İçeriğe atla

Tavşanın, av hayvanlarına: Bununla mesrûr olmayınız, diye nasîhat vermesi

42. bölüm / 56 · 1540 kelime · ~8 dk okuma

1393. Agâh ol, nevbete mensûb olan mülk sebebiyle sevinme; ey nevbete bağlanmış hürlük etme!

Mülk-i dünyâ gâh gelir, gâh gider. Binâenaleyh gelme nevbeti olduğu gibi, gitme nevbeti de vardır. Eğer mülk-i dünyâ sana teveccüh ederse sevinme, zîrâ gitmesi de vardır. Nitekim âyet-i kerîmede لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) Ya'ni "Fevt olan şeye me'yûs olmayınız ve gelen şeye de ferahlanmayınız!" buyrulur.

Mâdemki mülkün gelmesinde ve gitmesinde senin sun'un ve tasarrufun yoktur, o halde sen, nevbetle mukayyed ve hükm-i ilâhînin esîrisin. Binâenaleyh bu kadar kayıt ve bağ içinde hürlük da'vâsını etme!

1394. O kimse ki, onun mülkünü nevbetden pek yüksek binâ ederler; onun nevbetini yedi yıldızdan daha yüksek ızhâr ederler.

“Tenîden” burada peydâ ve ızhâr etmek ma'nâsınadır. Devlet ve saltanat-ı ma'neviyye sahibi olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyânın mülkü nevbetle gelip gitmeye tâbi' değildir; onların mülkünü nevbetle ge- lip gitme kāidesinin hâricinde kurarlar. Selâtînin sarayları önünde çaldıkları nevbet mûzîkasını, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seb'a-i seyyâreden daha yüksek bir makāmda çalarlar. Ya'ni onların saltanat-ı ma'neviyyeleri âlem-i sûretin fevkındedir. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Dün gece sultanlık davulunu dergâh-ı izzet üzerinde çaldım. Çadırı dâru'l-mülk-i Rabbânî'nin fevkine kurdum."

1395. Nevbetden âlî olanlar, bâkî pâdişahlardır; daima ruhların sakileridir.

Mülkü ve saltanatı nevbet kāidesine tâbi' olmayanlar, bâkî olan pâdişahlardır ki, onlar dâimâ rûhlara şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içiren sâkîlerdir.

1396. Eğer bir iki gün bu şürbün terkine kāil olursan, ağzını şarâb-ı ebedî içinde ıslatırsın.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede birkaç gün nefsin ekl ve şürb gibi huzûzâtını terke kāil olur isen, rûhunun ağzını şarâb-ı ebedî ile ıslatırsın. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de onlar hakkında وَ سَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) ya'ni "Onların Rab'leri onlara şarâb-ı tahûru içirdi" buyurur.

Ehl-i aşk ve hakîkatin, gazellerinde bahis buyurdukları şarab, işte bu şarâbdır.; ehl-i inkârın zâhib oldukları gibi sarhoşların içtikleri kokmuş üzüm suyu değildir ve onların sekirleri sekr-i ma'nevîdir.

1397. Ey şahlar, biz dışarıdaki düşmanı öldürdük; içeride ondan beter bir düşman kaldı.

Ey mülk-i zâhirin padişahları biz âlât-ı harb ile vücudların hâricindeki düşmanları öldürdük. Şimdi vücûdumuzun içinde bir düşman olan nefsimiz kaldı ki, onun katline âlât-ı harbiyyenin te'sîri olmadığından hâricî düşmandan daha beterdir. Her gün sırtımızda taşırız, besleriz; fakat o bizi mahv etmek için dâimâ fırsat gözetir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gazâdan avdet ettikleri vakit, bu hadis-i şerîfi buyururlar idi. "Cihâd-ı ekber"den murâd nefis düşmanı ile mücâhededir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz diğer bir hadislerinde افضل الجهاد أن يجاهد الرجل نفسه و هواه ya'ni "Cihâdın efdali kişinin nefsine ve nefsinin hevâsına karşı olan cihâdıdır" buyururlar.

1398. Bunu öldürmek aklın ve zekânın işi değildir; bâtın arslanı tavşanın maskarası değildir.

Bu içerideki hasım olan nefsi öldürmek akıl ve zekâ kuvveti ile mümkin değildir; zîrâ bâtın arslanı olan bu nefs-i emmâre, tavşan gibi olan akl-ı maâşın zebûnu olamaz.

1399. Bu nefis cehennemdir ve cehennem ejderhadır ki o denizler ile eksilmez.

Nefs-i emmâre kalbi yakmakta ve azâb etmekte cehennemdir; ve cehennem ise doymak bilmeyen ejderhâdır. Denizleri döksen, onun harâretinin şiddeti azalmaz.

