İçeriğe atla

Arslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi

39. bölüm / 56 · 2047 kelime · ~11 dk okuma

1328. Vaktaki arslan onu kendisine çekti, arslanın penâhında, kuyuya kadar koştu.

Ya'ni vaktāki arslan tavşanı ayakları arasına alıp sadrına çekti; tavşan arslanın muhafazası altında kuyunun kenarına kadar koştu.

1329. Vaktaki kuyu içindeki suya baktılar, su içinde arslandan akis ve ondan zahir oldu.

1330. Arslan kendi aksini gördü; sudan bir arslan onun indinde de semiz tavşan.

1331. Vaktaki kendi hasmını su içinde gördü; onu bırakdı ve kuyuya sıçradı.

Ya'ni arslan kendi aksini su içinde görünce, tavşanı kuyu kenarında bırakıp, hemen hasım addettiği o akse karşı kuyuya atladı.

Ma'lûm olsun ki insân-ı kâmil bî-renkdir, ashâb-ı nefisden birisi onun huzûruna gittiği vakit, o kamili kendi renginde görür. Bu görüşü ancak su gibi sâf ve berrâk olan insân-ı kâmildeki kendi aksidir. Binâenaleyh bir kimse insân-ı kâmilde bir kusûr görürse, bilsin ki o kendi ahlâk ve kusûrunun aksidir. Binâenaleyh bu sebeble insân-ı kâmile vâki' olan i'tirâz, ancak kendisine i'tirâz olur; ve onunla münâzaa ve husûmet, kendi aksi ile münâzaa ve husûmetdir.

Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ma'nâya dâir âtîde birçok hakāyık ve îzâhât gelecektir. Ve Hz. Mısrî-i Niyâzî dahi bu ma'nâya binâen şöyle buyurur: Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahşi ger yaman görür

1332. (Arslan) kendisinin kazdığı kuyuya düştü; zîrâ ki onun zulmü, onun başına gelici oldu.

Yaptığı gaddarlıkların cezâsını buldu.

Bu beyt-i şerif من حفر بئرا لاخيه فقد وقع فيه ya'ni "Kardeşi için bir kuyu kazan kimse, onun içine düşer" hadîs-i şerîfine işâretdir.

1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.

Bu beyt-i şerif الظلم ظلمات يوم القيامة ya'ni "Zulüm, yevm-i kıyâmetin karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işaretdir.

1334. Her kim ziyade zalimdir; onun kuyusu pek korkunçdur. Adl, betere beter, buyurmuştur.

Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin muktezâsı, çok fenâya, çok fenâ mukābele buyurmak-dır. Nitekim âyet-i kerimede و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûra, 42/40) Ya'ni "Ve fenâ-lığın cezâsı, onun misli fenâlıktır" buyrulur.

1335. Ey kimse ki, sen mansıbtan dolayı zulm edersin, kendin için bir kuyu kazarsın.

Ya'ni sen mansıbının sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulm ettiğin vakit, kendin için bir kuyu kazmış olursun.

1336. Kendi etrafını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!

İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrafına örer ve bu süretle koza içinde kendisini habseder. Senin amelin dahi ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nite-kim âyet-i kerîmede كل نفس بما كسبت رهينة (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Binâenaleyh eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz!

1337. Her zayıf olanları sen hısımsız bilme; Kur'an'dan اذا جاء نصر الله (iza câe nasrullâhh) oku.

Ey kuvvet-i zâhire sahibi olan kimse; sen zayıf olanları hısımsız ve muîn-siz bilerek ezme! Onların muîni ve yardımcısı Allah Teâlâ Hazretleri' dir. Eğer delîlin nedir diyecek olursan Kur'ân-ı Kerimde أَذَا جَاءَ نصر الله (Nasr 110/1) ["Allah'ın yardımı gelince"] sûre-i şerîfesini oku derim. Zîrâ bu sûre-i şerîfe bir emr-i vâki'den haber veriyor; o da budur ki Resûl-i Ekrem Efendimiz Ku-reyş arasında sûret-i zâhirede bir yetîm olduğu halde, zâhiren kudret sâhibi olan Kureyş ekâbirini dîn-i Hakk'a da'vet etti. Muhalefet ettiler ve zâhirde muîni olmayan Resûl-i Ekrem'i hısımsız ve muînsiz bildiler de, zât-ı hazreti- ne envâ'-ı mezâlimi ve hakāreti revâ gördüler. Ondan sonra onun muîni Hak Teâlâ Hazretleri olduğu fiilen zâhir oldu ve muâvenet-i ilâhiyye ile Kureyş'e galebe buyurdu; ve nâs fevc fevc dîn-i Hakk'a koştular.

