İçeriğe atla

Tavşanın, av hayvanları tarafına, arslan kuyuya düştü diye müjde götürmesi

40. bölüm / 56 · 979 kelime · ~5 dk okuma

1363. Vaktâki tavşan kurtulmaktan sevindi, av hayvanları tarafına sahraya kadar koşarak gitti.

1364. Kuyu içinde arslanı âciz olmuş gördü; mer'aya kadar oynayarak raks ederdi.

1365. Ölümün elinden kurtulduğu için, havadaki dal ve yaprak gibi sebz ü raksân olarak el çırpar idi.

Latîf rüzgârlar esdikçe, ağaçların dalları yeşillik içinde nasıl hareket ederlerse, tavşan dahi ölümden kurtulduğu için, el çırpıp oynar idi.

1366. Dal ve yaprak, toprak habsinden âzâd oldu; baş kaldırdı, rüzgârın mahremi oldu.

1367. Vaktâki yapraklar dalı yardılar, ağacın tepesine kadar isti'câl ettiler.

1368. Onun üzerinde herbir yaprak yeşil dal zebânı ile ayrı şükr-i Huda'yı söyler.

1369. Der ki: Bizim gönlümüzü ata sahibi öyle besledi ki, ağaç kalınlaştı da dosdoğru oldu.

Ya'ni çekirdek içinde bulunan dal ve ağaç, toprak içinde mahbûs iken, Hakk'ın rahmet-i sıfâtiyyesiyle oradan âzâd olup baş kaldırdı ve rüzgâr ile temâs edip kemâl-i letâfetinden raks etmeğe başladı. Ağacın tepesinde peydâ olan yeşil dalların lisân-ı hâlini kullanarak, her bir yaprak ayrı ayrı Hakk'a hamd ü senâ ettiler de dediler ki: Atâyâ-yı esmâiyye sahibi olan Hak Teâlâ Hazretleri bizim kökümüzü öyle besledi ki, merbût olduğumuz ağacın sâkı kalınlaştı ve dosdoğru oldu.

Bu ebyât-ı şerîfede sûre-i Fetih'de vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: مَثَلُهُمْ فِي التورية و مثلهم في الأنجيل كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَه فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعجب الزراع ليغيظ بهم الكفار (Fetih, 48/29) Ya'ni “Muhammedîlerin vasıflarının meseli Tevrat'da ve Incil'de vardır. Bir ekin gibidir ki; ibtida bir filiz çıkarır. Sonra o dal kuvvetlenir; sonra kalınlaşıp sâkı üzere doğrulur, ekincileri taaccüb ettirir. Allah Teâlâ bu temsîli küffârı iğzâb için bast etti." Ya'ni ümmet-i Muhammed (a.s.) bidâyet-i zuhûrda gâyet zayıf idi; ba'dehû kökü kuvvetlendi; şarka ve garba dal ve budak salıverdi demek olur.

Cenâb-ı Pîr, bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsini âtîdeki ebyatda îzâh buyururlar.

1370. Su ve çamur içinde bağlanmış olan canlar vaktaki su ve çamurlardan gönülleri mesrûr olarak kurtulurlar;

1371. Hevâ-yı aşk içinde raksan oldukları vakit, kurs-ı bedir gibi noksansız olurlar.

Bu beyitlerde "canlar", toprak içine gömülmüş olan tohumdaki nebâtâta;"kalb-i insânî" suya ve çamura teşbîh buyrulur. Rûhlar insân-ı kâmilin ter- biyesi altında mücâhede ve riyâzet sebebiyle bu cism-i kesîfin ahkâmından kurtuldukları vakit, gönülleri mesrûr olarak hevâ-yı aşk-ı ilâhî içinde raks ve semâ' ederler. Ve işte o vakit bu canlar ayın on dördü gibi tastamam ve parlak olurlar; ve kendilerinden ahkâm-ı rûhiyye zâhir olur.

1372. Cisimleri raks içinde ve canlarını ise sorma! Ve o kimse ki, cân ola, onlardan sual etme!

Hevâ-yı aşk-ı ilâhî içinde raks edenlerin cisimleri sûretâ semâ'da görünür; velâkin canlarının hâlini hiç sorma; onların zevk-i rûhânîlerini ta'rîf etmek mümkin değildir. Ve cismiyyet mertebesinden çıkıp rûhiyyet mertebesine terakkî edenlerin hâlini sorma; elfâz ve ibâre ile anlayamazsın.

1373. Tavşan, arslanı zindanda oturttu. Bir arslana ayıbtır ki, bir tavşandan geri kaldı.

“Arslan”dan murâd, sûret-i zâhirede halkın hürmetini kazanmış ve fakat sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf ulemâ-yı zâhiredir. “Tavşan”dan murâd, sûret-i zâhirede miskîn ve bî-revnak görünen evliyâ-yı Hak'dır ki, bâtınları ilim ve irfân ile doludur.

