Rum elçisinin Emîrü'l-mü'minîn Ömer (r.a.) dan suâl etmesi
46. bölüm / 56 · 5946 kelime · ~30 dk okuma
1471. Adam ona dedi: Ey Emîri'l-mü'minîn, can yukarıdan zemîne nasıl geldi?
O adamcağız Hz. Ömer'e dedi ki: Ey mü'minlerin beyi! Rûh fezâ-yı bî-nihâyede ve ayn-ı vücûd-ı Hak'da zevk ile pervâz ederken, nasıl olup da zemîn-i kesîfe nüzûl etti?
1472. Ölçüsüz kuş kafese nasıl gitti? (Hz. Ömer) dedi ki: Hak rûha efsûn ve kıssalar okudu.
Ya'ni, o mikdâr ve tahdîd kabûl etmeyen ve ta'rîf ve tavsîfe sığmayan murg-ı rûh, nasıl oldu da bu kesîf olan ve mikdâra ve evsâf ve ta'rîfe sığan cisim kafesine girdi? Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki: Hak Teâlâ Hazretleri o rûha bir efsûn gibi olan aşk duygusunu ve esmâ-i ilâhiyyesi âsâr ve ahkâmının mertebe-i ef'âli olan âlem-i kesâfetde tahakkukuna dâir olan kıssaları okudu.
1473. Gözü ve kulağı olmayan ademler üzerine füsün okuduğu vakit, cûşa gelmektedirler.
Ya'ni nitekim kendi zâtında mahfi olan a'yân-ı sâbite-i ma'dûme üzerine füsün okuduğu vakit, onlar kaynaşıp ikilik âlemi olan ervâh-ı mücerrede âlemine nüzûl etmektedirler. A'yân-ı sabite hakkındaki îzâhât 625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhından tafsîl olunmuştur.
Burada "efsûn"dan murâd, Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin zâtında mündemic olan sıfat ve esmâsı sûretlerinin ilm-i ilâhîsi mertebesinde sübûtuna teveccühdür.
1474. Onun füsunundan ademler, çabuk çabuk vücud tarafına hoş muallak vurur.
O ma'dûm ve Zât-ı vacibinde mahfi olan sıfat ve esmâ sûretleri, Hakk'ın füsûn-ı teveccühünden, vücûd-ı ilmî tarafına çabuk çabuk ve seve seve taalluk ederler. Nitekim ayet-i kerîmede الْمَا قَوْلُنَا لشَيْ اذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) Ya'ni "Bizim irâde ettiğimiz bir şeye kavlimiz ona "Ol" dememizdir, derhal olur" buyrulur.
1475. Yine mevcûd üzerine, vaktaki bir efsûn okudu, mevcûd sür'atle ademe at sürdü.
"Mevcûd"dan murâd vücûd-ı izâfî âleminde mütaayyen olan suverdir. "Efsûn"dan murâd, onların hakîkatlerinin iktizâsı olan tecellî-i kahridir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir; zîrâ adem-i hakîkî aslâ sâbit değildir. Binâenaleyh "ademe at sürdü" demek, vücûd-ı izâfî âleminde gâib oldu demektir. Çünkü var olan yok olmaz ve yok olan dahi var olmaz.
1476. Gülün kulağına söyledi ve onu handân etti; taşa söyledi ve onu akîkın menba'ı yaptı.
Ya'ni Hak Teâlâ gülün kulağına onun sırrı ve hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin iktizâsını söyledi; o gül güldü ve açıldı. Ve kezâ taşın bir nev'ine de onun sırrını ve hakîkatini kulağına söyledi, kıymetli olan akîk taşının menba'ı yaptı.
1477. Cisme bir âyet söyledi, nihayet o cân oldu. Güneşe söyledi, nihayet o parlak oldu.
Hak Teâlâ hazretleri cemâd olan küre-i arzın cismine kendi varlığının âyeti ve alâmeti olan "Hay" ism-i şerîfini söyledi ve bu ism-i şerîf ile tecellî eyledi. Akıbet ondan canlar fışkırdı ve onda eser-i hayât zâhir oldu ve küre-i şemse "Nûr" ism-i şerîfiyle tecellî buyurdu; âkıbet o parlak olup âleme neşr-i envâr eyledi; ve Hak Teâlâ onun hakkında وَ جَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَاجًا (Nebe', 78/13) ya'ni "Biz yanar bir kandil yaptık" buyurdu.
1478. Tekrar onun kulağına mahûf nükte okudu; güneşin yüzüne yüz küsüf düştü.
Ya'ni Hak Teâlâ güneşin kulağına esmâ-i celâliyyesinden birinin sırrını feth etti ve ona Mâni' ism-i şerîfiyle tecellî buyurdu; önüne kurs-ı kameri hâ-il yapıp arzın ba'zı nukātına neşr-i envâr etmekten men' etti. Ve bu sebeble onun parlak yüzüne birçok kereler küsûf vâki' oldu.
1479. Acaba bulutun kulağına o söyleyici ne okudu ki, kırba gibi gözünden yaş akıttı?
Ya'ni buluta esmâ-i ilâhiyyesinden hangisinin muktezâsını söyledi de o bulut, su kırbasına benzedi ve yağmur dânelerini göz yaşı gibi akıttı.
1480. Acaba toprağın kulağına Hak ne okumuştur ki o murakib oldu ve sakit olmuştur?
1481. Aşüfte olan her bir kimse tereddüd içindedir; Hak onun kulağına muamma söylemiştir.
Perîşan fikrini toparlayıp bir mes'elenin içinden çıkamayan bir kimse tereddüd içindedir. Buna da sebeb, Hak onun kulağına bir muammâ ya'ni ma'nâsı vâzıh olmayan bir sır söylemiştir.
"Muammâ" ıstılâhda, matlûba delâleti hafi olan kelâmdır. Bu muammâ dahi ism-i Mudill hazretinden vâki' olur. Binâenaleyh böyle bir kimse, akāid ve efkârında teşevvüş ve tereddüd içinde bulunur.