1338. Eğer sen fil olup da, hasmın senden ürktü ise, işte sana طيرا ابابيل (tayran ebabîl) cezası erişti.

Ya'ni sen Mekke-i Mükerremeyi ve Ka'be'yi tahrîbe gelen Necâşî'nin Yemen vâlisi Ebrehe'nin fili gibi kavî olup, hasmına karşı zulme kıyâm etsen ve mazlûm olan hasmın da, senden ürküp kaçsa; bil ki sana da Ebrehe'nin ordusuna musallat olan Ebâbîl kuşları gibi bir ceza erişir. Nitekim tefsîr kitablarında bu Fil vak'ası "Elem tera keyfe" sûre-i şerîfesinde mufassalan beyân olunmuştur.

1339. Eğer bir zayıf, yeryüzünde emân isterse, gökyüzünün askerine gulgule düşer.

Ya'ni yeryüzünde bir zayıf bir zâlimin zulmünden halâsını Hak'dan niyâz ederse, âlem-i melekût ehli arasında bir gulgule peyda olur. Ya'ni onlar da mazlûmun tarafını iltizâmen Hak Teâlâ'ya tazarru' ve niyâzda bulunur. 241 numaralı beyt-i şerîfde bu ma'nâ geçti.

1340. Eğer dişin ile onu ısırıp kanatır isen, seni diş ağrısı tutarsa, ne yaparsın? [1316]

Ya'ni bir mazlûma karşı zulüm âleti olarak kullandığın a'zâna teveccüh eden eleme ve ibtilâya karşı ne yaparsın; onu def'e gücün yeter mi?

1341. Arslan kuyuda kendisini gördü; o anda taşkınlıktan kendisini düşmandan tanımadı.

Arslan kuyuda kendinin aksini görür görmez, kendisine bir gazab ve taşkınlık geldi ve bu taşkınlıktaki istiğrâk sebebiyle gördüğü şey kendisinin aksi midir, yoksa hakikaten düşman mıdır, farkına varamadı. Binâenaleyh yaptığı hücûm, hakîkatte ancak kendisine karşı vâki' oldu.

1342. O kendi aksini, kendi düşmanı gördü. Şübhesiz kendi üzerine bir kılıç çekti.

1343. Hey gidi hey...Ey falan, nâsda gördüğün çok zulümler, onlarda senin huyun olur.

Ya'ni ey falan kimse! Eğer sen, sana başkasından zulüm geldiğini görürsen, bil ki bu zulüm senin başkalarına yaptığın zulmün aksidir. Binâenaleyh başkalarında gördüğün zâlimlik huyu, senin huyundur. Nitekim. Cenâb-ı Pîr bu hakîkate 216 numaradaki: این جهان كوهست فعل ما ندا سوی ما آرند نداهارا صدا beytinde işâret buyurmuş idi.

1344. Nifakından ve zulmünden ve fenâ sarhoşluğundan senin varlığın onlarda parlamıştır.

Ya'ni varlığında ve vücudunda olan nifak ve zulüm ve sû'-i ahlâk sarhoşluğu onlarda parlayıp zâhir olmuştur.

1345. O sensin ve o zahmı kendine vurursun; o demde kendi üzerine la'net ipliğini örersin.

Ya'ni karşında zâlim olarak gördüğün sensin ve ona vurduğun darbe-i i'tirâz, kendine vurduğun darbedir. Sen ona i'tirâz ettiğin ân içinde, tard ve la'net ipliğini kendi üzerine örersin. "Târ-ı la'net tenîden" ta'bîrinin mukābili Türkçede "çorap örmek" ta'bîriyle edâ olunabilir. Zîrâ birisi diğerine karşı bir hîle ve tedbîre kıyâm ederse "ona bir çorap ördü" derler.

1346. O fenâyı kendinde aşikâr göremiyorsun; yoksa kendine cân ile düşman olurdun.

Ya'ni başkasında gördüğün fenâlığı, kendi nefsinde açık bir sûretde göremiyorsun. Eğer kendinde görmüş olsa idin, nefsine cân ile düşman olurdun.

1347. Ey saf adam, kendine hücum eden o arslan gibi, sen de kendine hücûm ediyorsun.

1348. Vaktaki kendi huyunun ka'rına erişesin, o halde bilirsin ki, o nâkeslik senden idi.

Ya'ni nazar-ı dikkat ile kendi nefsini ve ahlâkını munsıfâne teemmül eder ve karşındaki adamdan sana isabet eden fenâ fiilin menşe'ini düşünürsen, bu âdîliğin senden çıkıp, yine sana avdet ettiğini anlarsın. Meselâ sen birisine sövsen, o da sana sövse; belki ondan sana gelen sövmek, senin sövmenin aksidir.

