Rûm elçisinin Ömer (r.a.) dan bu ecsâmın suyuna ve çamuruna ervâhın ibtilâsı sebebinden suâl etmesi.
47. bölüm / 56 · 2150 kelime · ~11 dk okuma
1543. (Elçi) dedi ki: Yâ Ömer, o sâfînin bu bulanık yerde habsi ne hikmet, ne [1515] sır idi?
Ya'ni o latîf olan rûhun, bu kesîf bedende habsi ne hikmete ve ne sırra müsteniden vâki' oldu?
1544. Berrak olan su bir çamurun içinde gizlenmiş; sâfî olan cân ebdâna bağlanmış?
Suâlinde misâline nazaran elçi, latîf olan rûhun bedene taallukunu, sâf bir suyun, kesîf bir çamur içinde gizlenmiş olmasına benzetmiştir. Halbuki bu misâlden, iki ayrı olan şeyin, yekdîğerine hulûlü anlaşılır. Rûh-ı latîfin beden-i kesîfe taalluku ve bu alâka sebebiyle vâki' olan mahbûsiyyeti, hulûl ve ittihâd sûretiyle değildir; bu hâl ta'rîfe sığmaz. Bu keyfiyet zevkî ve vicdânîdir. Maahâzâ Hz. Ömer (r.a.) efendimizin nefy-i hulûl ve ittihâd eden cevabı şâyân-ı dikkattir.
1545. (Hz. Ömer) dedi: Sen büyük bir bahis ediyorsun; bir ma'nâyı bir kelâma bağlıyorsun.
1546. Hür olan ma'nâyı habs ettin; sen rüzgârı bir kelimeye bağlamışsın.
"Şigerf" büyük, iyi, muhteşem, kavî, yakışıklı, kalın ve heybetli ma'nâlarına gelir. Burada büyük ma'nâsı verilmiştir. Ya'ni Hz. Ömer (r.a.) efendimiz elçinin suâline cevâben buyurdular ki: Sen büyük bir bahsin kapısını açtın. Rûh gibi latîf olan ma'nâyı, kesîf bir sûret mesâbesinde olan kelâma bağladın. Kendi âleminde hür olan ma'nâyı, kelimeye bağlamak sûretiyle habsetmiş oldun. O ma'nâyı sen rüzgâr gibi nefesine ta'lîk ettin ve nefesini dahi bir kelimeye bağladın. Ya'ni rûh âlem-i letâfetde hür ve âzâd uçup dururken vücûd-ı beşerde rüzgâr ve havâ mesâbesinde olan rûh-i hayvânîye taalluk etti; ve rûh-i hayvânî dahi beden-i kesîfe bağlandı. Maahâzâ ma'nâ, berrâk suyun çamur arasına girmesi gibi, kelimeye hulûl etmedi; belki o yine kendi âleminde kaldı. Meselâ "insan" bir kelimedir. Bunun ma'nâsı, bu kelimenin dâhilinde değildir; hâricinde de değildir. Ma'nânın bu sûrete öyle bir ittisâli vardır ki ta'rîfe sığmaz.
1547. Sen bunu fâide için yapmışsın; sen ise ki, fâideden hicab içindesin.
Sen bu hatırına lâyih olan ma'nâ-yı bî-sûreti, sûret sahibi olan kelimeye rabt etmek husûsunu fâide husûlü maksadıyla yapıyorsun. Bununla beraber sen, yaptığın işin fâidesinde gäfilsin; zîrâ rûhun bedene rabtı, senin yaptığın işin aynı olduğu halde, bunun farkında değilsin.
1548. Kendisinden fâide mütevellid olan zât, bize görülmüş olan şeyi nasıl görmez?
Ya'ni biz Hakk'ın mahlûkūyuz. Ma'nâyı kelimeye rabt etmenin fâidesi de bittabi' bize Hak'dan doğmuştur. Biz mahlûklar bu fâideyi görüp yaptığımız halde, bizi yaratan Zât-ı Ecell ve A'lâ latîfi, kesîfe ve ma'nâyı sûrete rabtetmenin fâidesini niçin görmesin?
