Rûm elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) efendimize selâm vermesi
45. bölüm / 56 · 1331 kelime · ~7 dk okuma
1452. Ömer'e hizmet ve selâm etti. Peygamber "Selâm, ondan sonra kelâm" buyurdu.
Elçi, Hz. Ömer efendimize hizmet-i ta'zîmi îfâ ve vazîfe-i selâmı icrâ etti. Zîrâ Peygamber aleyhissalâtü ve's-selâm Efendimiz السلام قبل الكلام Ya'ni "Mükâlemeden evvel selâm vermek vardır" buyurdular. Bu selâm bilcümle insanlar arasında bila-tefrîk-ı cins ve mezheb, nezaket-i beşeriyye îcâbıdır ve râbıta-i ülfet ve muhabbetdir.
1453. İmdi ona "Aleyke" dedi, onu huzuruna çağırdı. Onu îmin etti ve önüne oturttu.
Ya'ni Hz. Ömer efendimiz السلام تطوع والرد فريضة Ya'ni Selâm vermek nevâfildendir; ve selâmı reddetmek farîzadır" hadîs-i şerîfi mûcibince, elçinin verdiği selâmı "Ve aleyke's-selâm" diyerek reddetti. Titremekte olan elçiyi huzûruna çağırdı ve ona cemâl ile nazar edip kalbindeki heybeti, ünse tahvîl buyurdu ve kendisine takrîb edip önüne oturttu ve âtîdeki sözleri söyledi:
1454. Korkanların taâm-ı hazırı “Lâ tehafû"dur; o korkanlar için layıktır.
Bu beyt-i şerîfde إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَنْ لَا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا (Fussilet, 41/30) ya'ni "O kimseler ki, Allah bizim Rabb'imizdir dediler, sonra da müstakîm oldular; onlara korkmayın ve mahzûn olmayın diyerek melâike tenezzül eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Azamet-i ilâhiyyeden korkup onun emir ve nehyinde istikāmet üzere bulunanlara Allah Teâlâ Hazretleri emniyyet ve selâmet müjdesini verir. Ve bu "Korkmayın!" müjdesi korkan kimselere lâyık bir taâm-ı ma'nevîdir.
1455. Her kim korkarsa, onu îmin ederler; gönlü korkan adamı sakin kılarlar.
1456. Korkusu olmayan kimseye, nasıl korkma dersin? Niye ders verirsin; o derse muhtac değildir.
Ya'ni bir şeyi nefy etmek için, o şeyin mevcûd olması lazımdır. Binâenaleyh bir kimsede korku mevcûd ise "korkma" diye korkuyu ondan nefy edersin. Korkmayan kimsede, korku mevcûd olmadığı için, ondan korkunun nefyine kalkmak abes olur ve bu hâl, derse muhtâc olmayan bir kimseye ders vermek kabîlinden olur. Bundan şu netîce çıkar ki, bir kimse bir şeyi nefy etse, evvelâ onun vücûdunu isbât etmiş bulunur.
1457. O, gönlü yerinden gitmişi dilşad eyledi; onun hatır-ı harabını ma'mur eyledi.
Hz. Ömer efendimiz, o heybetten gönlü yerinden gitmiş olan elçiyi tatyîb etti ve gönlüne sürür ilkā etti ve onun yıkılmış olan gönlünü ta'mîr eyledi.
1458. Ondan sonra ona iyice sözler ve ne güzel refîk olan Hakk'ın sıfât-ı pakinden söyledi.
HZ. Ömer efendimiz zekî bir adam olan elçiye hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir ince sözler söyledi ve onu Hakk'ın sıfât-ı mukaddesesinde tefekküre sevk etti. Nitekim hadîs-i şerîfde تفكروا في آلاء الله ya'ni "Allah Teâlâ'nın âlâsında, ya'ni sıfât ve esmâsında tefekkür ediniz!" buyrulmuştur. Hak Teâlâ hakkında نعم الرفيق [ya'ni "Ne güzel refik!"] buyrulması, her hallerinde ve işlerinde Hakk'ın, kullarıyla beraber olup onlara rıfk ile muâmele buyurduğuna işarettir. Nitekim hadîs-i şerîfde ان الله رفيق يحب الرفق ya'ni "Allah Teâlâ pek ziyâde refîkdir, ya'ni yumuşak huyludur ve yumuşak huyu sever" buyrulur.
