İçeriğe atla

Kuyunun yakınına eriştiği vakit tavşanın arslandan ayağını geriye çekmesi

38. bölüm / 56 · 2193 kelime · ~11 dk okuma

1287. Vaktaki arslan kuyunun yanına geldi, gördü ki o tavşan yoldan kaldı ve ayağını çekti.

Ya'ni kuyunun yanına yaklaştıkları vakit, tavşanın ayakları geri geri gitmeğe başladı.

1288. (Arslan) dedi ki: Niçin ayaklarını geriye çekiyorsun; ayağını geriye çekme, öne gel!

1289. (Tavşan) dedi: Ayağım nerede ki, el ve ayak gitti; canım titredi ve yürek yerinden gitti.

Ya'ni bende korkudan el ve ayak kalmadı; canım titredi ve yüreğim yerinden koptu.

1290. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın gibi. Rengim içimden haber [1256] verir.

Ya'ni korkumdan benzim sapsarı oldu; eğer içimdeki korkuya inanmazsan, yüzümün rengine bak!

1291. Hak mâdemki sîmâya muarrif ta'bîr etmiştir; arifin gözü sîmâ tarafında kalmıştır.

Bu beyt-i şerîfde يُعْرَفُ المجرمون بسيماهم (Rahman, 55/41) Ya'ni “mücrimler sîmâlarından tanınır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. İnsanın ahvâl-i bâtinesini sîmâsından tanımak usûlüne "firâset-i hikemiyye" derler. Bu firâset-i hikemiyyenin tafsîli Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Ibn Arabî hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen Et-tedbîrâtü'l-llâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki eser-i şerîfinde mezkûrdur.

Meselâ rengin, ârızî olarak sararması, ya havf veyâ maraza delâlet ettiği cihetle, böyle bir te'sîr olmaksızın hılkî olarak sarı olması hubs-i bâtına delâlet eder.

1292. Renk ve koku çıngırak gibi gammâz geldi; onun sesi atdan âgâh eder.

1293. Her bir şeyin sesi ondan haber eriştirir; nihayet eşeğin sesini, kapının sesinden bilirsin.

Her bir şeyin yekdîğerine benzemeyen ayrı sadâları vardır. Meselâ eşeğin anırması ile, kapının gıcırtısı arasındaki farkı anlarsın.

1294. Peygamber herkesin temyîzi hususunda buyurdu ki: Kişi lisanını tayy eylemek indinde mahfidir.

Ya'ni "Kişi lisânını döndürmesi indinde gizlidir." Bu beyt-i şerîfde المرء مخفى تحت لسانه Ya'ni "Kişi lisânının altında gizlenmiştir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyân buyrulmuştur. Zîrâ bir kimsenin tab'ı ve fikri ve ahlâkı urefâ indinde kelâmından anlaşılır. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" derler.

1295. Yüzün rengi, gönül halinden nişân tutar; bana merhamet et, benim muhabbetimi gönlüne dik!

Ya'ni insanın içinin hâli yüzünün renginden anlaşılır. Ey arslan bana merhamet et de, bu korkudan beni vikāye eyle; ve benim muhabbetimi kalbine nasb et, ya'ni beni sev!

1296. Kırmızı yüzün rengi, şükür sadası tutar; sarı yüzün rengi sabır ve nükr tutar.

Bir kimsenin yüzünün rengi kırmızı olursa, onun gönlünde istirahat ve kendisi ni'met-i râhat içinde olup, bu ni'mete karşı şükr etmekde olduğunu gösterir; ve yüzünün rengi sarı olursa, gönlünde üzüntü ve ıztırâb bulunduğunu ve kendisi sabır ve habs-i nefs hâli içinde olduğunu ve üzüntü ve ıztırâbın da nükr ve küfürden ileri geldiğini gösterir.

1297. Bana eli ve ayağı kat' eden, yüzün rengini ve kuvveti ve sîmâyı götüren şey geldi.

Ya'ni bana kahır ve ölüm korkusu geldi ki, o ölüm elimin ve ayağımın harekâtını kat' eder; yüzün rengini ve vücûdun kuvvetini ve sîmânın hüsn ü ânını izâle eder.

1298. Her neye gelirse kıran, her ağacı kökünden ve dibinden koparan şey.

Bu beyit, evvelki beytin mâba'di olan bir cümledir. Ya'ni bana o şey geldi ki, o şey her neye gelirse kırar, her ağacı kökünden ve dibinden koparır. Ya'ni bana suver-i müteayyineyi bozan ölüm geldi demek olur.