1400. Cehennem yedi deryayı içer; o halk yakıcının harâreti eksilmez.

[1376] Hind şârihlerinden Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Ehl-i tahkîk indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun derekâtı sıfât-ı zemîme-i nefsin sûretleridir ki, âlem-i misâlde şahsın bu sıfât-ı zemîmesi ve efâl-i kabîhası azâb sûretiyle mütecessid olurlar; ve sıfât-ı rûh ve a'mâl-i hasene ayn-ı cennetdir ki o âlemde naîm sûretleriyle müteşekkil olurlar." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiy-yelerinde cismânî cehennemin havâ-yı hârdan ibâret bulunduğunu yazarlar. Bu havâ-yı hârrın nazîri, fezâda buhâr-ı nârî hâlinde bulunan küre-i şemsdir. Binâenaleyh cehennem-i cismânînin harâreti son derece şedîd olup, buna ye-di deryâ dökülse, onu bir sûretde tebahhur edip, havâ-yı hârra inkılâb eder ve o harâret eksilmez.

1401. Taşlar ve taş gönüllü kafirler, ağlıyarak ve utanarak onun içine girerler.

Bu beyt-i şerife يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَ أَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ والحجارة (Tahrîm, 66/6) Ya'ni "Ey mü'minler nefislerinizi ve ehillerinizi odunu nâs ve taş olan ateşten vikāye ediniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve diğer âyet-de dahi فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسَ وَالحِجَارَةُ أعدت للكافرين (Bakara, 2/24) ya'ni "Sakı-nınız o ateşten ki, onun odunu nâs ve taştır; kâfirler için hazırlanmıştır" buy-rulur. Zîrâ kıyâmet-i kübrâda taayyünât-ı unsuriyye ateşe inkılâb edecektir ve bu da fennen müsteb'ad bir şey değildir. Zîrâ şiddetli müsâdemâtın netî-cesi harâret-i şedîdedir. Binâenaleyh ruhunu îmân ile âlem-i tabîattan kurta-ramayıp unsuriyyât içinde mahbûs kalan küffârın bu unsuriyyâta tebean ate-şe duhûlleri zarûrî bir hâl olur.

1402. Bu kadar gıdâdan dahi sakin olmaz; nihayet ona Hak'dan bu nidâ gelir.

1403. Doydun mu, doydun mu? Der ki: Henüz hayır; işte sana ateş! İşte sana harâret, işte sana yakma.

Bu beyitler يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلَ امْتَلات وَ تَقَوْلُ هَلْ من مزيد (Kaf, 50/30) ya'ni "Yevm-i kıyametde biz cehenneme doldun mu? deriz. O, daha ziyâde var mı? der" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

1404. Bir âlemi lokma etti ve çekti; mi'desi هل من مزيد "Daha var mı?" na'ra-sını vurdu.

Âlem-i dünyayı ve küre-i arzı yevm-i kıyâmetde buhâr-1 nârî hâlinde kü-re-i cehennean cezb ederek yuttu; ve dâire-i vüs'atı, daha var mı? na'rasını vurur. Bu küre-i nârî-i cehennem o kadar büyüktür ki, fezâdâ dâir olan ecrâm-ı mütesallibeyi lokma gibi cezb edip yutar.

1405. Hak lâ-mekândan onun üzerine kademini koyar; o vakit o kün-fekândan sakin olur.

Bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur : لا تزال جهنم تقول هل من مزيد حتى يضع الجبار فيها قدمه فتقول قط قط Ya'ni "Cehennem dâimâ daha var mı? der. Nihâyet Cebbâr ona ayağını vaz' eder; binâenaleyh elverir, elverir der."

"Cebbâr'ın ayağı" hakkında muhakkıkîn hazerâtı müteaddid vecihler beyân buyurmuşlardır. Burada hepsinin zikri uzun olur. Fakîrin hâtırına layih olan budur ki: Küre-i cehennem buhâr-ı nârî hâlinde bulundukça, onun yakmak ve küllünü yakmaktan doymamak isti'dâdı, dâimâ yakacak maddeler ister. Ve ecrâm-ı kesîfeden hangisi câzibesine tutulsa, derhal onu buhâr-ı nârî hâline ifrâğ eder. Ondaki bu isti'dâd ancak fezâda teberrüd ve tasallüb ile zâil olur. A'zâ-yı insânın en nihâyeti ayak olduğu gibi, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin en son mertebe-i tenezzülü de, kesâfet-i unsuriyye hâlidir. Binâenaleyh lâ-mekân olan vücûd-ı hakîkî-i Hak tarafından vâki' olan tecelli-i Rahmânî üzerine, buhâr-ı nârî hâlinden, teberrüd ve tasallüb hâline geçer. Şu hâle nazaran kadem-i Cebbâr'ın vaz'ı, "Kün!" emriyle teberrüd ve tasallüb etmesi olur. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden hadîs-i şerîfde, cehennemde şecere-i circîr biteceği beyân buyrulmuştur. Ve "circîr", gâyet sulak mahalde biten maydanos dediğimiz nebâttır. bu teberrüd ve tasallüb dahi ayet-i kerimede لأبثين فيها احقاباً (Nebe', 78/23) Ya'ni "Orada hukublarca kalırlar" buyrulduğuna nazarań, ahkābın inkızâsından sonra vâki' olur. "Hukub" seksen yıl ma'nâsınadır. Ahkab, hukubun cem'i olup, birçok seksen yıllar demektir. Ve ind-i ilâhîde bir gün, dünyânın bin senesine muâdil bir derecede olduğundan, bir hukub dünyânın seksenbin yılına muâdil olur. Bunun kaç hukubdan sonra vâki' olacağı Kur'ân-ı Kerîm'de musarrah olmadığından, bu ciheti ancak Allah Teâlâ bilir. İhtimâl ki, bu teberrüd ve tasallüb keyfiyyeti, dünyanın milyonlarca senelerine bâliğ olur. "Neûzü billâh".

