Rum elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.)a kadar gelmesi ve onun Ömer (r.a.)ın kerâmâtını görmesi
43. bölüm / 56 · 1032 kelime · ~6 dk okuma
1415. Kayser'den Medîne'de Ömer'e kadar uzak beyabandan bir elçi geldi.
1416. Dedi ki: Ey ahâlî, halifenin köşkü nerededir; tâ ki ben atımı ve eşyamı oraya çekeyim.
1417. Ahâlî ona dediler ki: Onun köşkü yoktur; Ömer'in bir parlak can köşkü vardır.
1418. Her ne kadar beylik cihetinden onun sıytı var ise de, onun fakîrler gibi küçücük bir evi vardır.
1419. Ey kardeş sen onun köşkünü nasıl görürsün? Zîrâ senin kalb gözünde kıl bitmiştir.
"Kıl"dan murâd, kibir ve enâniyettir. Ya'ni senin basar-ı basîretin önünde kibir ve enâniyet kılları bitmiş ve hâssa-i rü'yeti izâle etmiştir; binâenaleyh sen onun kasr-ı cânını nasıl görebilirsin?
1420. Kalb gözünü kıldan ve illetten temizle de, ondan sonra onun köşkünün [1395] cemâline göz tut!
Kalb gözün kibir ve enâniyet kıllarıyla ve hevâ ve hevesât-ı nefsâniyye illetleriyle ma'lûldür. Çeşm-i basîretin bu illetler ile ma'lûl iken, âlem-i rûhâniyyeti müşâhede etmek mümkin değildir.
1421. Her kimin cânı heveslerden pak ise, çabuk hazreti ve eyvân-ı paki görür.
"Hazret"den murâd, Hakk'ın huzûru ve şühûdudur. Lügaten yüksek binâ ve pâdişahların dîvân salonu ma'nâsına olan "eyvân"dan murâd dahi, vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın zuhûr ettiği merâtibdir. Ya'ni kalb gözünün perdeleri olan hevesât-ı nefsâniyyeyi kaldıran kimseler, bilcümle eşyâda vech-i Hakk'ı ve her mertebede Hakk'ın şe'nini görürler demek olur.
Cenâb-ı Pîr bu beyitten i'tibâren Hakk'ın lisânından âtîdeki hakāyıkı beyân buyururlar.
1422. Muhammed gibi bu ateşten ve dumandan pâk oldu; her nereye teveccüh ederse, Allah'ın vechi oldu.
Ya'ni hevesât-ı nefsâniyyeden kalbini temizleyen kimse, musaffâ-yı ezelî olan Muhammed (a.s.v.) Efendimiz gibi gazab ve şehvet âteşinden ve kesâfet-i beşeriyye dumanından pâk oldu; ve basar-ı basîreti önünden bu âteş ve duman zâil olunca, sâha-i müşâhedesi berrâk olup, her nereye teveccüh ederse, o kimse Allah'ın vechini gördü ve kendisine فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/115) Ya'ni "Nereye teveccüh edersen, Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfi hâlen ve zevkan münkeşif oldu.
1423. Mâdemki sen fenâ isteyenin vesvesesine refiksin, "semme vechullah"ı ne vakit bilirsin?
Ya'ni senin kalbin dâimâ senin fenâlığını murâd eden şeytanın vesvesesine tâbi' oldukça, her tarafta vâki' olanın ancak Zât-ı Hak olduğunu ne vakit bilirsin? Zîrâ bir şeyde istiğrâk, diğer şeyin bilinmesine ve görülmesine mâni'dir. Vesvese-i şeytânî içinde müstağrak olan âfâkda ve enfüsde zahir olan Hakk'ı bittabi' müşâhede edemez.
1424. Her kime ki sîneden feth-i bâb ola, o her zerreden güneşi görür.
Ya'ni vesvese-i şeytânî netîcesi olarak kalbe müstevlî olan hevesât-ı nefsâniyye perdelerini kaldıran kimseye sadrından bir kapı açıldığı vakit, o her bir zerreden güneş gibi Zât-ı Hakk'ı görmeğe başlar.
1425. Ağyâr arasında Hak, yıldızlar arasındaki ay gibi zahirdir.
"Ağyâr"dan murâd, mezâhir-i esmâ-yı ilâhiyye olan suver ve taayyünât-ı kevniyyedir. Esmâ-yı ilâhiyye yıldızlara ve müsemmâ olan Hak dahi aya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni mezâhir-i esmâiyye olan taayyünât-ı âlem arasında, müsemmâ olan Hak zâhirdir demek olur.
1426. İki parmağın ucunu iki göz üzerine koy; insaf et, cihandan hiçbir şey görür müsün?