1459. O makāmı ve hâli bilmek için, Hak Teâlâ'nın abdala olan nevazişlerinden söyledi.
Ya'ni elçiye vâki' olan cezbe ve lerzenin ne olduğunu anlatmak ve binâenaleyh ona makām ne demektir ve hâl ne demektir, bunları bilmek için, ne güzel refîk olan Allah Teâlâ'nın "abdâl"a, ya'ni nefsinin sıfatını tebdîl etmiş olan evliyâya olan ihsânlarını söyledi.
1460. Hâl, yakışıklı olan o gelinden cilve gibidir; ve bu makām gelin ile halvet geldi.
Ehl-i tarîk indinde hâl, güzel bir gelinin güzelliğini göstermesi gibidir ki, kendisini, istediği vakit ve istediği kadar, istediği kimselere gösterir. Bu husûsda onu görenlerin sun'u ve murâdı mevzû'-i bahs olmaz. Bu misâle mutâbık olarak bütün güzelliklerin menba'ı olan Hak Teâlâ'nın sâliklere, istediği vakit, istediği kadar kendi güzelliklerinden ve hoşluklarından birisini göstermesi, hâldir. Sâlikin bunda aslâ amelinin ve murâdının te'sîri olmaz.
Makāma gelince, bu makām hâl gibi değildir. Gelinin dâmâdı kendi odasına kabûl etmesi gibidir ki; bu halvetde gelinin cemâli dâmâdın nazarından aslâ gâib olmaz ve bu müşâhedede, başkalarının iştirakı bulunmaz. Hak Teâlâ dahi bir kuluna makām ihsân edince, her ne tarafa baksa Hakk'ın güzelliklerini ve hoşluklarını görür.
1461. Cilveyi şâh ve şâhın gayri dahi görür; halvet vakti şah-ı azîzin gayri yoktur.
Pâdişâhın haremi olmak üzere gelin olan bir kadını, merâsim esnasında hem şâh ve hem de şâhdan başkaları da görür; fakat onun halvet-gâhı olan odasında ancak azîz ve büyük olan pâdişâh vardır. Onu görenlerin hepsi oraya giremez. İşte hâl ve makām bunun gibidir.
1462. Gelin hâssa ve âmma görünmüştür. Halvette gelin ile beraber ancak şâh olur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz sâlikleri teşvîk için te'kîden, hâl ve makāmı temsîlen beyân buyuruyorlar.
1463. Sûfilerden ehl-i hâl çoktur; içlerinde ehl-i makām nadirdir.
1464. Ona cânın menzillerinden yad verdi ve ona rûhun seferlerinden yad verdi.
Ya'ni Hz. Ömer efendimiz elçiye, cânın kayd-ı ânâsıra giriftâr oluncaya kadar, nüzûl ettiği menzillerden ve rûh-i revânın ya'ni rûh-i sultânînin kendi aslından ayrılarak ne vech ile sefer ettiğinden bahs etti.
1465. Ve bir zamandan ki, zebandan hâlî olmuştur; ve makām-ı kudsden ki, iclâle mensub olmuştur.
Ya'ni lisân-ı sûrînin mevcûd olmadığı bir zamandan ve iclâl ve i'zâm şânından bulunan makām-ı kudsden bahs etti. Ya'ni vücûd-1 vâhid-i hakîkînin taayyünât-ı ilmiyyeye ve suver-i misâliyye ve unsuriyyeye tenezzülünden mukaddemki ahadiyyet makāmından ve henüz lisân-ı sûrî ile mütekellim bulunan a'yân-ı sâbitenin isti'dâdından ve o mertebede zaman ve mekân olmadığından bahs etti.
1466. Ve bir havadan ki, onun içinde sîmurg-ı ruh bundan evvel pervaz-ı fütuh görmüş idi.
Ya'ni bir fezâ-yı lâ-yetenâhîden dahi bahs etti ki, o fezâ-yı lâ-yetenâhî içinde ankā kuşu gibi olan rûh, bu âlem-i unsuriyyâta bağlanmazdan evvel fütûhât ve füyûzât-ı ilâhiyye deryâsında uçar idi.