1349. Arslana kuyu dibinde zahir oldu ki, onun nakşı idi ki, ona başka kimse göründü.

Karşındaki adamda gördüğün fenâlığı, onun müstakil bir fenâlığı zannedersin. Arslan gibi ona takarrub edip esâsına vâsıl olduğun vakit, onu kendinden ibâret bulursun.

1350. Her kim ki bir zayıfın dişini koparır, o galat görücü olan arslanın işi- [1327] ni yapar.

Ya'ni bir kimse bir âcizi zulüm ile rencîde ederse, o kimse yanlış gören arslanın fiil ve hareketini yapmış olur. Zîrâ o fiilinin mutlaka bir aksi olacaktır. Binâenaleyh bir âcizin dişini koparmak, kendi dişini koparmak demek olur. Nitekim arslan başkasına kasdettiğini zanneylediği halde, hakîkatte kendi nefsine kasd etti.

1351. Ey amcasının yüzü üzerinde bir fenâ ben görmüş olan kimse, o senin beninin aksidir, amcandan ürkme!

"Amca"dan murâd, kendisinin karîni ve yakını olan kimselerdir; ve "fenâ ben"den murâd, fenâ sıfatlardır ki, yukarıda geçen ma'nâları te'yîd eder.

1352. Mü'minler birbirinin aynasıdır; bu haberi Peygamber'den getirirler.

Ya'ni المؤمن مرآت المؤمن Ya'ni "Mü'min, mü'minin âyînesidir" kelâm-ı münîfi, Cenâb-ı Peygamber'den rivâyet olunan hadîslerdendir. Bu hadîs-i şerîfe muhakkıkîn derece derece ma'nâlar vermişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimizin burada murâd buyurdukları ma'nâ şudur ki: Bir kimse muhâtabında bir kusûr ve ayıp görse, vehle-i ûlâda o gördüğü kusûr, kendinde olan kusûrdur. Meselâ sıfat-ı kibir nazarına mün'akis olsa, o sıfat kendisinde mevcûddur ki, derhal ona âşinâ çıkmıştır; ve kezâ birisinden gazûbâne muâmele görse ondaki sıfat-ı gazabın aksidir. Bu bir hakîkattir; fakat ehl-i gaflet kendi nefislerini insâf edip ta'yîb etmezler ve kendilerini beğenip, muhâtablarını ta'yîb ederler.

1353. Sen gözünün önünde mâvi cam tuttun; o sebebden âlem sana mavi göründü.

Meselâ sen gözüne mâvi camlı gözlük taktın; bittabi' her taraf gözüne mâvi görünür. Bunun gibi meselâ sen sıfat-ı kibir ve gazab gözlüğünü gözüne taktın; artık herkeste o sıfatları görürsün.

1354. Eğer kör değil isen, bu maviliği kendinden bil; kendine fenâ de, kimseye fazla söyleme!

Ya'ni sen sıfât-ı nefsâniyyenden henüz kurtulmamış olduğundan, gözünde bu sıfatların güzellikleri vardır. Eğer akıl gözün kör değil ise, âlemin fenâlıklarını kendinden bil; bu fenâlıkları kendi üzerine al, kimseyi ayıplı ve kusurlu görme; ve onlar hakkında fuzûlî sözler söyleyip gıybet etme! Bu beyt-i şerîfde bu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur : طوبي لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و انفق الفضل من ماله وامسك الفضل من قوله Ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, nâsın ayıplarını bırakıp, kendi aybına meşgül ola ve malının fazlasını infâk ede; ve zâid sözlerini zabt ve imsâk ede."

1355. Eğer mü'min Allah'ın nûru ile nazar eder olmasa idi, mü'minin gaybını çıplak olarak nasıl görür idi?

Ya'ni ey sıfat-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olan kimse, sende halkın guyûb ve esrârına muttali' olacak çeşm-i basîret olmadığı için, halkın uyûbu ile meşgûl olma ve bu halde halkı terbiyeye kıyâm etme; fakat Hakk'ın îmân-ı hakîkî ile muttasıf kulları vardır ki onların basîret gözleri açıktır ve onlar اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله Ya'ni "Mü'minin firâsetinden hazer ediniz; zîrâ Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince, halka nûr-ı ilâhî ile nazar edip, sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan mü'minlerin bâtınını çırçıplak bir halde görürler. İşte halkın uyûbunu yüzlerine vurmaksızın, münâsib bir sûretde, onları terbiye salâhiyyetini hâiz olan zevât-ı kirâm ancak bunlardır.