1299. Buna o şey geldi ki, ondan âdem ve zî-rûh ve cemâd ve nebât mağlub oldu.

"Mât" satranç oyununda mağlûb ma'nâsına müsta'mel olan bir ta'bîrdir. "Mağlûbiyet"den murâd, hâl-i mevtdir; ve hâl-i mevtden maksûd olan ma'nâ da, taayyün-i sûrînin mahv ve fenâsı olduğundan, bu hâl âdeme ve cemî-i zî-rûha ve nebâtâta şâmildir. Beyt-i şerîfte bu ma'nâ sebebiyle cemâd dahi zikr olunmuştur.

1300. Bunlar ise eczâdırlar; halbuki ondan külliyat rengini sarı etmiş ve ko- [1276] kusunu bozmuştur.

Ya'ni arz üzerindeki âdem ve zî-rûh ve cemâd ve nebât, arzın cüz'iyyatındandır; ve arz dahi manzûme-i şemsiyyemizin cüz'iyyatındandır. Taayyün-i sûrînin mahv ve fenâsı yalnız bunlara ârız olmaz; belki külliyât olan fezâ-yı bî-nihâyedeki manzûme-i şemsiyyelerin her birine ârız olur. Binâenaleyh o külliyât tecelliyât-ı kahriyye-i ilâhiyyeden rengini ve sûretini değiştirir ve kokusunu bozar.

1301. Nihayet cihân gâh sabirdir ve gâh şekûrdur; bostan gâh hulle giyer, gâh soyunur.

Cihânın hey'et-i mecmûası tecellî-i Celâl-i ilâhîye gâh sâbirdir, ya'ni kemâl-i teslîmiyet ve inkıyâd içinde, manzarası elem verecek bir sûrete inkılâb eder; ve gâh tecellî-i Cemâl-i ilâhîye şâkirdir; ya'ni manzarası sürûr verecek bir hey'ete inkılâb eder. Nitekim bostan gâh bahar mevsiminde zümrüd gibi yeşillenip gönüllere sürür verecek bir sûret iktisab eder ve gâh kış mevsiminde o letâfetden soyunup, gönüllere gam verecek bir hey'ete inkılâb eder.

1302. Ateş renginde doğan güneş, diğer bir saatde o baş aşağı gider.

Ya'ni güneşin tulû'u ve gurûbu, hey'et-i âlemin her dakîkada inkılâb içinde olduğuna bir nümûnedir.

1303. Çar-tak üzerinde parlamış olan yıldızlar, lahza lahza ihtirakın mübtelâsıdır.

"Çâr-tâk" çadır ma'nâsınadır; burada kubbe-i semâ murâd olunur. "Ihtirâk" dan maksûd, yıldızların ziyâsı, ziyâ-yı şemsin galebesi sebebiyle nazardan gâib olmasıdır. Ya'ni geceleri kubbe-i semâda parlayan yıldızların ziyâsı, güneş lahza lahza yükselmeğe başladığı vakit, ziyâ-yı şemsin te'sîri altında zebûn ve mübtelâ-yı ihtirâk olurlar. Bu da, hey'et-i âlemin ânen-fe-ânen devir ve inkılâb içinde olduğuna diğer bir nümûnedir.

1304. Ay ki cemâlde yıldızdan ziyade oldu, o dikk hastalığından hayal gibi oldu.

"Dikk" vücûdu pek ziyâde zayıflatan bir hastalığın adıdır. "Hummâ-yı dıkk" derler. Ya'ni yıldızlardan daha parlak ve cemâle mâlik olan ay, arz tarafından menzillerinde devr etmek sebebiyle gûyâ dıkk hastalığına tutulmuş gibi incele incele bir hayale benzedi. Nitekim âyet-i kerîmede وَالْقَمَرَ قدرناه منازل حتى عاد كالعرجون القديم (Yasin, 36/39) Ya'ni "Ve kamerin seyrine de menziller takdir ve ta'yîn ettik ki, nihâyet eskimiş yay şeklindeki bir hurma dalı gibi olarak avdet eder" buyrulur.

