemiş olan kimdir söyle! O kimse ki günah etmemiştir, nasıl yaşar böyle? Ben fenâ yaparım ve sen de fenâ mükâfât verirsin, O halde benim ile senin aramızdaki fark nedir? söyle!" Ya'ni azâb-ı ilâhîde rahmet vardır. Bu süretle kulun fenâlığı ile Hakk'ın fenâlığı arasında azîm fark vardır. Bu ma'nâyı Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri عذابي أصيب به من آشاء و رحمتی وسعت كلِّ شَيْئ (A'raf, 7/156) ya'ni "Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve benim rahmetin her şeye vâsi'dir" buyurur. Binâenaleyh her şeyi ihâta etmiş olan rahmet-i Hak'da kendisine azâb isabet etmiş olan kimseler de dâhildir; ve çünkü muazzeb olan kimse de eşyâ-yı Hak'dan bir şeydir. Ve Cenâb-ı Pîr ebyât-ı âtîyede bu ma'nâyı îzâh buyururlar.
1593. O fenâlığı ki, sen gazab ve cenk içinde yaparsın, sema'dan ve çengin sadâsından daha tarablıdır.
Ey hakîm-ı mutlak hazretleri, o abdin fenâlığına karşı gazab ve intikāmın içinde yaptığın fenâlığın yok mu? İşte o fenâlık çalgılardan ve çeng denilen âlet-i mûsikînin sesinden daha tarablı ve ferahlıdır. Çünkü onun zımnında, rahmet-i azîme-i ilâhiyyen vardır.
1594. Ey (kerîm olan Allah'ım) senin cefân devletden daha güzeldir; ve senin intikamın candan daha sevgilidir!
1595. Senin nârın budur; nûrun nasıl olur? Mâtemin budur; ya senin sûrun nasıl olur?
Ey ma'şûk-ı hakîkî-i nâzenîn, senin nâr-ı gazab ve intikāmın böyle rahmet-i rahmâniyyenle doludur. Senin rahmet-i rahîmiyyenin îcâbı olan nûrun nasıl olur? Mâtem-i kahrın böyle olunca, ya senin lutfunun sûru ve bayramı nasıl olur?
1596. Halavetlerden ki, senin cevrin tutar ve letafetden kimse senin nihayetini bulamaz.
Ey vücûd-ı mutlak, senin mertebe-i kesâfetine ve keserâtına taalluk eden cevrinin çok tatlı tecellîleri vardır. Halbuki senin mertebe-i atlâkının vahdeti- nin kemâl-i letâfetinden kimse senin nihâyetini bulamaz; ve kimse senin künhünü idrâk edemez. Zîrâ hâdis-i kesîf, kadîm-i latîf mertebesine aslâ adım atamaz.
1597. Ben nâle ederim ve korkarım ki, o i'timâd eder de kereminden o cevri azaltır.
Âşıkın nâlesi şikâyet sûretinde şükürdür. Korkarım ki, benim bu şükrümü kabûl edip kemâl-i kereminden ni'met-i lutfu ile tecellî eder ve tecelliyât-ı kahriyyesini azaltır. Halbuki benim nâlem ma'şûkumun endâm-ı tâmmıyla tecellîsine nâil olmak içindir. Zîrâ yalnız tecelliyât-ı latîfesine nailiyyet, tecelliyât-ı kahriyyesinden cehli ve bu tecellîye karşı yabancılığı iktizâ eder. Benim buna tahammülüm yoktur.
Ma'lûm olsun ki, bu taleb zübde-i ehassu'l-havâssın zevkıdır. Sâlik bu zevât-ı saâdet-simâtın ahvâlini işitmekten kendisinde hâsıl olan muvakkat bir şevk ve mübâseta hâlinde böyle taleblerden kat'iyyen ictinâb etmek lâzımdır. Zîrâ Hak'dan belâ ve cefâ talebine kendisi ehliyet kesb etmemiştir. Bu mübâseta hâlindeki talebi üzerine tecellî-i kahrî vukü'unda tahammül edemez, sonra şikâyete başlar. Bu ise sâlik hakkında be-gâyet muzırdır. Nitekim Sümnûn-ı Muhib hazretlerine bu hâl vâki' olmuştur. Müşârünileyh böyle bir mübâseta hâlinde: "Yâ Rab, ben senin belâna da râzıyım; beni her ne sûretle imtihân edersen et!" demiş ve akabinde habs-i bevl illetine mübtelâ olmuş ve feryâda başlamıştır. Ertesi gün sıbyân mektebine giderek çocuklara para dağıtıp ادعوا لعمكم الكذاب ya'ni "Yalancı amcanız için duâ ediniz!" demeğe başlamıştır. Bu zevk-i azîm Hz. Pîr efendimize vâki' olmuştur. Nitekim buyururlar:
1598. Ben onun kahrına ve lutfuna cidd ile âşıkım; pek acıb bir haldir ki, ben her iki zıddın âşıkıyım.
Allah'ın âşıkları iki türlüdür: Birisi âşık-ı Zât, diğeri âşık-ı sıfatdır. Zât, câmiu'l-ezdâd olduğundan âşık-ı Zât olanların aşkında da ezdâd cem' olur. Ve onların indinde ma'şûkun kahır ve lutfu müsâvîdir. Ve bu aşk, aklın [الضدان لا يجتمعان "İki zid ictima' etmez"] kâidesine tevâfuk etmediği için akıl indinde acîb bir şeydir. Fakat âşık-ı sıfat olanların nazarında kahır, lutuf gibi değildir; zîrâ onların aşkında ezdâd müctemi' olmaz.