1406. Mâdemki bu bizim nefsimiz cehennemin cüz'üdür, cüzler daima küllün tabîatını tutar.

Cehennem kendi hazzına doymadığı gibi, bizim nefs-i emmâremiz dahi, kendi huzûzât-ı hayvaniyyesine doymaz ve asla kanâat etmez.

1407. Bu kadem Hakk'a mahsusdur ki, O söndürür; muhakkak onun yayını Hak'dan gayri kim çeker?

Küre-i nârî hâlindeki cehennemin âteşini, kadem-i Cebbâr'ını vaz' etmek sûretiyle ancak Hak söndürebilir. O cehennemin kuvvetli olan yayını Hak'dan başkası çekemez.

“Onun yayını çekmek” ta'bîri, güç olan bir şeye gücü yetmek maʼnâsınadır. Beyt-i şerîfde “o râ küşed= onu öldürür” ta'bîrinin isti'mâl buyrulması da, âteş-i cehennemin bilâhire söneceğine işaretdir. Çünkü lisân-ı fârisîde “mumu söndürmek” yerine “öldürmek” ta'bîri kullanılır. İmdi cehennemin âteşini Cebbâr'ın kademi söndürdüğü gibi; cehennemin cüz'ü olan bizim nefs-i emmâremizin vücûdumuzdaki harâretini dahi, yine O'nun kadem-i Cebbâr'ı söndürür; ve kadem-i Cebbâr'ın vaz'ı da rahmet-i rahmâniyyeden inbiâs eder. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: “Eyyüb (a.s.) ın mihnetine ve Ya'kub (a.s.) fâkasına başka bir çâre olmadı, rahmet-i rahmâniyye yetişti.”

1408. Yaya ancak doğru oku koyarlar; bu kemânın ma'kûs eğri okları vardır.

“Yay”dan murâd, cism-i insânîdir. “Doğru ok”dan murâd, ervâh-ı tayyibe ve “eğri ok”dan murâd dahi ervâh-ı habîsedir. Ya'ni insanların bu cisimlerine tayyib ve habîs rûhlar vaz' ederler. Hedefe ve asl-1 hakîkîye vâsıl olacak olan rûhlar, doğru ok gibi olan ancak ervâh-ı tayyibedir. Ma'kûs ve eğri oklar, asl-ı hakîkîye vâsıl olmayıp, yan yol olan âlem-i kesâfetde mahbûs kalacak ervâh-ı habîsedir.

1409. Ok gibi doğru ol ve yaydan kurtul! Zîra şübhesiz yaydan doğrunun gayri funamaz.

Ey sâlik; ervâh-ı tayyibenin şânı, enbiyaya tâbi' olup amel-i sâlih işlemektir. Binâenaleyh tarîk-ı enbiyâda müstakîm ol ve yay gibi olan bu vücûd-ı kesîfinin hüküm ve te'sîrinden kurtul; zîrâ bu vücûd-ı kesîfin ahkâmından eğri ok gibi olan ervâh-ı habîse kurtulamaz.

1410. Vaktaki hâricî harbden avdet ettim, harb-i dâhilîye teveccüh ettim.

1411. Biz küçük harbten döndük; Peygamber ile beraber büyük harb içindeyiz.

1412. İğne ile bu Kāf dağını koparmak için, Hak'dan kuvvet ve tevfik ve laf isterim.

Muhakkıklerin bahs ettikleri "Kāf dağı” âlem-i sûret ve taayyündür. Ben bu cism-i kesîfimin ahkâmını mücâhede ve riyâzet iğnesi ile koparabilmek için, Hak Teâlâ Hazretleri'nden kuvvet ve muvaffakiyyet isterim; ve netîcede de وَأَمَّا بنعْمَةَ رَبِّكَ فَحَدِّتْ (Duhâ, 93/11) Ya'ni "Rabb'in ni'metini ihbâr et!" âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince, Hakk'ın bu ihsânından dolayı öğünerek ihvânıma ni'met-i Hakk'ı haber vermek ve onları da bu tarîka teşvik etmek isterim.

1413. Safları yaran bir arslanı ehemmiyetsiz bil! Arslan o kimsedir ki, kendisini kırar.

Muhârebede safları yaran kimsenin arslanlığı ve şecâati ehemmiyetsizdir; asıl arslan olan o kimsedir ki, nefsinin enâniyyetini ve sıfât-ı zemîmesini kırıp mağlûb eder.

1414. Benim sözümün sırrından bir hisse almak için, bunun beyanında bir kıssa dinle!