1549. Yüz binlerce fâide vardır; yüz binlercenin her birisi, o birin indinde azdır.
Rûhun cisme bağlanmasında yüz binlerce fâide vardır. O yüz binlerce fa- idenin her birisi, o vâhid-i zü'l-Celâl olan Hakk'ın indinde azdır. Mısra'-1 sâ- nîdeki "Ân yek= o bir" Şerh-i Ankaravîde fâideye râci' tutulmuş ve "Her yüz binlerce kadar aded bir fäide indinde ekall-i kalîldir" ma'nâsı verilmiş- tir. Hind şârihleri "Ân yekî" ta'bîrini vücûd-ı vâhid-i Hakk'a râci' tutarlar ve bu sûretde ma'nâ daha zevk-âver olur. Zîrâ efâl-i Hak'daki fevâidi ta'dâd et- mek kābil değildir; ve tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Binâenaleyh rûhun be- dene taallukundaki yüz binlerce fâide, nâmütenâhî tecellî sâhibi olan Hakk'ın indinde azdır ve belki lâ-şeydir.
1550. Bu senin nutkunun nefesi ki, cüz'lerin cüz'üdür, küllî fâide oldu; küll [1522] niçin halîdir?
Ya'ni nefs-i âlem, nefs-i küllün cüz'üdür ve senin vücûdun eczâ-yı âlemden bir cüzdür; ve senin söz söylerken sarf ettiğin nefes, cüzlerin cüz'üdür. İşte cüz- lerin cüz'ü olan senin nefesine ma'nânın rabtı hâlinde o ma'nâ kelâm olup âlem-i sûretde zahir olduğu vakit küllî ve azîm bir fâide hâsıl oluyor. Küll olan nefh-i ilâhîden hâsıl olan rûhun bedene taalluku niçin fäideden hâlî olsun?
1551. Sen ki cüzsün, işin faide iledir; öyle olunca niçin küllün ta'nına el geti- rirsin?
Yukarıda îzâh olunduğu üzere, sen külden cüz' olduğun halde, bu âlem-i taayyünde fâidesiz bir iş yapmazsın. Öyle olunca bu kevn ü fesâdın ve bu ya- pıp yıkmanın fâidesi nedir? Diye, bir vücûd-ı kül olan Hakk'ın efâline ta'n ve i'tirâz edersin.
1552. Eğer sözün faidesi olmazsa söyleme; ve eğer olursa i'tirâzı bırak, şükrü iste!
Ya'ni rûhun bedene rabtındaki fâideden birisi kelâmdır. Eğer bunda bir fâ- ide görmüyor isen, söyleme bakalım! Mâdemki söylüyorsun, elbet fâidesini görüyorsun. O halde sual ve i'tirâzı bırak da, Hakk'ın bu ni'metine şükr et!
1553. Hakk'ın şükrü her boynun gerdanlığıdır; cidal etmek ve yüz ekşitmek değildir.
Cenâb-ı Mün'im-i hakîkî ahsen-i takvîm üzere yarattığı insana واسْبَعَ عَلَيْكُمْ نَعَمَهُ ظَاهِرَةً وَ بَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) ya'ni "Hak Teâlâ sizin üzerinizde zâhirî ve bâtınî olan ni'metlerini itmâm etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, sûrî ve ma'nevî olarak vermediği bir ni'met bırakmadı. Binâenaleyh buna şükr etmek her insanın boynunun borcudur. Yoksa birtakım münkirlerin yaptığı gibi Hâlık'a, hilkate karşı cidâl ve i'tirâz ve yüzünü ekşitmek, küfrân-ı ni'metdir, şükür değildir.
1554. Eğer ekşi yüzlü olmak şükür ve kâfî geldiyse, o halde sirke gibi şükür söyleyici bir kimse yoktur.
Eğer Hâlık'a karşı abûsü'l-vech olmak şükr etmek için kâfî ise, o halde mahlûkāt-ı ilâhiyye içinde sirkeden daha ziyâde Hakk'a şâkir olan kimse olmamak lâzım gelir.