1482. Tâ ki onu, onun dediğini mi yapayım, yahud onun zıddını mı diye iki şek içinde mahbûs eder.
Ya'ni Hak Teâlâ muammâ söylediği kimseyi, iki yol arasında zan ve tereddüd içinde mahbûs eder. O kimse der ki: Şerîatın dediğini mi yapayım; yoksa nefsimin hazzına mı tâbi' olayım? Ve kezâ ma'rifet-i ilâhiyye husûsunda aklımı ve ilmimi terk edip verese-i enbiyâ olan evliyânın sözlerini bilâ-i'tirâz aynen mi kabûl edeyim; yoksa benim de aklım ve ilmim ve zekâvetim vardır, onları bir tarafa bırakıp kendi aklıma ve zekâvetime mi tâbi' olayım? Bu beyt-i şerîf sûre-i Nisa'da olan مُذبَذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاَءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar. Ne onlara (bağlanıyorlar) ne bunlara"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
1483. Yine Hak'dan bir taraf tercîh bulur; o ikinden birini o tarafdan ihtiyar eyler.
Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ism-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer Rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden tutup kendi müntehâlarına kadar çeker götürür. Her birisi kendi yolcularından râzıdır; fakat bunların müsemmâları ve Rabbü'l-erbâb olan Allah Teâlâ Hazretleri ism-i Hâdî'nin yolcularından râzıdır ve ism-i Mudill'in yolcularından râzı değildir; onlara gazab eder. Nitekim Fâtiha-i şerîfede bu yollara işâret buyrulur: اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ (Fâtiha, 1/6-7) Ya'ni “yâ Állah, bizi sırât-ı müstakîme hidayet et! Öyle sırât ki, sen onlardan râzı olup in'âm eyledin. O yol, üzerlerine gazab ettiğin yolun gayridir."
İmdi âlem-i cismâniyyette abd, bu iki tarîkden hangisine sülük edeceğinde mütereddid olur. Çünkü ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi üzerinde lezzât ve huzûzât-ı âcile teşhîr olunmuştur. Abd bunlara imrenir. İsm-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi üzerindeki lezzât-ı âcile, bu lezzât-ı âcile ile örtülmüştür. Eğer bir kulun destgîri lutf-ı Hak olursa, marzî olan ism-i Hâdî tarîkını; ve eğer destgîri kahr-ı ilâhî olursa, ism-i Mudil tarîkını ihtiyâr eyler. Binâenaleyh bu iki yoldan birini Hak tarafından vâki' olan bir dâiye ile tercih eder. Bu ma'nâ قُلْ كُلِّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisa, 4/78) ya'ni “Yâ habîbim de ki, hepsi Allah Teâlâ indindendir" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfidir.
1484. Eğer cânın aklını tereddüd içinde istemezsen, bu pamuğu can kulağına az tık!
Eğer cânın aklını, zikr olunan iki tarîk içinde tereddüdden kurtarmak ister- sen, lezzât ve huzûzât-ı âcile pamuğunu cânının kulağına az tık ve hazz-ı cis- mânî ile az meşgül ol ki, enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın tarîk-ı hidâyete da'vetlerini işitesin ve netîcede tereddüdden kurtulasın.
1485. Nihayet onun o muammalarını anlayasın; nihayet remzi ve fâşı anlı- yasın.
Meselâ "Abd hem mecbûrdur ve hem muhtârdır" sözü bir muammâdır. Ve kezâ "Rab Hak'dır ve abd dahi Hak'dır" sözü dahi bir muammâdır; ve daha bunun gibi Kur'ân-ı Kerîm'de ve ehâdîs-i şerîfede birçok muammâlar vardır ki, ulemâ-yı zâhire onlara Kur'ân-ı Kerîm'in ta'bîri vech ile "müteşâbihât" de- yip ilmini Allah Teâlâ'ya havâle ederler; ve "muhkemât" ta'bir buyrulan zâ- hiru'l-mânâ elfâz ile meşgül olurlar.
İşte ey sâlik, eğer sen can kulağından pamuğu çıkarırsan, hem bu gibi muammâları ve rumûzu ve hem de fâş, ya'ni açık olan muhkemâtı anlarsın ve müteşâbihât ile muhkemâtdaki esrâra vâkıf olursun.
1486. İmdi can kulağı mahall-i vahy olur. Vahy nedir? Hisden gizli ke- lâmdır.
"Vahy", lügatte işaret ve kelâm-ı hafiye derler. Vahy aslında hâssa-i en- biyâ olup iki nevi'dir: Birisi kelâm-ı ilâhî ve diğeri hadîs-i nebevîdir. Zîrâ akvâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selam) وَ مَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ["O hevâsından söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahyden başka değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince vahydir. Verese-i enbiyâ olan ulemâ-yı billâhın kalblerine cânib-i Hak'dan nüzûl eden ma'nâlara dahi "vahy" ta'bîr olunur; ve fakat "ilhâm" murâd olunur. Ve ism-i Mudill haz- retinden vâki' olan ilkāâta dahi Kur'ân'da "vahy" ta'bîr olunur. Nitekim إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) ["Gerçekten şeytanlar dostlarına vahy ederler"] buyrulmuştur.
Ya'ni, can kulağından, nefsin sıfatından ibaret olan kibir ve enâniyyet pa- muklarını çıkarırsan, artık o can kulağı vahy-i ilâhîyi kabûle müstaid olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vahyin ma'nâsını umûmlaştırıp, evliyâya vâki' olan ilhâma da şâmil kılarlar.
1487. Canın kulağı ve canın gözü bu hisden başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan müflisdir.
Ya'ni cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın dahi kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, cism-i kesîf kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve kezâ cisme mensûb olan akl-ı dimâğînin kulağı bu vahyi işitmekten müflistir. Zîrâ bu akl-i dimâğî ya'ni akl-ı maâş kendi mantığı ve muhâkemesi ile meşgüldür. Meselâ ilm-i il-hâmdan olan "Abd hem mecbûrdur ve hem de muhtardır" ve kezâ "Rab Hak'dır ve abd dahi Hak'dır" sözünü işittiği vakit, bu ne demek? İki zıd bir yerde müctemi' olur mu? Mecbûriyyet başka, muhtariyyet başka. Ve kezâ Rab başka, abd başkadır. Binâenaleyh abd nasıl Hak olur? der ve birtakım kı-yâsât-ı mantıkıyye ile meşgül olur; ve netîcede, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insaf ederse, te'vîle kıyâm eder. İşte akl-ı maâş ilm-i vahy ve ilhâmdan bu kadar müflisdir.
1488. Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti.
Bu beyt-i şerîf, biraz yukarıda 1483 numaralı `هم ز حق ترجيح يابد يك طرف ... الخ` beyt-i şerîfden çıkacak suâl-i mukadderin cevabıdır.. Ya'ni birisi çıkıp diyebi-lir ki: "Siz mütereddidin bir tarafı tercîhi dahi Hak tarafından vâki' olur bu-yurdunuz. Mütereddid Hakk'ın sevk-i lutfuyla hidâyet ve sevk-i kahrıyla da dalâlet cânibine giderse, bu cebir olmaz mı?" Cenâb-ı Pîr buna cevâben bu-yururlar ki: "Sen cebir dedin, ben de cebir lafzından ma'şûkumun cebbâriy-yetine intikāl ettim. Izhar-ı aşkda sabırsızlığım arttı ve beni cebir ve ihtiyâr hayâlinden geçirdi. Mâdemki her hâl ü kârımda benim nâsiyem ma'şûkumun yedindedir, şu halde ben dâimâ ma'şûkumla beraberim demek olur. Aşıka bundan büyük zevk ve devlet mi olur? Hem, kim âşık değil ise, aklında ve fikrinde ma'nâ-yı cebri habs edip onunla meşgul olur; Hakk'ın kendisiyle be-râber olduğundan gafildir. V. cildin 2728 numaralı olan şu: `بنده آزادی طمع دارد ز جد عاشق آزادی نخواهد تا ابد` beyt-i şerifi, bu beyt-i şerîfın il-letidir; oradaki îzâhâta müracaat lâzımdır.