Bu ebyât-ı şerîfenin zevkıne vusûl için biraz daha îzâhât vermek lâzımdır; şöyle ki: Fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûddur; ve orada bittabi' zaman ve mekân i'tibârâtı yoktur. Ervâh, bu vücûd-ı lâ-yetenâhîde taayyün-i unsuriyyeden mücerred ve nûriyyetle muttasıf ve gayriyyet libâsıyla mütelebbis olarak, zaman ve mekân kaydı olmaksızın seyr içindedirler. Bu ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhî nefes-i rahmânînin tekâsüfüyle mütekevvin olan ecrâm-ı unsuriyye bu ervâhın tuzaklarıdır. Bu seyr-i lâ-yetenâhî-i nûrânî içinde güzergâhına müsâdif olan ecrâm-ı unsuriyyeden hangisine tutulması kazâ-yı ilâhî ile mukadder ise, ona tutulup murâd-ı ilâhî olan müddet kadar, kayd-ı cisme giriftâr olurlar. Ve bu ervâhın kayd-ı unsuriyyâta bağlanması, sıfat ve esmâ-yı ilâhiyye âsâr ve ahkâmının, âlem-i efâl olan mertebe-i kesîfe-i şehâdetde tahakkuku içindir. Ervâh, ayn-ı vücûd olan bu fezâ-yı nâmütenâhîde dâimâ fütûhât ve füyûzât-ı ilâhiyye içinde, zaman ve mekân kaydı olmaksızın pervâz ederler idi.
Beyt-i şerîfde "hava" kelimesinin isti'mâl buyrulması, havâ-yı nesîmî demek değildir; fezâ makāmında isti'mâl buyrulmuştur. Zîrâ ehl-i arz, fezâ yerine "hava" kelimesini de kullanırlar ve havâya çıkmak ve havadan inmek derler. İmdi fezâda seyr eden ervâh, unsuriyyâta taallukdan sonra, eğer nefsin ahkâmında bi'l-külliyye müstağrak olmuş ise, mevt hâliyle bedenden ayrıldıktan sonra evvelki vatanına urûc edemez; unsuriyyât-ı kesîfe içinde mahbûs kalır; ve eğer nûr-i îmân ile beraber sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulamamış ise, unsuriyyatın latîfi olan havâ-yı nesîmî sâhasında mahbûs kalır. Velhâsıl alâ-derecâtihim ervâhın sâha-i terakkîsi bu vech ile olur; ve ancak ervâh-ı âliye-i kümmelîn, manzûme-i şemsiyyenin sâha-i âfâkını tecavüz ile fezâ-yı lâ-yetenâhîye urûc ve âlem-i ıtlâka avdet eder.
1467. Her birinin uçuşu âfakdan ziyâde ve müştâkın ümîdinden ve hırsından ziyade idi.
O fezâ-yı nâmütenâhîde ankā-yı rûhun uçuşu, manzûme-i şemsiyyemizin sâha-i âfâkından ziyâde ve ileri idi. O rûhlar habs-i bedende bulunup, aslına vusûle müştâk olan ehl-i aşkın kendi hayallerinde besledikleri ümîdden ve hırsdan daha âlî bir makāma uçarlar idi. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî kendi rûhuna hitâben şöyle buyurur: Gökte uçarken seni indirdiler, Çâr-unsur bendlerine vurdular; Nûr iken âdın Niyâzî verdiler, Şol ezel ki i'tibârın nerdedir.
1468. Vaktaki Ömer, ağyar yüzlüyü yar buldu, onun cânını talib-i esrar buldu.
Ya'ni vaktāki Hz. Ömer efendimiz yabancılar kılığında olan Rum elçisini yâr ve mahrem buldu ve onun cânını esrâr-ı ilâhiyyeyi anlamağa tâlib ve harîs gördü.
1469. Şeyh kâmil ve talib müştehî; âdem çevik ve merkeb dergaha mensub idi.
Hz. Ömer (r.a.) kâmil bir şeyh ve mürşid idi; ve Rum elçisi dahi esrâr ve hakāyıkı öğrenmeğe harîs idi. Ve kezâ Hz. Ömer efendimiz, binicilikte çevik ve mâhir bir adam idi; ve rum elçisi dahi yabânî ve harun bir merkeb olmayıp, dergâha mensûb, ya'ni hazırlanmış bir merkeb gibi idi. Fârisîde "merkeb-i dergehî" eğerlenip binilmeğe hazır olarak kapıda duran ata derler.
1470. O mürşid gördü ki o irşad tuttu; temiz tohumu temiz yere ekti. [1445]
Mürşid-i kâmil olan Hz. Ömer efendimiz, elçinin müstaid bir mürîd olup irşâdı kabûl ettiğini gördü. Temiz tohum mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi, onun münbit ve mahsûldâr bir toprak mesâbesinde olan kalb-i sâfına ekti.