1555. Eğer sirke için ciğere yol lâzım ise, sen ona şekerden sirkengebîn ol de!
Ya'ni sirkenin şerbet gibi içilmesi tabîata pek ağır geldiği için, bal veya şeker ile karıştırılıp def-i safrâya hâdim, "sirkengebîn" ta'bîr olunan bir şerbet hâline ifrâğı lâzım gelir ki, içilip vücûdda kana istihâle ederek ciğere dâhil olabilsin. Bunun gibi her kim vücûd-ı Hakk'ın ism-i Zâhirinden, ism-i bâtınına intikal etmek isterse cidâli ve i'tirâzı ve ekşi yüzlülüğü bıraksın. الحمد لله على كل حال "el-Hamdülillâhi alâ külli hâl" ["Her bir durumda hamd Allah Teâlâ içindir"] diyerek efâl-i Hakk'a râzı olsun.
1556. Ma'na şiirde habtlının gayri değildir; ve felaseng gibidir; zabt içinde değildir.
"Habt" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada sehv ve hatâ ma'nâsını vermek münasib olur. "Felâseng" sapan ma'nâsınadır, buna "fe- lâhsen" dahi derler. Uzak bir mahalle taş atacakları vakit, o taşı bunun içine koyarlar ve sallayıp sallayıp atarlar. İçindeki taş fırlayıp sür'atle uzak yerlere gider; buna sapan taşı derler. Fakat bu sapan ile bir hedefe nişan almak mümkün değildir.
Cenâb-ı Pîr ma'nâyı atılacak taşa; ve maksadı hedefe ve şiiri de sapana teşbîh buyurup derler ki: Vezin ve kafiye kayıtlarıyla bağlı olan şiirin içinde maânî-i dakika ancak hatâlı olabilir. Zîrâ şiir içinde ma'nâ sapan taşı gibidir; salıverince artık yed-i zabta girmez, istenilen noktaya nişan alınamaz. Nitekim rûhun bedene rabtındaki fâideyi beyânen şekere intikal ettik ve şekerin fevâid-i dakikasını anlatacağımız sırada, ekşilikten sirkeye ve şeker lafzından dahi şükre geçtik. Hedefimiz hatâlı oldu, halbuki hedefimiz daha dakîk ma'nâlar idi.
در معنی آنكه مَنْ أَرَادَ أَنْ يَجْلِسَ مَعَ اللَّهِ فَلْيَجْلِسُ مَعَ أَهْلِ التَّصَوُّفِ
"Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i tasavvuf ile beraber otursun" ma'nâsının beyânındadır
1557. O Rum elçisi bu bir iki kadehten kendinden gitti; onun hatırında ne risâlet kaldı, ne de haber!
Hz. Ömer efendimizin içirdiği bir iki kadehlik şarâb-ı ma'rifetden elçinin rûh-ı müstaiddi sarhoş oldu, kendisinden geçti; artık hatırında ne şâhının risâleti ve ne de getirdiği haber kalmadı.
1558. Allah Teâla'nın kudretinde hayrân oldu. O elçi buraya erişti, şah oldu.
1559. Vaktaki sel denize geldi, deniz oldu. Vaktaki dâne tarlaya geldi ekin oldu.
Elçinin akıl ve zekâsı bir sel gibi idi; ve Hz. Ömer efendimizin akıl ve ze-kâsı dahi deryâ-yı maânî idi. Vaktâki elçi Hz. Ömer'in huzûruna geldi, o ma'nâ deryâsına karıştı. Ve kezâ elçi henüz ekilmemiş bir dâne gibi idi; vak-tâki ilâhî bir tarla olan Hz. Ömer'in huzûruna geldi, orada yeşillenmiş bir ekin oldu. Ehl-i tasavvufun sohbeti de, ehl-i gafleti böyle îkāz eder.
1560. Vaktaki ekmek beşerin babasına taalluk buldu, ölü ekmek diri ve habîr [1532] oldu.
Beyt-i şerîfdeki "bü'l-beşer" Hz. Adem (a.s.) ma'nâsına olmayıp, her bir ferd-i insânînin babasına işarettir. Zîrâ bir baba yer ve içer ve vücûdunda rûh-i hayvânîsi kuvvetlenir ve nutfe peyda olur ve bu nutfe vâsıtasıyla ha-yât-ı beşer teselsül eder; ve bu sûretle câmid olan ekmek insanın vücûduna karışınca rûh-i hayvânîye inkılâb eder ve idrâk sahibi olur. Bunun gibi ma'nen ölü olan ehl-i gaflet dahi ehl-i tasavvuf ile ihtilât ve sohbet edince, rûh-i hayvânîsi rûh-i izâfi mertebesine terakkî eder.