1489. Bu, Hak ile beraberliktir, cebir değildir; bu, ayın tecellîsidir, bu bulut değildir.
Ey hakîkatten gāfil olan sâil! Bu benim dediğim ma'nâ, bilcümle efâl ve harekâtta kulun Hak'la beraberliğidir. Sen ayn ve Hak ayrı olup, Hak bir müstebid hükümdâr gibi, kahren ve cebren seni kendi arzûsuna tâbi' kılmış değildir. Belki Hak seni istediğin yolda yürütür. Bu benim söylediğim ma'nâ, parlak olan mâh-ı hakîkatin tecellîsidir ve vahdet nûrudur; yoksa keserât bulutu değildir.
625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına da müracaat olunursa, zevk-ı ma'nâ daha ziyâde tevessü' eder.
1490. Eğer bu cebir olur ise de, âmmenin cebri değildir; o emmare-i hod-kamenin [1465] cebri değildir.
Ey sâil, benim söylediğim ma'nâda cebir var ise de, bu cebir hakîkat-ı vahdetden gäfil olan avâmın cebri değildir. Zîrâ onlar Hakk'ı ayrı ve müstakil ve kendilerini dahi ayrı ve müstakil görürler. Binâenaleyh Hakk'ın irâdesini, kendi irâdelerine muârız görürler. Bu sebeble onlara cebir denildiği vakit, hod-kâm olan nefs-i emmârenin anladığı cebir ma'nâsını anlarlar. Bu cebir وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde gösterilen maiyyet-i Hak'dır.
1491. Ey oğul, cebri onlar tanır ki, Huda onların gönlünde göz açtı.
Ey henüz bâtın gözü kapalı olan oğlum, ya'ni sâlikim! Vâkıâ ortada bir cebir meselesi vardır; fakat bu cebrin mâhiyyetini ve hakîkatini, ancak Hak Teâlâ Hazretleri'nin basîret gözünü açtığı kimseler bilir ve tanır.
1492. Onlara gayb ve istikbal fâş oldu; mâzînin zikri onların önünde la-şeydir.
Ya'ni kalb gözü açılıp cebri gören ve tanıyan kimselere, mertebe-i gaybde olan hakāyık-ı eşyâ ve a'yân-ı sâbite âlemi ve o âlemden bu âlem-i ke- sâfete gelecek olanlar fâş ve zâhir oldu. Onların muvâcehelerinde mâzînin zikri lâ-şeydir. Beyt-i şerîfdeki "lâş" kelimesi, "lâ-şey"in muhaffefidir. Nitekim "eyyü şey'in" yerine "eyş" ve "mâ fihi şey'ün" yerine "mâfiş" derler. Ya'ni onların önünde gayb ve şehadet, mâzî ve istikbâl ve hâl kalmamıştır. Zîrâ onların zâtı ve sıfatı, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî olmuştur. Onların nazarında cebir, cebbâriyyet-i Hak'dır; ve onların ihtiyârı, ihtiyâr-ı Hak'dır.
1493. Onların ihtiyarı ve cebri başkadır; katreler sadefler içinde gevherdir.
Ya'ni kendi zâtını ve sıfatını, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî kılan kimsenin cebri ve ihtiyârı başka, kendi zâtını ve sıfatını Hakk'ın zâtının ve sıfâtının gayri gören kimsenin cebri ve ihtiyârı başkadır. Zîrâ fânî olanların cebri, sadeflerin içine düşen katre gibi gevher ve incidir. Binâenaleyh cebr-i mahmûddur. Ve kendilerini Hakk'ın gayri gören kimselerin cebri ise, nefs-i emmâre yılanının ağzına düşen katre olup zehirdir; binâenaleyh o cebr-i mezmûmdur. Ve Hak'da fânî olanlar, Hakk'ın cemî'-i merâtibinin hükmüne hakkıyla ve tamâmiyle tâbi' olurlar. Binâenaleyh bu âlem-i taayyünün hükmü olan ahkâm-ı şer'iyyeden hiçbirisini aslâ fevt etmezler; fakat ehl-i nefs olup kuru lâf ile kendisini Hakk'ın gayri görmediğini iddia eden kimseler, karınları acıktığı vakit taâma ve kazâ-yı hâcet vaktinde helâya koşup âlem-i taayyünün hükmünü îfâ ettikleri halde, namaz ve oruç gibi nefse ağır gelen ibâdâtda zühde ihtiyacımız kalmadı diye müsâmaha ederler. Seriyy-i Sakatî hazretlerine birisi gelip dedi ki: "Falan kimse, biz bir kapı gibiyiz, harekât ve sekenâtımız bizden değildir, diyor." Hz. Seriyy buyurdular ki: "Bu sözü ya bir gâyet ârif ve muvahhid söyler, veyâhut bir cebrî bir zındık söyler; eğer bunu söyleyen kimse ahkâm-ı şer'iyyeye tamâmiyle riâyetkâr ise muvahhid ve kâmildir; ve eğer teklîfât-ı şer'iyyeyi iskāt etmiş ise, dinsizlerden biridir."
1494. Hâricde küçük ve büyük katre vardır; sadef içinde küçük ve büyük incidirler.
Cebir ve ihtiyâr, nisan yağmuru katrelerine ve "hâric" ehl-i gafletin kalbine ve "sadef" ehl-i hakîkatin kalbine teşbîh buyrulmuştur.
1495. O kavim için ahûnun göbeğinin tab'ı vardır; dışarıdan kan ve içerileri misklerdir.
Ahûnun kanı dışarıya akınca bayağı kan ve necis olur; fakat göbeğinde terâküm ederse "misk göbeği" dedikleri latîf kokulu bir madde olur. Binâenaleyh kan gibi olan cebri, mahmûd ve latîf yapmak hususunda, kendisinden fânî olan evliyâ tâifesinin kalbinde âhû göbeğinin tabîatı vardır. Göbeğin hârici mesâbesinde olan ehl-i nefsin kalbinde ise o cebr, mezmûm ve necis olur.
1496. Sen deme ki, bu mâye dışarıda kan idi; göbeğe gittiği vakit nasıl misk olur.
Ya'ni ey mu'teriz, sen deme ki cebir, nasıl olur da bir tâifenin kalbinde iyi ve bir tâifenin kalbinde fenâ olur? Allah Teâlâ Hazretleri bunun nazîrini maddiyyât âleminde de göstermiştir. Bir aslın bir yerde fenâ ve bir yerde iyi olduğu âhûnun kanında görülüyor; bu inkâr olunamaz.