1427. Eğer görmüyorsan, bu cihan ma'dûm değildir; kusûr o uğursuz nefsin parmağından gayri değildir.
Parmaklarının ucunu gözlerine koyduğun vakit, suver-i eşyayı göremezsin. Halbuki senin görmemen ile o sûretlerin yok olması lâzım gelmez. Bunun gibi, sen kalb gözünün üzerine, uğursuz nefsin parmakları olan hevesâtı koymuş ve onun rü'yet kuvvetini ibtâl etmişsin. Bu sebeble eşyâda vech-i Hakk'ı göremiyecek bir hâle gelmişsin. Senin basar-ı basîretin vech-i Hakk'ı göremediği için, onun ma'dûm olması lâzım gelmez. Kusûr, senin meş'ûm olan nefsindedir.
1428. Agâh ol, sen parmağı gözünden kaldır; ondan sonra her neyi istersen gör!
1429. Nuh'a ümmeti: Hani o sevab? dediler: O taraftandır, dedi. Halbuki onlar elbiselerine büründüler.
Ya'ni Nûh (a.s.)a ümmeti dediler ki: Senin bize va'd ettiğin sevâb ve mükâfât nerededir? Hz. Nûh onlara: O taraftandır; ya'ni cânib-i Hak'dandır diye cevab verdi. Halbuki onlar bu sözü dinlememek için başlarını elbiseleriyle örttüler ve parmaklarıyla da kulaklarını tıkadılar.
Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَ أَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا (Nûh, 71/5-7) Ya'ni "Yâ Rab ben onları senin mağfiret etmen için, her ne vakit da'vet ettim ise, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve musırr oldular ve son derece kibir ile mütekebbir oldular." Ya'ni Nûh (a.s.)ın da'veti vâki' iken, onların nefislerinin ahkâmında müstağrak olup, kuvve-i sâmialarını bu da'veti işitmekten ibtâl ettiler.
1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarmışsınız; şübhesiz göz ilesiniz ve [1405] görmemişsiniz.
Yüzünüz ve başınız elbiseleriniz ile sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde onun hâl-i rü'yetini ta'tîl edip maksûdu görmez bir hâle gelmişsiniz. Ya'ni, cism-i kesîfinizin ahkâmı, kalb gözünüzü örtmüş, hakāyıkı göremez bir hâle gelmişsiniz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Ya'ni "Onların baş gözü kör değildir; velâkin sadırlarındaki kalblerinin gözü kördür."
1431. İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur.
Ya'ni insanın kıymeti görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz mesâbesindedir. Binâenaleyh onun görüşü iç ve bâkî kuvâsı ve a'zâsı kabuk menzilesindedir; ve onun görüşünün kıymeti dahi, asl-ı hakîkî olan Hakk'ı görmesindedir; ve görmek dahi ancak bundan ibarettir.
1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak evlâdır. Bâkî olmayan dostun uzak olması müreccahdır.
Gözün görüşü, mahbûb-ı hakîkî olan Hak olmayınca, o gözün kör olması evlâdır. Ey sâlik, senin nefsinin gözü bâkî olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması evlâdır; zîrâ onlar mâsivâ-yı Hak olup, se- nin nazarını Hak'dan hicâba düşürür.
1433. Vaktaki Rum elçisini bu tâze elfâz sema'a getirdi, pek müştâk oldu.
Rum elçisi, ashâb-ı kirâm hazarâtından böyle hiç işitmediği tâze sözleri dinleyince vecde geldi ve Ömer (r.a.) hazretlerini görmeğe pek ziyâde müş- tâk oldu.
1434. Gözünü Ömer'i aramağa nasb etti; yükünü ve atını zâyi' bıraktı.
1435. O iş adamının izinde o, deli gibi her tarafa sorucu olurdu.
1436. Cihânda böyle bir adam olsun da, cihandan can gibi gizli olsun?
Rum elçisi kendi kendine böyle diyordu: Acâib! Dünyâda böyle bir adam bulunsun da, tenlerdeki can gibi, cism-i cihândan gizli kalsın, bu nasıl şeydir?
1437. Ona bende gibi olmak için, onu aradı; şübhesiz arayan bulucu olur.
1438. Bir köylü Arab kadını onu ecnebî gördü, dedi ki: İşte Ömer, o hurma ağacının altındadır.
1439. Halktan ayrı olarak o hurma altındadır; Hudâ'nın zıllini, gölge altın- da uyumuş gör!
Ya'ni Arab kadını elçinin etvârından yabancı bir adam olduğunu ve Hz. Ömer efendimizi aradığını anladı. Onun yeryüzünde zıll-i ilâhî olan bir in- sân-ı kâmil olup, hurma ağacının altında halktan tecerrüd ederek yatmış ol- duğunu anlattı.