1561. Mum ve odun ateşe fedâ olduğu vakit, onun zulmânî olan zâtı envâr oldu.
Mum ve odun gibi kesîf ve nûrsuz olan ehl-i cehl ve gaflet, âteş-i aşk-ı ilâhî ile yanan ehl-i tasavvufun önünde, kendi ilmini ve enâniyyetini fedâ et-tiği vakit, onun kesîf ve zulmânî olan rûh-i hayvânîsi, nûr-ı mücerred olan rûh-i izâfi mertebesine terakkî eder.
1562. Sürme taşı gözlere gittiği vakit görücülük oldu; orada dîde-ban oldu.
“Dîde-bân” yüksek bir mahalde durup uzakları tarassud eden kimseye derler ki, Türkçede “gözcü” denir. “Sürme”, ma'lûm olan döğülmüş siyah bir taştır; gözlerdeki rutûbeti izâlede müessirdir ve hiss-i basarı takviye eder. En iyisi "ismid" denilen sürmedir.
Ya'ni sürme câmid bir madde iken, gözlere sürüldüğü vakit, görücülüğe sebeb olur ve gözün terkîbine karışıp “dîde-bân” olur. “Dîde-bân” ta'bîrinin isti'mâli zikr-i küll irâde-i cüz' kabîlinden mecâzdır. Zîrâ "dîde-bân" olmak için gözün iyi görmesi lâzımdır ve göz "dîde-bân"ın cüz'üdür.. Burada da ehl-i gaflet câmid sürmeye ve ehl-i tasavvuf dîde-bâna teşbîh buyrulmuştur.
1563. Ey saâdetli, o ölü ki, kendisinden kurtulmuş oldu, bir dirinin vücuduna muttasıl oldu.
Ölü hükmünde olan ehl-i gaflet ve enâniyyetin saâdetlisi o kimsedir ki, kendi gaflet ve enâniyyetinin farkına vardı da, kendi nefsini Hak'la bâkî ve diri olan bir mürşid-i kâmilin terbiyesine teslîm etti.
1564. Vay o diriye ki, ölü ile oturdu, ölü oldu ve ondan dirilik sıçradı.
"Diri"den maksûd, ilim ve ma'rifet kesb edip henüz nefsinin sıfatından kurtulmamış olan sâlikdir; ve "ölü"den murâd dahi ehl-i dünyâdır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz اياكم و مجالسة الموتى ya'ni "Ölüler ile oturmaktan sakınınız!" buyurdular. Ve "Ölüler kimdir yâ Resûlallâh" diye sorulduğu vakit: اهل الدنيا Ya'ni "Ehl-i dünyâdır" buyurdular. Ya'ni öldükçe ma'rifet sahibi olup, kalbi bu ma'rifet ile dirilmiş olan sâlikler, ehl-i dünyâ ve gaflet ile ihtilât ederse, yavaş yavaş kalbin nûr-ı ma'rifeti sönmeğe başlar. Zîrâ sohbet ve ihtilâtın tabî-ata pek büyük te'sîri vardır; ve tabîat sârikdır, her şeyi çalabilir. Binâenaleyh sâlike lâzım olan dâimâ ehl-i gafletden ictinâb ve ehl-i tasavvuf ile mücâle-setdir; ve eğer ehl-i tasavvufu bulamaz ise, Kur'ân ve ahâdîsin tefsîrinden ibâret olan ehl-i tasavvufun âsâr-ı aliyyesini mütâlaadır. Nitekim Cenâb-ı Pîr : بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuş-lardır. Ve sâlik, bu sayede esrâr-ı Kur'ân ve ahâdîse muttali' olmuş olur.
1565. Vaktaki sen Hakk'ın Kur'ân'ına kaçarsın, enbiyanın ruhuyla ihtilat edersin.
1566. Kur'ân, deryâ-yı pak-i Kibriya'nın balıkları olan enbiyanın ahvalidir.
1567. Ve eğer okursan ve Kur'ân'ı kabul edici olmazsan, enbiya ve evliyâyı görmüş tut!
Kur'ân'ı okuyup da ahkâmını icrâ etmezsen ne fâide hâsıl olur? Farz et ki enbiyâ ve evliyâyı da gördün; onları taklîd edip yollarına gitmedikten sonra, sana onları görmekten ne fâide vardır?
