İçeriğe atla

Rum elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) efendimizi ağaç altında uyumuş olarak bulması

44. bölüm / 56 · 502 kelime · ~3 dk okuma

1440. O, oraya geldi ve uzaktan durdu; Ömer'i gördü ve titremeğe düştü.

1441. Elçiye o uyumuştan bir heybet geldi; latif bir hal onun üzerine nüzûl etti.

Elçiye, uykuda olan Hz. Ömer (r.a.)in heybetinden bir heybet geldi ve kalbine feyz-i ilâhî nüzûl etmeğe başladı ve latîf bir cezbe gelip a'zâ-yı hâriciyyesini de titretti.

1442. Muhabbet ve heybet, birbirinin zıddıdır; bu iki zıddı ciğerinde cem' olmuş gördü.

Elçi Hz. Ömer'in medhini işitmiş ve ağaç altındaki hey'etini, işittiği medihlere muvâfik bulmuş olduğundan, kalbinde son derece bir muhabbet duymuş idi. Fakat bu muhabbetle beraber onun hey'etini müşâhededen dolayı, aynı zamanda kalbini bir heybet dahi isti'lâ etti. Binâenaleyh ciğerinde ya'ni bâtınında bu zıd olan iki duygunun cem' olmuş olduğunu gördü. Bu bir zevkî haldir ki, bir insân-ı kâmilin huzûrunda bulunan her bir sâlik bu iki zıddı aynı zamanda kalbinde hisseder.

1443. Kendi kendine dedi: Ben padişahlar görmüşüm, büyük sultanların huzurunda makbul olmuşum.

1444. Padişahlardan bana bir heybet ve korku olmadı; bu adamın heybeti aklımı kaptı.

1445. Arslan ve kaplan olan ormana gitmişim; onlardan benim yüzümün rengi dönmedi.

1446. Çok cenkde ve kârzârda, iş feryad olduğu anda arslan gibi olmuş idim.

"Mesâf" harb ve cenk, "kâr" iş, "zâr" mekân-ı kesret ma'nâlarınadır. Şu halde birinci mısra'daki "kârzâr" çok iş olan mahal demektir. Nitekim lâlesi çok olan mahalle "lâle-zâr" ve gülü çok olan mahalle de "gül-zâr" derler. Ve ikinci mısra'daki "zâr" Fârisî olarak "feryâd" ma'nâsınadır. Ya'ni ben birçok cenklerde ve işi çok olan mahallerde bulundum; herkesin işi feryâd olduğu bir zamanda ben arslan gibi yılmak bilmedim, demek olur.

1447. Çok ağır yara yedim, çok vurdum; başkalarından daha gönlü kavî olmuş idim.

1448. Bu adam, yer üstünde silahsız uyumuştur; ben yedi endâmım ile titreyiciyim, bu nedir?

1449. Bu Hakk'ın heybetidir, mahluktan değildir. Bu eski püskü esvablı adamın heybeti değildir.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfenin ma'nâları, elçinin söylediği sözlerdir; ve kendi hâlini tedkîk ve muhâkeme etmesidir. Atîdeki beyitte Cenâb-ı Pîr bu heybetin sebeb ve menşeini beyân buyururlar.

1450. Her kim ki Hak'dan korktu ve takvâyı ihtiyâr eyledi; cin ve ins her [1425] kim görür, ondan korkar.

Bu beyt-i şerîfde şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: من خاف الله خافه كل شيئ و من خاف غير الله خوفه الله عن كل شيئ Ya'ni "Kim ki Allah Teâlâ'dan korkarsa, her şey ondan korkar; ve Allah'ın gayrinden korkarsa, Allah Teâlâ onu her şeyden korkutur."

Takvânın üç mertebesi vardır. Birisi şirk-i hafi ve celîden perhîzdir. Bu en aşağı mertebesidir. İkincisi bilcümle haramlardan ve şehevât-ı nefsâniyyeden perhîzdir. Bu da vasat bir mertebedir. Üçüncüsü Allah Teâlâ'nın gayrine iltifat ve nazardan kalbin perhîzidir. Bu en a'lâ bir mertebedir. Bu üç mertebeyi cem' edenlerden cin ve ins, ya'ni görünen ve görünmeyen mahlûkāt korkar.

1451. Bu fikir içinde hürmetle el bağladı; bir müddet sonra Ömer uykudan sıçradı.

Ya'ni elçi bu fikir ile Hz. Ömer (r.a.)ın rûh-i pür-fütûhunu gıcıklamağa başlamış ve bu tefekkürâtı kendisine hürmet hissini ilkā etmekle, karşısında el bağlayıp kemâl-i ta'zîm ile durmakta bulunmuş idi. Hz. Ömer efendimizin rûh-i şerîfi, bu misafirden haberdar olmakla cüz'î bir müddet sonra uykudan uyandı.