1497. Sen deme ki, bakır dışarıda muhtekar idi; iksîrin içinde nasıl altın oldu?
Bu misâl dahi aynı şeyin bir yerde âdî ve bir yerde bi'l-istihâle kıymetdâr olmasının delîlidir.
1498. İhtiyar ve cebir sende hayal oldu; vaktaki onlara gitti, nûr-i Celal oldu.
Ey hakāyık-ı ilâhiyyeye vakıf olmayan kimse, senin bildiğin ihtiyâr ve cebir, ancak senin hayâlinde îcâd ettiğin şeylerdir; fakat hakāyıka vakıf olan evliyâ-yı kirâmın bildikleri ihtiyâr ve cebir müşâhede ettikleri nûr-i Celâl' dir. (625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına müracaat.)
1499. Ekmek sofrada oldukça, o cemâd olur. Ademin tenine gider, o şad olan rûh olur.
Bu da bir misâl-i hâricîdir. Ya'ni cebir, kelâm sofrasında duran ekmek gibidir ve rûhsuzdur; fakat insân-ı kâmilin kalbine gidince şen ve şâd bir rüh ve ma'nâ ve bir hakîkat olur.
1500. Sofranın içinde müstahil olmaz; onu can selsebilden müstahil eder.
Ya'ni ekmek sofranın içinde iken tebeddül etmez; onu can âb-ı latîf cihe-tinden istihâle ettirir. Ya'ni ekmek yenir; rûh-i hayvânînin ifrâzâtı olan âb-ı latîf mi'dede hazm ettirir; ondan sonra vücûdda nutfe olup rûh-i hayvânîye inkılâb eder ve bedende rûh-i hayvânînin kuvveti olur.
1501. Ey doğru okuyan, bu cânın kuvvetidir; acaba o cânın cânının kuvveti ne olur?
Ey kitâb-ı tabîatı doğru okuyan kimse! Bu söylediğimiz ekmeğin istihâle-sini, vücûd-ı beşerdeki rûh-i hayvânî yapıyor. Cemâdı rûhâ tebdîl ediyor. Ya o rûh-i hayvânînin cânı olan rûh-i izâfinin kuvveti ne kadar olur, var kıyâs et. Zîrâ o rûh hakkında Hak Teâlâ وَ نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) Ya'ni "Ben Adem'e kendi rûhumdan nefh ettim" buyuruyor.
1502. Ademin bir et parçası, can kuvvetinden, deniz ve ma'den ile beraber dağı yarar.
Ya'ni sen şu rûh-i hayvânînin kuvvetine bak ki, insanın bir et parçası olan eli dağları yarıyor, denizlerin dibini kazıyor; toprakları yarıp ma'den çı-karıyor.
1503. Dağ kazıcının canının kuvveti taş yarmaktır, onda cânın canının kuvveti ayı yarmaktır.
Ya'ni dağ kazıcı olan adamın rûh-i hayvânîsinin kuvveti taşı yarmaktır; fakat yine o cins-i Adem'de rûh-i hayvânînin ruhunun kuvveti ayı yarmak-tır. Nitekim cins-i benî Adem'den bulunan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendi-miz'in şakk-ı kamer mu'cizesi meşhûrdur.
1504. Eğer gönül sır dağarcığının başını açarsa, can arş tarafına urûc eder.
Ya'ni eğer hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan gönlüm, hakkında و نفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) [Ben âdem'e kendi rûhumdan üfledim]" buyrulan cânın cânının sırrını beyâna kıyâm ederse, müstemi'lerin canlarında kendi nâfihleri tarafına öyle bir şevk ve incizâb hâsıl olur ki, artık bu habs-i bedende kalamazlar; arş-ı Rahmân tarafına urûc ederler ve istivâ-yı Rahmân'da müstağrak olurlar; ve hikmet-i ilâhiyye dâiresinde müretteb olan vücûd-ı izâfî âlemi haleldâr olur. Binâenaleyh cânın cânının kuvvetini bu kadar bir işaretle söyleyerek iktifâ ederim.
Adem (a.s.)ın o zelleyi ربنا ظلمنا (A'raf, 7/23) "Ey bizim Rabb'imiz biz zulmettik" diye kendisine izâfe etmesi ve İblîs'in kendi günahını بما أغويتنى (Hicr, 15/39) "Senin beni azdırman hakkı için" diye Hakk'a izâfe etmesi
1505. Hakk'ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan peydadır, bil!
Bu vücûd-ı izâfî âleminde hem Hakk'ın ve hem de kulun fiili sâbitdir. Sen bu sübutun her ikisini dahi basar-ı basîretin ile gör. Eğer sende böyle bir çeşm-i basîret varsa, bizim sâbit olan fiilimizin, Hakk'ın fiilinden sudûr ettiğini görürsün. Ya'ni hulâsası, biz yaparız, Hak yaratır.
1506. Eğer ortada halkın fiili yok ise, o halde kimseye "Niçin böyle yaptın?" deme!
Ey gaflet-i nefsâniyye ile beraber kendisini mecbûr addeden kimse! Mâdemki halkın ihtiyârını nefy ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı i'tirâz edip "Niçin bunu böyle yaptın?" deme!
1507. Hakk'ın yaratması, bizim ef'alimizin mûcididir; bizim fiilimiz Allah Teâlâ'nın halkının eserleridir.
Hak Teâlâ her ân-ı gayr-i münkasımda sıfat-ı hâlıkiyyetle mütecellîdir. Bütün kevn ü mekân O'nun hâlıkıyyeti altındadır. Binâenaleyh ef'âlimiz dahi O'nun halkıyyetinin eserleridir. Ya'ni Hak bizde, fiilimiz için kuvvet halk eder. Nitekim âyeti kerîmede وَ اللهُ خَلَقَكُمْ وَ مَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) ya'ni "Allah Teâlâ sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı" buyrulur.
1508. Bir söyleyici ya kelâmı, ya garazı görür; iki araz bir anda ne vakit muhît olur?
Ya'ni söz söyleyen kimse, evvelâ söyleyeceği ma'nâyı düşünür ve düşünürken söyleyemez; fikrini hazırladıktan sonra söylemeğe başlar. Binâenaleyh bir an içinde hem lafzı ve hem de maksûd olan ma'nâ ile meşgül olamaz ve bu iki arazı ihâta edemez. İnsan bu hâli kendisinde dâimâ zevkan müşâhede eder.
Beyt-i şerîfde kelâm ile fikrin her ikisine de "araz" ta'bîr buyrulmuştur; ve araz, iki zamanda bâkî olmayan şeye derler ki, fikir ile de kelâm dahi böyledir.