Garîbdir ki tavşan gibi sûret-i zâhiresi zayıf olan bir veliyy-i kâmil, bir arslan gibi mehâbet ve ihtişâm-ı zâhir sahibi bir âlim üzerinde tasarruf eder. Bu âlime bu kadar ihtişâm ile beraber ayıp değil midir ki, bir dervîş-i dil-rîşe mağlûb olsun?

1374. Öyle bir ar içindedir; ve sonra bu acibdir ki, ona Fahreddîn lakabını söylemelerini ister.

Evvelki ve bu beyitlerde umûm-ı ulemâ-yı zâhire murâd olunduğu gibi, bahis ve cidâlin imâmı ulemâ-yı meşhûreden Fahreddîn-i Râzî hazretlerine de ta'rîz vardır. Fahreddîn-i Râzî hazretleri Muhammed Hârezmşâh'ın hocası idi. Cenâb-ı Pir'in peder-i âlîleri olup, ulûm-ı zâhire ve bâtınede iktisâb-ı şöhret etmiş bulunan Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretlerini sâika-i nefsâniyyet ile çekemeyip, Hârezm'den hicretlerine sebeb olmuş idi. Sultâ- nü'l-Ulemâ efendimiz Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerinin hulefâsındandır. Fahreddîn-i Râzî bir vakitte Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin bulunduğu şehre gelir; bütün ulemâ-yı memleket ziyaretlerine giderler; Cenâb-ı Necmeddîn gitmez. Hz. Necmeddîn'e, Fahr-i Râzî'nin ziyaretine gitmek münasib olduğunu söylerler; Hz. Necmeddîn, Fahreddîn-i Râzî'nin kim olduğunu sorar. Bu öyle bir zâttır ki Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyyetini bin bir delîl ile isbât etmiştir, derler. Hz. Necmeddîn, demek ki vahdâniyyet-i Hak'da bin bir şübhesi varmış ki, delîl aramış, buyururlar.

Fahreddîn-i Râzî bunu işitince, kendisi Hz. Necmeddîn'in ziyaretine gider. Tefsîr-i Kebîr ve bir çok âsâr-ı aliyye sahibi bulunan Cenâb-ı Fahreddîn, onun ilim ve irfânı karşısında kendisini pek küçük görür ve Cenâb-ı Necmeddîn'in tarîkatine intisâb arzûsunu ızhâr eder. Hazret dahi muvâfakat edip, onu halvete koyar. Fahreddîn halvete girince, sînesinde şiddetli sıkıntı hissedip Hz. Necmeddîn'e hâlini anlatır. Evet o sıkıntı, sadrındaki ulûm-i resmiyyenin verdiği bir sıkıntıdır; onların hepsini kusmak lâzımdır, buyururlar. Bu söz Fahreddîn-i Râzî'ye ağır gelir ve halveti terk eder. Cenâb-ı Pîr'in bu ta'rîzı sıfât-ı nefsâniyye cihetinden değildir. Ârifin irşâdı ve ulemâ-yı zâhireyi hakāyık tarafına teşvîk içindir; ve bu ta'rîzın nazîri âtîde V. cildde gelecektir.

1375. Ey kimse sen bu kuyunun dibinde yalnız arslan gibisin. Nefis tavşan gibi senin kanını döktü ve içti.

Sen bu zulmânî olan tabîat kuyusunun dibinde yalnız başına kalmış kuvvetli bir arslan gibisin. Tavşan gibi hîlekâr olan nefsin sana türlü türlü hazlar gösterip, seni bu tabîat kuyusuna düşürerek kanını dökmüş ve içmiştir.

1376. Senin tavşan nefsin, sahrada otlaktadır; sen ise bu çûn ü çira kuyusunun dibindesin.

Ey kimse, senin tavşan gibi hîlekâr olan nefsin, bu âlem-i fânî cinsinden olduğu için, huzûzât-ı hayvâniyye sahrâsında otlamaktadır; ve rûhun âlem-i bakā cinsinden olduğu cihetle kavî bir arslan gibi iken, sen o âlemi bıraktın, nefsine uyup çûn ü çirâ ve bahs ü cidâl âlemi olan tabîat kuyusunun dibinde ikāmeti ihtiyâr eyledin. Bu bahs ve cidâl ile makbûl-i halk olmayı bir devlet bildin,

1377. O arslan tutucu olan tavşan: Ey kavim, müjdeci geldiği vakit, müjdeleyin, diye av hayvanları tarafına koştu.

1378. Müjde, müjde! Ey iyş düzücü taife ki, o cehennemin köpeği, yine cehenneme gitti.

"Iyş-sâz" vasf-ı terkîbîdir; "hayâtı tanzîm eden" demek olur.

1379. Müjde, müjde ki, o canların düşmanı yok mu, onun Hâlık'ının kahrı dişlerini kopardı.

1380. O kimse ki, pençeden birçok başları ezdi, ölüm süpürgesi onu da çöp gibi süpürdü.

1381. O zaman vuhuşun cümlesi, zevk ve cûş içinde tarabdan şad u handân olarak toplandılar.