1305. Sükûnlu ve edebli olan bu yeri, zelzele içinde sıtmaya ve lerzeye getirir.

Ya'ni sath-ı arz sâkin ve kāide-i sükûna tâbi' iken, tecellî-i kahr-ı ilâhî ile zelzele vâki' olduğu vakit, sıtmaya tutulmuş bir kimse gibi titrer.

1306. Hey gidi hey... Çok dağ, bu belâ-yı mevrûsdan cihanda küçük ve kum olmuştur.

"Mürde-rig" Fârisî'de mîrâs ma'nâsınadır. Kahır ve Celâl-i ilâhînin, bozulan bir sûretden, yeni tekevvün eden bir sûrete mîrâs kaldığı maʼnâsı murâd olunur. Ya'ni nice dağ gibi olan suver-i müteayyine, cihânda kahır ve Celâl-i ilâhî ile un ufak olmuştur.

1307. Bu hevâ ruha mukterin geldi; kaza geldiği vakit vebâ ve müteaffin olur.

Bu hevâ-yı nesîmi, teneffüs-i insânîye hâdim olmak i'tibariyle, vücûd-ı beşere revh ve râhat verdiği halde, kahır ve Celâl-i ilâhînin tecellîsine hüküm ve kazâ sâdır olduğu vakit, onun zerrâtı arasında vebâ, ya'ni sârî hastalıklar mikropları peyda olur ve müteaffin bir hâle gelip, insanları hâk-i helâke serer.

1308. Latif olan su ki, rûhun hemşîresidir, bir göl içinde sarı ve acı ve bulanık oldu.

Bu beyt-i şerîfde وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيٍّ )Enbiya, 21/30) Ya'ni “Biz her şeyi sudan diri kıldık" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Hemşîre" lügatte, bir memeden süt emene derler. Gerek rûh ve gerek her şeyin diriliğine sebeb olan su, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ından münteşî olduklarından, rûhun hemşîresi mesâbesinde olur. İmdi hadd-i zâtında su hayâta sebeb olduğu halde, eğer bir göl içinde birikip durursa, sûreti ve vazîfesi değişip, maraza ve mevte sebeb olur.

1309. Bir ateş ki, bıyıkda yel tutar, onun üzerine de bir yel "yemût" okur.

Lisan-ı Farisîde باد داشتن در بروت “Bıyıkda yel tutmak” demek olup, tekebbürden kinâye olur. Ya'ni bütün eşyayı yakmak ve mahv etmek husûsunda tekebbür ve isti'lâ gösteren bir ateşin üzerine bir yel “yemût=ölür” okur. Ya'ni yanan bir lamba veyâ mum veya bir kibrit üzerine nefes salıverilip üfürülse söner. Fârisîde “söndürmek” yerinde “öldürmek” ta'bîri kullanıldığı için, Cenâb-ı Pîr burada "yemût" kelimesini isti'mâl buyurmuştur. Nitekim Fârisî-de "mumu söndür" deneceği yerde شمع را بکوش ya'ni "şem'i öldür” derler.

1310. Deryânın hali ve onun çırpınmasından ve kaynamasından, onun aklının [1286] tebdillerini anla!

Alem-i kevn deryâsının yukarıdan beri îzâh ettiğimiz onun çırpınması ve her dakîkada kaynaması hâlinden, onun aklının, ya'ni ahvâl-i bâtınesinin değişmelerini anla! Zîrâ insanın sûretinde bâtını müessir olduğu gibi, hey'et-i âlemin sûretinde dahi, onun bâtını, ya'ni melekûtu müessirdir. Sûretdeki ıztırâb ve kaynaşma, bâtındaki tebeddüllerin alâmetidir.

1311. Cüst ü cû içinde olan çerh-i ser-gerdânın hali, onun evladlarının hali gibidir.

Âlem-i kesâfet içinde hayrân ve ser-gerdân bir halde dönen çerh-ı felek, kendi aslı olan vücûd-ı mutlak-ı latîfi arayıp taramakta, onun doğurduğu evlâtların ya'ni insanların hâli gibidir. İnsanlar hayâta kadem bastıklarından i'tibâren, kendilerini avutacak bir zevk ararlar ve o zevkı elde ettikleri vakit, ondan bıkarlar ve yenisini ararlar; ve buldukları halde, ondan da bıkarlar. Bu aramak ve bulmak ve bıkmak hâli hep, kendi aslını aramaktan münbaisdir; fakat kemâl-i gafletden, aradıkları şeyin ne olduğunu ve ıztırâblarının ne ile sâkin olacağını bilemezler.