İnsanda alelumûm iki türlü meyil vardır. Birisi anlamak ve diğeri olmak ve bulmak meylidir. Bu meylin birisi nefse, diğeri rûha taalluk eder. Nefse taalluk eden meyil, nefis gibi fânîdir; ve rûha taalluk eden meyil ise, rûh gibi bâkîdir. Zîrâ yalnız anlamak meyli akrân ve emsâli arasında tefevvuk ve enâniyet dâiyesinden tevellüd eder. Ve olmak ve bulmak meyli ise fedâ-yı gurûr ve enâniyet ile tev'emdir. Birisi amelde lâkaydîyi ve diğeri amelde ihtimâmı iktizâ eder.
1568. Eğer kabul edici isen, kıssaları okuduğun vakit, cânının kuşu kafes içinde dar gelir.
Eğer Kur'ân'ı ve âsâr-ı evliyâyı yalnız anlamak ve herkese ilim ve ma'rifet satmak için değil, olmak ve bulmak için okursan, ibret-âmîz olarak okuduğun vakit, cânına ten kafesi dar gelir; âlem-i illiyyîne uçmak ister.
1569. Bir kuş ki kafes içinde mahbûstur, kurtulmak istemezse câhilliğindendir.
Ya'ni ten kafesi içinde mahbûs olan rûh kuşu, eğer o kafesten bir ân evvel kurtulmak istemezse, bu kafesin hâricinde daha latîf ve daha geniş başka bir âlem olduğunu bilmediğindendir.
1570. O rûhlar ki kafesten kurtulmuşlardır, rehber-i şâyeste olan enbiyâdır. [1542]
Ya'ni ten kafesinden kurtulan rûhlar hangi rûhlardır diyecek olursan, biz cevâben deriz ki: Onlar âlem-i illiyyînin hakkıyla rehberi olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dır.
1571. Onların sadâsı, senin için kurtulmak yolu budur, bu! diye dışarıdan, din tarafından gelir.
Âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in ve âlem-i ervâh ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Enbiyâ, ism-i Zâhir'in mazharı olan dünyâda, insanları yine ism-i Zâhir'in mazharı olan şerîat-ı zâhire ile da'vet ettiler de, dediler ki: " Ey ehl-i dünyâ, bu kesâfet âleminden başka bir de letâfet âlemi vardır. Buradan kurtulup oraya gitmenin usûlü budur." Binâenaleyh enbiyâ aleyhimü's-selâmın sadâsı, ism-i Zâhir tarafından vâki' oldu; ya'ni dışarıdan geldi. Ve dışarıdan içeriye, ya'ni ism-i Bâtının mazharı olan âlem-i ervâha da'vet etmiş oldular.
1572. Biz bu dar kafesten bununla kurtulduk; bu kafesin çaresi bu yolun gayri değildir.
Ya'ni enbiyâ aleyhimü's-selâm dediler ki: Biz dar olan bu ten kafesinden ve kesâfet âleminden şu sebebler ile kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın çâresi, bizim gösterdiğimiz yoldan gayri değildir.
1573. Seni iştihardan haric etmeleri için, kendini zayıfın zayıfı ve ma'lûl yapasın.
Ya'ni ey sâlik, kayıd ve bedenden kurtulmanın yegâne tarîkı budur ki, sen kendini halka karşı zayıfın zayıfı ve miskin ve ma'lûl bir halde göster ki, sana kıymetsiz bir adam nazarıyla bakıp, iştihâr belâsından kurtulasın.
1574. Zîra iştihar-ı halk muhkem bağdır; bu yolda demir bağdan ne vakit aşağıdır?
Halk nazarında şöhret sahibi olmak sana pek kavî bir bağdır. Tarîk-ı Hak'da sana bu iştihâr bağı zincir bağlardan aşağı değildir. Zîrâ halk etrafına toplanıp seni medh etmekle sana gurûr ve enâniyet verirler ve seni bu gurûr ve enâniyet içinde habs ederler. Nitekim "bülbülün çektiği dili belâsıdır" darb-ı meseli dahi bu hikmete müsteniddir. Ve tûtî kuşunu söz söylediği için kafese habs etmişlerdir. Ve bir kıymet ve şöhreti olmayan kargalar ise serbest bırakılmışdır.