Av hayvanlarının tavşanın etrafında toplanmaları ve ona senâ etmeleri
41. bölüm / 56 · 538 kelime · ~3 dk okuma
1382. Halka yaptılar, o ortada şem' gibi. Secde getirdiler ve ona dediler ki:
Agah ol.
Av hayvanları tavşanın etrâfına toplanıp bir halka teşkîl ettiler. Tavşan ortada yanan bir mum gibi kaldı; ve hepsi ona baş eğip ta'zîm ettiler de, dediler ki: Âgâh ol!
1383. Sen asumânî bir meleksin, yahut perisin; hayu, sen erkek arslanın azrâilisin.
1384. Her ne isen, bizim canımız senin kurbanındır. Galib geldin; elin ve kolun sağ olsun.
1385. Hak bu suyu, senin ırmağında akıttı; senin eline ve koluna aferîn!
Hak Teâlâ bu kuvvet ve galebe suyunu senin vücudunun ırmağından akıttı. Senin elinin ve kolunun kuvvetine âferîn!
1386. Açık söyle, acaba hîleyi nasıl düşündün; o zalimi hîle ile nasıl mağlub ettin?
1387. Açık söyle, tâ ki kıssa dermanlar olsun; açık söyle, tâ ki canların merhemi olsun.
Ya'ni yaptığın hîlenin mâhiyyetini bize îzâh et ki, bu kıssa bize bir ders-i ibret olsun. Bir daha başımıza böyle bir belâ gelirse, bu tedbîr ile def edelim ve açık bir sûretde bu kıssanın dakāyıkını söyle de, emsâli belâlardan canımızı kurtaralım.
1388. Açık söyle ki, o zulüm göstericinin zulmünden bizim canımızın yüz binlerce yarası vardır.
Bu kıssayı bize açık olarak îzâh et ki, lezzet-i intikām ile mütelezziz olalım; zîrâ biz ondan çok zulüm gördük; yüreklerimiz hiss-i intikām ile dolu idi.
1389. Dedi ki: Ey büyükler; Hakk'ın te'yîdi idi; yoksa cihanda bir tavşan kim oluyor?
Tavşan onlara cevâben dedi ki: Ey bâtınları hakāyıkı anlamak lüzûmunu hisseden büyük isti'dâd sahibleri; bu kıssanın hakîkati ancak Hakk'ın te'yîdi idi. Yoksa benim gibi aciz bir tavşan, koca bir arslana karşı ne yapabilir idi?
1390. Bana kuvvet bağışladı ve gönlüme nûr verdi; gönlümün nuru elime ve ayağıma kuvvet verdi.
“Nûr-ı dil”den murâd ilimdir; zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. İlim dahi âsârıyla zâhir ve hakāyık-ı eşyayı muzhirdir. Hak Teâlâ bir kimsenin kalbine Alîm ism-i şerîfiyle tecellî ederse, efâl ve harekâtı ilim dâiresinde olur; ve a'zâ ve cevârihi ilim ile müteharrik olduğu cihetle, câhilâne hareket eden kavîleri mağlûb eder.
1391. Tafziller Hak canibinden erişir; tebdîller de yine Hak'dan erişir.
Ya'ni bu galebe bana firâset ve akıl cihetiyle Hak'dan bir ihsân idi. Ve kuvveti ile hayvânât üzerine galebesi mu'tâd olan arslanın sıfat-ı galibiyyetini mağlûbiyyete tebdîl etmek dahi yine Hak cânibinden zâhir oldu. Binâenaleyh âlemde meşhûd olan bilcümle fazâil ve fazâilin rezâile tebdîli hep bir hikmete müstenid olarak Hak cânibinden vâki' olur.
1392. Hak devir ve nevbet ile bu te'yîdi ehl-i zan ve müşahedeye gösterir.
Hak Teâlâ galibin mağlûbiyyetini ve mağlûbun da galibiyyetini âlemde devir ve nevbet ile hem ehl-i zanna ve hem de ehl-i müşâhede ve hakîkate gösterir.
Târih kitabları akvâmın galebe ve mağlûbiyyeti devirlerini ve nevbetlerini tafsîlâtıyla nakleder. Fakat ehl-i zan bu gālibiyyet ve mağlûbiyyeti esbabdan ve tesadüften bilirler. Çünkü onlar Hakk'ın kudretinde şek ve zan içindedirler; ve fevkalâde bir hâle "tesâdüf" derler. Velâkin ehl-i müşâhede ve hakikat ve bâtın gözü açık olanlar bu husustaki müessirâtı Hak'dan görüp, âlemde zevk ederler. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Âl-i İmran'da vâki' ان ييُمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مثله وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (Âl-i İmran, 3/140) ya'ni "Eğer size Uhud muhârebesinde cerh ve elem isabet ettiyse, onlara da Bedir muhârebesinde onun gibi cerh ve elem isâbet etti. Bu eyyâm-ı dünyeviyyede olan ferahı ve gamı devr ettiririz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.