1509. Eğer ma'nâya gitti ise, kelâmdan gafil oldu. Hiçbir bakış, bir demde önü ve ardı göremez.
Ya'ni insan düşünürken söyleyemez ve söylerken de mütehazzır olan ma'nâyı edâ edip, başka fikirler ile meşgül olamaz. Ve kezâ göz, bir anda hem önü ve hem de arkasını göremez. Önü görmesi bittikten sonra arkasını görebilir.
1510. O zamanda ki, önünü görürsün, yine o zamanda sen kendi arkanı nasıl [1485] görebilirsin? Bunu bil!
1511. Mâdemki can, kelâmı ve ma'nâyı muhît değildir, can bu her iki anın hâlıkı nasıl olur?
Ya'ni mâdemki can, bir ân içinde ma'nâ ile ve diğer ân içinde de o ma'nâ-ya kelâmı giydirmek ile meşgül oluyor ve bu iki işi yapmak için ayn ayn ân ve zamâna tâbi' bulunuyor, o halde bu her iki ânı ve zamânı nasıl yaratabi-lir? Ve kendisi zamâna tâbi' iken, nasıl zamânın metbû'u olur? Binâenaleyh anlaşılıyor ki, can olan ma'nâyı tasarlamak ve sonra da onu elfâz ile ifade et-mek için ayrı ayrı iki âna ve zamâna muhtaçtır; ve bu iki şe'ni bir anda ihâ-ta edemez ve bu halde ihâta ve tasarruf edemediği bu iki ânın ve zamânın dahi hâliki ve mutasarrıfı olamaz.
1512. Ey oğlum! Hak cümleyi muhît geldi; onu bir fiil, diğer fiilden geri tutmaz.
Ya'ni Hak Teâlâ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْئ مُحِيطًا (Nisâ, 4/126) “Allah Teâlâ her şeyi kap-lamıştır" âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle eşyayı ihâta-i zâtiyyesiyle muhîtdir. Onu bir şe'n, diğer bir şe'nden meşgül etmez. Nitekim âyet-i kermede وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (Rahmân, 55/50) ya'ni “Bizim emrimiz ancak gözün sür'atle bir bakışı gibi, bir ân-ı gayr-i münkasim içinde vâki' olur" buyrulur. Zîrâ sûret-i âlem bir ân-ı gayr-i münkasim içinde sür'atle mevcûd olur ki, ehl-i hakîkat buna "te-ceddüd-i emsâl" derler. Ve kemâl-i sür'atinden âlem sâbit görünür. Nitekim za-mânımızda elektrik kuvvetiyle dakîkada 5200 devir yapan bir çarkın döndüğü-nü bildiğimiz halde basar-ı hissî ile baktığımız vakit onu sâbit görüyoruz. Halbu-ki bu devrin dakîkada yedi binden daha fazla olabileceği de bi'l-hesâb ehl-i fen indinde sâbitdir. Îcâd ve i'dâm-ı âlem ise hesab olunamıyacak kadar serî'dir.
1513. Şeytan "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytan kendisinin fiilini gizledi.
Bu beyt-i şerîf, sûre-i A'rafda olan قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ (A'râf, 7/16) ya'ni "Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin ism-i Mudil hazretinin sırât-ı müstakîminde oturayım dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. 625 numaralı beytin îzâhında tafsîl olunduğu üzere Hak Teâlâ her şeye onun kendi hakîkatinin taleb ettiği şeyi verdi. Binâenaleyh kimseye küf-rü ve îmânı hakkında cebr etmedi; belki cebir, herkesin kendi hakîkatinden yi-ne kendisine vâki' oldu. Binâenaleyh Hak her şeye ifâza-i vücûd etti; bu ifa-za-i vücûd Hakk'ın cebbâriyyetidir ve iyi ve kötü fiillerdeki mecbûriyet herke-se yine kendinden vâki' olur. İblîs bu hakîkatden gāfil olduğu için edebsizlik etti ve cebbâriyyet-i Hakk'ı kendi kabâhatinin menşei bildi.
1514. Adem "Biz nefsimize zulm ettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı.
Ya'ni Adem, saâdet ve şekāvetin, herkesin kendi hakîkatinin isti'dâdından neş'et ettiğini bildi; ve Hakk'ın ancak ifāza-i vücûdda cebbâriyyetini basar-ı basîretle gördü. Binâenaleyh üzerlerine gaflet-i şeytâniyye gälib kimseler gibi Hakk'ın fiilinden gäfil olmadı. Bu sebeble hatâyı nefsine izâfe etti.
Beyt-i şerîfde "bizim gibi" buyrulması, üslûb-ı hakîmâne ile işâret-i halk içindir. Nitekim bu ma'nâ hakkında yukarıda 1278 numaralı beyt-i şerîfde de îzâhât geçti.
1515. O, günah içinde edebden onu gizledi. O günahı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.
Ya'ni Hz. Adem, şecere-i menhiye takarrübünden mütevellid, zellesini ve hatâsını, o yaptığı günah içinde, edeb gözeterek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Adem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu'd-i taayyün içinde kurb-i ilâhî idi.
Ma'lûm olsun ki, gerek Adem'in ve gerek Iblîs'in ve bilcümle mahlûkātın hakîkatleri Hak'dır ve onların sûretleriyle müteayyin olan dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Fakat vücûd-ı mutlakın her bir mertebe-i tenezzülünün bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine nazaran yekdîğerinin gayridir; ve vücûd-ı mutlak mertebesi ise bu merâtibin cümlesinin gayridir. Binâenaleyh ma'sıyet, taayyün-i âdemînin iktizâsı olduğundan, bu günahın Hakk'a izâfesi, o mertebenin hükmünü ibtâl ve käide-i hikmet hâricine hurûcdur. Ve edeb, lügaten käide ma'nâsına da geldiğinden, günâhın Hakk'a istinâdı edebsizliktir. Adem bu hakîkate vâkıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riâyet ve edebi muhafaza etti ve makbûl-i ilâhî oldu. Ahmak-ı ezelî olan İblîs ise vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtına vakıf olmakla beraber, kendi mertebesinin hükmünden gāfil olduğundan, edebsizliğe cür'et etti ve matrûd-ı ilâhî oldu. Meselâ buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin dahi bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü ibtâl olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmağa kalkmak ayn-ı hamâkatdır. İşte Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا أَصَابَكَ من سيئة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisa, 4/79) ya'ni "Sana bir fenâlık isabet ederse, nefsindendir" buýrulması ile fenâlıkların taayyün-i beşerî mertebesinin iktizası olduğuna ve كُلِّ من عند الله (Nisâ, 4/78) Ya'ni "Her şey Allah Teâlâ indindendir" buyrulmasıyla da, cümle merâtibin vücûd-ı Hak'dan zahir olduğuna işaret buyrulur.