1356. Vaktaki sen Allah'ın nârı ile nazar eder oldun, iyiliği fenâlıktan açık göremedin.

"Allah'ın nârı"ndan murâd, Allah'dan uzaklığa ve ayrılığa sebeb olan ve senin enâniyyetinden ibaret bulunan sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni sen Allah'ın nârı olan enâniyetin ve sıfât-ı nefsâniyyen ile etrafına nazar ettiğin için, halkın iyiliğini ve fenâlığını açık bir sûretde göremedin; iyiyi fenâ ve fenâyı iyi zannettin.

1357. Ey hüzün sahibi, azar azar nûru nâra vur; tâ ki nârın nûr olsun.

Ey sıfât-ı nefsâniyye âteşi içinde kavrulup, ömrü hüzün ve gamlar ile geçen kimse! Allah'ın nûru ile nazar eden bir kâmilin terbiyesi altına gir de onun sana verdiği yokluk nûrunu günden güne sendeki enâniyyet ve benlik ateşi üzerine dök! Tâ ki sendeki bu enâniyyet ve sıfât-ı nefsâniyye ateşi, sıfât-ı hakkāniyye nûruna tebeddül etsin.

1358. Ya Rab, sen dahi o temiz sudan vur; tâ ki bu âlemin nârı, cümleten nûr olsun.

"Temiz su"dan murâd, Hakk'ın rahmet ve hidâyetidir. Ya'ni yâ Rab, sen dahi rahmetini ve hidâyetini âmme-i mü'minîne ihsân eyle; tâ ki mü'minlik âleminin bu bu'd-ı enâniyyet nârı kâffeten sıfât-ı ilâhiyyenin nûruna inkılâb etsin. Cenâb-ı Pîr, rahmeten li'l-âlemîn olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in vârisi olmak ve bu sebeble himmetleri âlî bulunmak hasebiyle âmme-i mü'minîn hakkında bu duâda bulunurlar.

1359. Deryanın suyu cümleten senin fermanındadır. Ey Hudâvend, su ve âteş senin ânındır.

"Su"dan murâd Hakk'ın cemâli ve "âteş"den murâd Hakk'ın celâlidir. Cemâl ve celâl ise yekdîğerine zıd olan iki şe'n-i ilâhîdir. Hakk'ın âb-ı cemâli, hayat ve hoşluk bahş eder; ve âteş-i celâli ise kahır ve elem îrâs eyler. Cenâb-ı Pîr bu münâcâtlarında bu ma'nâya işâreten buyururlar ki: Yâ Rab, deryâ-yı rahmetin senin fermânına tabi'dir سبقت رحمت على غضب ya'ni "Benim rahmetim, gazabımı geçmiştir" buyurduğun vech ile, cemâlin, celâlini kaplamıştır. Binâenaleyh mü'minlik âlemine lutfen ve inâyeten cemâlin ile tecellî buyur. Ey hâkim-i mutlak, senin fevkınde bir mutasarrıf yoktur. Ab-ı lutf ile âteş-i kahr ise, senin yekdîğerine zıd olan iki şe'n-i ilâhînden ibaretdir. Binâenaleyh sen, istediğin şe'n ile tecellî buyurursun; biz senden lutfunu dileniriz.

1360. Eğer sen istersen ateş latif su olur; ve eğer istemezsen, su dahi ateş olur. [1336]

1361. Bizdeki bu taleb dahi senin îcâdındır; yâ Rab zulümden kurtulmak senin ihsanındır.

Ya'ni bizim âlem-i taayyünde lafz u savt ile olan bu talebimiz ve münâcâtımız senin îcâdındır. Zîrâ bu taleb-i sûrîmizi icrâ için lisânımızdaki ve nefesimizdeki kuvveti îcâd eden sensin; ve kâinâttaki bütün havl ü kuvvet ancak senindir. Ve rûhumuzun, rahmet-i ilâhiyyen ile, sıfât-ı nefsâniyyelerin zulüm ve tahakkümünden kurtulması da ancak senin ihsânın olan rahmet-i rahîmiyyen iledir. Zîrâ senin bu ihsânın olmasa, biz bu âlem-i cismâniyyetin iktizâsı olan hayvâniyyet mertebesinde bağlanıp kalırız.

1362. Bize talebsiz olarak, bu talebi sen vermişsin ve ihsan hazînesini cümle üzerine açmışsın.

Ya'ni bizim bu âlem-i sûretdeki talebimizi, senin ilm-i ilâhîn mertebesinde sâbit olan hakîkatlerimize, aslâ lafz u savt ile talebleri vâki' olmaksızın, sen vermiş idin; ve o mertebede bilcümle eşyânın hakāyıkı üzerine rahmet-i âm- me-i zâtiyyen ile ihsân hazînesini açmış idin. Binâenaleyh cümlesi bu rahmetin ile merhûm oldular. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı lâyıkıyla anlaşılmak için 618 ve 625 numaralı beyitlerdeki îzâhâtın dikkatle mütâlaası îcâb eder.