1599. Vallâhi, eğer ben bu dikenden bostana gidersem, bu sebebden bülbül gibi nâlân olurum.
Vallâhi eğer ben âlem-i taayyünde, diken gibi tecelliyât-ı kahriyyeden, bostan gibi olan tecelliyât-ı lutfiyye tarafına gidersem, bu tecellî-i kahrîden ayrıldığım için bülbül gibi giryân olurum.
1600. Bu acıb bülbüldür ki, o gülistanla beraber dikeni yemek için ağız açar.
Ya'ni ben ve benim zevkıme vâsıl olan evliyâ-yı Hak bu vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın gülistânı içinde ne acîb bülbülleriz ki, tecellî-i kahrî ile tecellî-i lutfiyi birleştirip yemek için pek geniş olan isti'dâd-ı âşıkānemizin ağzını açtık.
1601. Bu ne bülbüldür! Bu ateşe mensub olan timsahtır. Bütün nâhoşlar, onun aşkından hoşluktur.
Biz bu nâle-kâra bülbül dedik ammâ, bu bülbül değildir; ve belki bu nâle-kâr âteş-i aşka mensûb olan dehşetli bir timsahtır. Bostân-ı Hudâ olan bu taayyünât-ı âlem içinde ne kadar nâhoşlar varsa hepsini ma'şûkun tecellîsinden ibâret gördüğünden, o ma'şûkun şiddet-i aşkından dolayı onların cümlesini hoşluk görüp tatlı tatlı yutar. belki tecellî-i kahrîyi ma'şûkun bir imtiyaz-ı mahsûsu bilir. Nitekim Kemâl-i Hocendî bu hâle işâreten buyurur: گر دلت بشکست دلبر مستی افزون کن کمال کز شکست جام مجنون قصد لیلی دیگرست "Eğer bir cefâsıyla senin gönlünü kırarsa, ey Kemâl, sarhoşluğu artır; zîrâ Mecnûn'un kâsesini kırmasında Leylâ'nın başka kasdı vardır."
1602. Küllün âşıkıdır, muhakkak o küldür. Kendinin âşıkıdır ve kendinin aşkını isteyicidir.
Cenâb-ı Pîr-i destgîr bâlâdaki ebyât-ı şerîfede âlem-i farkı beyân buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de makām-ı cem'i beyân buyururlar. Ya'ni âşık varlık- ta küll olan Hakk'ın âşıkıdır. Ve kendisi vücûd-ı mutlakın merâtibinden bir mertebe olan vücûdât-ı kevniyyenin bir cüz'üdür ki, Hak bir ism-i hâssı ile onun taayyününde zâhir olmuştur. İmdi herhangi ism-i ilâhî alınsa, o isimde cemî'-i esmâ mündemicdir. Meselâ "Hayy" ismi alınsa, onun mazharı olan Semî' ve Basîr ve Kadir ve Alîm ilh...isimlerini dahi hâiz olmak îcâb eder. Sâir esmâ dahi böyledir. Bu i'tibâr ile “Allah" bir hakîkat-ı câmia olduğundan küldür; ve insân-ı kâmil dahi mazhar-ı ism-i Zât olduğundan cemî'-i esmâyı hâizdir; bu i'tibâr ile mazhar-ı külldür. Binâenaleyh Allâh'a âşık olan o insân-ı kâmil küllün âşıkıdır ve kendisi dahi küldür. Binâenaleyh o kendisinin âşıkı olmuş olur; ve kendisinin aşkını isteyici ve arayıcıdır. Bu îzâhatdan anlaşıldığı üzere, beyt-i şerîfdeki "küll" ta'bîri, cüzlerden mürekkeb olan küll ma'nâsına değildir. ma'lûmâtını tevsî' eder. Ulemâ-i zâhirenin aklı bu mertebededir. Bu zikr olunan dört mertebedeki ukūle, ukūl-i beşeriyye denir; bu ukūl ulûm-ı ledünniyyeyi idrâkden âcizdir. Onun için bu mertebedeki ukül ulûm-ı evliyâya muhâlefet eder; çünkü kendi tavrından hârictir.
Beşincisi rûh-i kudsîdir ki, enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ hazarâtına mahsûstur. Bu rûhun sıfatı akl-ı kül olup, Hz. Cibrîl (a.s.) onun mazharıdır. Bu rûh-i kudsîden envâr-ı gaybiyye ve esrâr-ı ilâhiyye feyezân eder. Ukul-i ilâhî, bu rûh-i kudsî mertebesinde olan rûhlardan ibarettir. Bu rûhlar ukülün cemî'-i merâtibini muhît olup âlem-i maânîde ve bilcümle merâtib-i ilâhiyyede bilâ-kayd uçan kuşlar gibidir; ve bunların kanadları, kuvve-i ilmiyye ve ameliyyeleri ve şevk ve muhabbetleri gibi sıfatlardır. (Ankaravîden tevsîan alınmıştır.)