1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Adem, sende günahı ve mihnetleri ben yaratmadım mı?
1517. O benim takdîr ve kazâm değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?
Ma'lûm olsun ki: Bilcümle eşyânın suver-i müteayyineleri a'yân-ı sâbitelerinin aksidir; ve a'yân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir; ve bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları, mensûb oldukları ismin iktizâsıdır. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür; ya'ni mahlûk değildir. İmdi herbir "ayn", bu isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü ile, Hak'dan kendi üzerine lâyık olduğu bir hükmü ister; Hak dahi hükmeder. İşte bu kazâ-yı ilâhîdir; ve bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlâtı, kader ve kaderin mahall-i zuhûru zaman ve mekâna tâbi' bulunan âlem-i taayyünâtdır. Bu hakîkate binâen, Hak Teâlâ tövbesinden sonra Adem'e dedi ki: Ey Adem, senin taayyününde ve kālıb-ı beşeriyyetinde günâhı ve mihnetleri ben yaratmadım mı ve senin vücûd-ı müteayyenin, benim vücûd-ı mutlakımın tenezzülünden mütekevvin değil midir; ve o günâh benim kazâ-yı ilâhîm ve takdîrim ile senden zâhir olmadı mı? Ve benim kazâ-yı ilâhîm, senin isti'dâd-ı ezelînin talebi üzerine vâki' olmadı mı; ve senin isti'dâdın, benim ismimim muktezâsı değil mi; ve benim ismim, müsemmâ olan zâtımın "ayn"ı değil mi? Sen niçin bunları beyân ederek, bana karşı bu günâhı yapmaktaki ma'zeretini söylemedin?
1518. (Adem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini hifz ettim.
Ya'ni Adem Hakk'ın bu suâli üzerine dedi ki: Yâ Rab, bu hakāyıkı bilir idim; fakat senin vücûd-ı mutlakının merâtibine tenezzül, benim taayyünüme bir gayriyyet libâsı giydirdi ve bende bir benlik husûle getirdi; ve benim taayyünüme ve benliğime âid birtakım hükümler vaz' etti ve benden ma'sıyet sudûru, benim bu benliğimin iktizâsı idi. Binâenaleyh mertebenin hük- münü ibtâl ve kendi nefsimin mesâvîsini zâtına isnâd etmekten korktum; ve kāide-i hikmeti tecavüz ederek edebi terk etmedim. Hak Teâlâ buna cevâben dedi ki: Yâ Âdem, ben de senin o kāide-i hikmeti tecavüz etmemeni makbûl addettim; ve ben de senin mertebenin iktizâsı olarak sana Gaffâr ismim ile tecellî ettim ve seni mağfiret eyledim. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i şehadete tenezzülünde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa beşeriyyete tenezzülü birçok esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden mervî olan hadis-i şerîfde لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم Ya'ni "Eğer siz günâh etmeseniz, Allah Teâlâ sizi giderir ve günâh yapan bir kavim getirir. Onlar istiğfâr ederler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eyler" buyrulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadîs-i şerîfin meâlini âtîdeki bir beyitte beyân eder: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır. Halk günah etmese halk eder âhar llâh Ve Cenâb-ı Saib dahi bu bir beyitte bu hakîkate işaret eder: صائت زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید "Sâib, insanın mertebesini melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir aynada ne sûret görünür?"
1519. Her kim hürmet getirir ise o hürmet götürür; her kim şeker getirir ise o bâdem helvası yer.
Bu beyt-i şerîfde مِنْ جَاءَ بِالْحَسَنَة فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'am, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik ile gelirse, onun için o iyiliğin on misli vardır" ve هَلْ جَزَاء أَلا حِسَانِ الا ألا حسان (Rahmân, 55/60) ya'ni "İhsânın cezâsı, ancak ihsândır" ấyet-i kerímelerine işâret buyrulur.
1520. Tayyibler kimin içindir; tayyibler içindir. Yârı hoş et, incitme ve gör.
[1495] Ya'ni, yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın merâtibine riâyetle O'nun rızâ-yı şerîfini tahsîl et! Zîrâ mertebe-i insâniyyenin muktezâsı olarak riâyet edilmesi îcâb eden ahkâmı Kitâb-ı kerîmi ile beyân etmiştir. "Cemî'-i merâtib mâdemki Hakk'ındır; o halde tekâlîf-i ilâhiyye kimedir ve ben fiilimde mecbûrum" di- yerek mertebenin ahkâmını ta'tîl ederek ve ma'sıyet sudûrunda Hak böyle murâd etti deyip, istiğfârı ve tazarru' ve niyâzı terk ederek Hakk'ı iğzâb etme! Ve mertebe-i beşeriyyete riâyetin netîce-i hasenesi olan mükâfât-ı ilâhiy-yeyi gör! Zîrâ tayyib olan mükâfât-ı ilâhiyye, tayyib olan ism-i Hâdî'nin me-zâhiri içindir. Ve fenâ olan mücâzât-ı ilâhiyye dahi ism-i Mudill'in fenâ olan mezâhiri içindir. Nitekim âyet-i kerîmede والخبيثات للخبيثين والخبيثون للخبيثات والطيبات للطيبين والطيبون للطيبات (Nûr, 24/26) ["Kötü murdar şeyler ve sözler, Kötülere ve murdarlara; kötü ve murdarlar da, kötü ve murdar şeyler ve sözlere yakışır] buyrulmuştur.
1521. Ey gönül, tefrîk için bir misal getir; ta ki cebri, ihtiyardan bilesin.
Ey maarif-i ilâhiyyenin muhîti olan gönlüm! Cebir ile ihtiyâr arasını tefrîk için bir misâl-i hissî getir ki, bu misâl sebebiyle bu ma'kul olan cebir ve ihtiyâr ma'nâları mahsüs olsun.
1522. El vardır ki o irtiâşdan titrek olur. Ve ol bir eli ki sen yerinden titretirsin.
Meselâ bir el vardır ki, o el ra'şe denilen hastalıktan titrer. El sahibinin bunda hiçbir irâdesi ve arzûsu olmaz; belki istemediği halde hastalık sebebiyle titrer. Ve yine bir el vardır ki, o eli sen isteyerek titretirsin.
1523. Her iki hareketi Hakk'ın yaratılmışı tanı; fakat bu, ona kıyas edilemez.
1524. Bundan pişmansın ki, sen onu titrettin; mürtaişi sen ne vakit pişman gördün?
Elini ihtiyâriyle tahrîk eden kimsenin bu hareketinden bir zarar vâki' olduğu vakit, o kimse bundan pişman olur; fakat mürtaiş ya'ni ra'şe hastalığına mübtelâ olan kimse ma'zûr olduğundan, elinin hareketinden dolayı kendisini levm etmez. İşte zâtı ve sıfatı ve efâli Hak'da fânî olan evliyâullâh mürtaiş gibidir. Kendi nefsinin sıfatında ve efâlinde müstağrak olan ehl-i gaflet ise ihtiyârıyla ellerini titretenler gibidir. Bu bizim cebir ve ihtiyâr misâlimiz, akıl ve mantık bahsidir. Halbuki hîlekâr ya'ni mantık dairesinde türlü türlü kıyaslar yapan o akıl, akıl mıdır? Onun tarîk-ı hakîkatte ne kıymeti vardır? Biz bu akıl bahsini belki bir zaîfü'l-akl olan kimsenin cebir ve ihtiyâr meselesi tarafına yolu çıkabilir mütâlaasıyla beyan ettik; tâ ki zâhir-i şer'de böyle bir kimse tereddüde ve hayrete düşüp vâdî-i helâke düşmesin.
1525. Bu, akıl bahsidir, bu hîlekâr ne akıldır; ta ki bir zayıf meğer ki oraya yol götüre.
1526. Eğer bahs-i aklî inci ve mercân olsa, o can bahsi başka olur.
Ya'ni mütekellimînin cebir ve ihtiyâr bahsinde akıl ve mantık dairesinde îrâd ettikleri deliller, inci ve mercân gibi tavr-ı akl muvâcehesinde kıymetli olsa bile, mes'ele can bahsine intikal edince, o mes'ele aklın muhâkeme ettiği mes'eleden bambaşka olur.
1527. Can bahsi başka bir makāmdadır; can bâdesinin başka bir kıwâmı vardır.
Can bahsi, akıl bahsinin fevkınde bir makām sahibidir. Akıl şarabından sarhoş olanların hâli başkadır ve can şarabından sarhoş olanların hâli başkadır.
1528. O zamanda ki, bahs-i aklî nâzım idi, bu Ömer, Ebu'l-Hikem ile hemrâz idi.
Zamân-ı câhiliyette bahs-i aklî nâzım-ı umûr olduğu zaman, Kureyş'in idâre-i umûrunda akıl ve dirâyet gösteren, bu kıssada bahs ettiğimiz Hz. Ömer efendimiz ile, o vakit Ebu'l-Hikem lakabıyla mukalleb olan Ebûcehil birlikte hareket eder idi. Aslâ aralarında muhalefet yok idi.
1529. Vaktaki Ömer akıldan can tarafına geldi, Bü'l-Hikem onun bahsinde Ebûcehil oldu.
1530. Vâkia câna nisbetle o câhil ise de, o his tarafında ve akıl canibinde kâmildir.
Bu beyt-i şerîfde akıl ve mantık kuvvetine istinâden evliyâullâhın ilm-i keşfilerine i'tiraz eden ve kendi akıl ve zekâlarını beğenen ulemâ-yı zâhireye tenbîh ve tahzîr-i şedîd vardır.
1531. Akıl ve his bahsini eser, yahud sebeb; câna mensub olan bahsi de yâ aceb, yâ bü'l-aceb bil!
Ya'ni aklın ve hissin bahs ettiği şey, eserden müessire veyâ sebebden müsebbibe intikāldir. Binâenaleyh onun nazarında kesret-i vücûd ve Hak ile eşyâ arasında gayriyyet-i lügaviyye sâbitdir; ve onlar Hâlık ile mahlûk arasında nisbet-i hâlikıyyetten başka bir râbıta bilmezler; fakat câna mensûb olan bahse gelince, bu bahis vücûdda zevkan kesreti ref' eder. Bu ise ehl-i akıl ve his nazarında bir bahs-i acîbdir. Veyâhud vahdette kesreti bi'l-müşâhede câmiu'l-ezdâd olan vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtından bahs eder ki, bu da bü'l-acebdir; ya'ni acîbin aslı ve menbaıdır. Nitekim sûre-i Sâd'daki âyet-i kerîme- `اجَعَلَ الْآلَهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ` (Sâd, 38/5) Ya'ni ["Bu adam bütün ilâhları bir tek ilâh mı yaptı; ne kadar tuhaf şey! dediler"] buyrulmuştur.
1532. Ey ziyâ taleb eden, cânın ziyâsı geldi; lâzım ve melzûm ve nâfî ve muktezî kalmadı.
Ey delîl-i aklî ve mantıkîden ziyâ isteyen kimse, artık cânın ziyâsı geldi. Lâzım ve melzûm ve nâfî ve muktezî ve cebir ve ihtiyâr gibi akıl ve his dâiresinde bağlanıp kalan mütekellimînin dedikodularına hâcet kalmadı. Zîrâ bunların hepsi isbât-ı keserâtdır. Bu canın ziyâsı gelince meydanda vücûd-ı Hak'dan başka bir şey kalmadığı görüldü.
1533. Zîrâ nûru tali' olan bir görücü, delîlden ve asa-keşden fâriğdir.
Ya'ni gözü gören kimsenin gözünün nûru tâli' olup parladığından, körler gibi asâ-keşe ve rehbere muhtâc değildir. Bu beyt-i şerîfde, cadde-i hakikat- de can gözünün nûruyla yürüyen evliyâullâh “bînâ”ya ve delîl-i aklî ve mantıkî ile idrâk-i hakāyıka çalışanlar "a'mâ"ya ve delîl-i aklî ve mantıkî dahi "körün rehberine ve değneği"ne teşbîh buyrulmuştur.
تفسير وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ و هو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) Ya'ni "Nerede olsanız O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinin tefsîri
1534. Biz yine kıssaya geldik; biz o kıssadan ne zaman dışarıya gittik?
Cenâb-ı Pîr, ukul-i zaîfe erbâbı için cebir ve ihtiyâra bir misâl-i aklî getirdikten sonra, bahs-i rûhu "yâ aceb" veyâhud "bü'l-aceb" diye tavsîf buyurmuş idi. Ve yukarıda 1489 numaralı beyt-i şerîfde ehl-i hakîkatin cebri hakkında da این معیت با حقست این جبر نیست Ya'ni "Bu Hak'la beraberliktir, cebir değildir" demişler idi. Burada da Hakk'ın beraberliği hakkındaki âyet-i kerîmeyi îzâh buyururlar da derler ki: "Biz asıl maksûdumuz olan maiyyet-i Hak kıssasına gelelim. Halbuki biz hiçbir vakit bu kıssadan dışarıya çıkmadık; ya'ni her ne söyledik ise, Hak bizimle beraber idi."
1535. Eğer biz cehle gelirsek; o onun zindanıdır; ve eğer biz ilme gelir isek, o onun binâ-i ilmîsidir.
Cehil ve ilim mertebeleri dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir. Birisi sâfil ve diğeri âlîdir. Mertebe-i sâfile olan cehl-i zulmânî olduğundan, Hakk'ın zindanıdır; ve mertebe-i âliye olan ilim, a'lâ-yı merâtibdir. Nitekim رتبة العلم اعلى الرتب [İlim rütbesi, rütbelerin en üstünüdür] buyrulmuştur. Her ikisi de Hakk'a nisbeten hikmettir, bize nisbeten cehil mezmûm ve ilim memdûhdur.
1536. Ve eğer biz uykuya gelirsek, onun sarhoşlarıyız; ve eğer uyanıklığa gelir isek, O'nun hikâyesi içindeyiz.
Ya'ni ruhun hâb-ı gafleti Hakk'ın mertebe-i kesâfetinden neş'et eden bir sarhoşluktur. Nitekim Hak Teâlâ ehl-i gaflet hakkında لعمرك انهم لفي سكرتهم يعمهون (Hicr, 15/72) Ya'ni "Senin ömrüne kasem ederim ki, muhakkak onlar kendi sarhoşlukları içinde müstağraktırlar" buyurur. Ve rûhun teyakkuzu hâlinde dahi onun hikâyesini okutup dururuz. Bu Mesnevî-i Şerîf dahi o teyakkuz sebebiyle okunan, onun destanı ve hikâyesidir.
1537. Ve eğer ağlarsak O'nun rızık dolu bulutuyuz; ve eğer güler isek o zaman O'nun şimşeğiyiz.
Bu beyt-i şerife فَلْيَضْحكوا قليلاً وَلْيَبْكُوا كثيراً (Tevbe, 9/82) ya'ni "Az gülsünler ve çok ağlasınlar" âyet-i kerîmesine de işarettir. Ya'ni bizdeki ağlamalar ve gülmeler taayyünât-ı beşeriyyemizde Hakk'ın şuûnâtıdır. Ağlamak inkisâr-ı kalbden geldiği ve Hakk'ın nazar-ı rahmeti kulûb-ı münkesireye mün'atıf bulunduğu için, ağladığı vakit vücûdumuz rızk-ı ma'nevî dolu bir bulut mesâbesindedir. Ve kesret-i dıhk kalbi öldürdüğü için, güldüğümüz vakit vücûdumuz Celâl-i Hakk'ın mahall-i tecellîsi olur ve eser-i Celâl-i ilâhî olan şimşek gibi olur.
1538. Ve eğer gazab ve cenge gelir isek Hu'nun kahrının aksidir. Ve eğer sulha ve özre gelir isek, O'nun kahrının aksidir.
Bizlerde zahir olan gazab ve kavga, Hakk'ın Kahhâr ism-i şerîfinin aksidir. Ve eğer sulh ve hilim ve özür ve müdârâ zâhir olursa, Hakk'ın Vedûd ism-i şerîfinin iktizâsı olan mihrinin ve muhabbetinin aksidir.
1539. Bu düğüm düğüm olan cihanda biz kimiz? O elif gibi hakîkatte hiç, hiç- [1514] bir şey tutmaz.
Ya'ni Hakk'ın bizim ile beraber olması demek, biz varız da Hak bizim ile ittihâd etmiş veyâhud bizim vücudumuza hulûl etmiş demek değildir. Vücûd alelıtlak ancak Hakk'ındır. Biz ise bu vücûd-ı mutlak-ı Hak'da zahir olan vücûdât-ı mukayyededen ibâretiz. Meselâ dümdüz bir ip alsak, üzerine birçok düğümler yapsak, o kuyûddan mutlak olan ip bu düğümlerden dolayı ziyâde olmaz ve bu düğümler dahi aslâ birer vücûd-ı müstakil sahibi olmazlar. İmdi bu dü- ğümler ne vaziyyette olurlar ise olsunlar, ip onlar ile beraberdir ve düğümlerin hepsi bu iptendir. Bu "Heme ez ost ["Hepsi O'ndandır"] ma'nâsıdır; ve ta'bîr-i dîğer ile hepsi ipin kendisidir; bu da "Heme ost" ["Hepsi O'dur"] ma'nâsıdır. Ip, mertebe-i ıtlâkda kıvrımı ve noktası olmayan elif harfi gibi, düğümden ârîdir. İşte bu misâle mutâbık olarak vücûd-ı mutlak-ı Hak dahi, mertebe-i ahadiyyetde bilcümle niseb ve izâfâtdan ârîdir. التوحيد اسقاط الاضافات Ya'ni "Tevhîd izâfâtın ıskātıdır" sözü, bu mertebeye nazaran söylenmiştir. Biz o vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın mertebe-i şehadete tenezzülünde O'nun esmâsı hasebiyle zuhûra gelmiş birtakım düğümleriz; ve her ne mertebede olursak olalım, وَ هُوَ مَعَكُمْ اینما کنتم (Hadîd, 57/4) ["Her nerede olursanız, O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince O, bizimle beraberdir. Binâenaleyh bu keserât-ı mukayyede ile beraber كان الله و لم يكن معه شيئ و الآن كما كان ya'ni "Allah Teâlâ var idi, O'nunla beraber bir şey yok idi; el-ân dahi öyledir" hakîkati de meydandadır.
1540. Vaktaki o elçi Ömer'den bunu işitti, onun kalbinde bir aydınlık zahir oldu.
Zîrâ vahdet-i vücûd mes'elesi tâlib-i hakîkat olanların kalbini tenvîr ve dâire-i irfanını tevsî' eder ve tâlib-i akıl ve mantık olanların kalblerini de bilakis bulandırır. Onun için ehl-i hakîkat bu bahsi alelekser imsâk ederler.
1541. Onun önünde hem sual ve hem cevab mahv oldu; hatâdan ve savabdan fâriğ oldu.
Elçi hakîkat-ı vücûdu anlayınca, artık suâllerini ve cevâblarını esâsından halletmiş oldu ve akıl ve mantıkın îcâdı olan hatâ ve savâb dedikodularını ortadan kaldırdı. Zîrâ vücûd-ı mutlakın ahkâm-ı merâtibini bilmek şartıyla vahdet-i vücûd kıyl u käli kökünden koparır. Nitekim bir zâta sormuşlar ki "Hakk'ı zulümden nasıl berî kıldın?" Cevâb vermiş ki: "Mülkünde kendisinden başkasını bırakmadım; zulüm kime olur?" Vücûd-ı mutlak ta'bîri hakkındaki i'tirâzâtın cevabı 610 numaralı beyt-i şerîfin şerhinde mürür etti.
1542. Aslı anladı ve fürû'dan geçti; hikmet için suâle şürû' etti.
Ya'ni vücudun aslını anlayınca sual ve cevâbdan ve aslın fürû'u olan vücûdât-ı mukayyedeye âid suâllerden geçmekle beraber, tavzîh-i hikmet ve devâm-ı zevk ve sohbet için suâle başladı.