İmdi vücûd-ı mutlakın mertebe-i vitriyyet ve mertebe-i şefiyyetine nüzûl eden her şey için bu cüst ü cû hâli aslâ munkatı' olmaz,

Şurrâh-ı kirâmın ba'zısı "evlâd" ta'bîrini “mevâlîd-i selâse" ma'nâsına almışlardır. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye' lerinde dünyaya "Ümmü rekūb" ta'bîr buyurduklarından, fakîr zübde-i kâinât olan insan ma'nâsını aldım.

1312. Kâh hazîz ve geh vasat ve gâh evcdir. Onda fevc fevc sa'd ve nahsdan vardır.

Manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın devr-i sûrîlerinde arza nazaran gâh alçaklık ve gâh vasatlık ve gâh yükseklik olduğu gibi; rûhâniyetlerinde dahi fevc fevc uğur ve uğursuzluk vardır. Bu beyt-i şerîfdeki "hazîz, vasat, evc, sa'd ve nahs kelimeleri ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. Burada ilm-i nücûma âid ba'zı ma'lûmât i'tâsı, tatvîl-i mûcib ve zâiddir. Maksad kazâ-yı ilâhî te'sîri ile, âlem-i sûretin inkılâb ve istihâlât-ı dâime içinde bulunduğunu anlatmakdır.

1313. Ey küllerden muhtelıt olan cüz'î; her munbasıtın halini kendinden fehm et!

"Küll"lerden murâd erkân-ı erbaadır ki, bunlar ecsâmın sulb, mâyi' ve gaz halleriyle, harârettir. "Cüz"den murâd, vücûd-ı insânîdir ki, bu vücûd-ı insânî, birer küll olan bu dört rüknün ihtilâtından mütekevvindir. "Münbasıt"dan murâd anâsır-ı basîtadır ki, bunlar da kimyâda isimleri zikr olunan müvellidü'l-mâ', müvellidü'l-humûza, azot ve karbon ve emsâlidir. Erkân-ı erbaa, anâsır-ı basîtadan mürekkebdir ve insan bu erkândan muhtelıt olan arzın bir cüz'üdür. İnsan kendi vücûdunun tagayyürâtını ve tebeddülâtını bizzât zevkan idrak eder.

Binâenaleyh, ey cüz'î olan insan, her münbasıtın hâlini kendinden kıyâs edip, fehm et! Ya'ni anâsır-ı basîta dahi inkılâb içindedir; yakın vakitlere kadar anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâbı erbâb-ı fen tarafından kabûl edilmemekde idi. Elektron nazariyyesi zuhûr edince besâitın yekdîğerine inkılâbı dahi sabit oldu. Cenâb-ı Pîr bu hakîkate yedi asır evvel bu beyt-i şerîfde işâret buyurmuştur.

1314. Mâdemki külliyât için renc ve derd vardır, onların cüz'ü niçin sarı yüzlü olmasın?

1315. Hususan bir cüz' ki zıdlardan cemi'dir; sudan ve topraktan ve âteşten ve havadan cemi'dir.

Küllerin cüz'ü olanı insanın vücûdu, birbirlerine zıd olan erkânın ictimâ'ından hâsıl olmuştur. Onlar da su "mâyi'", toprak "sulb" ve havâ "gaz" ve âteş "harâret-i garîziyye"dir.

1316. Bu acib olmadı ki, koyun kurtdan sıçradı; halbuki bu acibdir ki koyun kurda gönül bağladı.

Koyunun kurtdan kaçmasına taaccüb olunmaz; fakat koyunun kurda gönül bağlayıp birleşmesi, şâyân-ı taaccübdür. Ya'ni vücûd-ı beşerde bu zıd olan erkânın birleşmesine taaccüb olunur.

1317. Dirilik bu zıdların sulhundandır, onların arasında ceng kalktığını ölüm bil!

Vücûd-ı beşerin hayâtı, bu zıdların sulh içinde bulunmasındandır; eğer onların arasında nizâ' ve muhalefet zuhûr ederse, bu hâl mizâcı ifsâd ve ölümü tevlîd eder.

1318. Hakk'ın lutfu bu arslana ve yaban eşeğine, bu iki uzak zidda ülfet vermiştir.

Vücûd-ı insânîdeki zıd olan erkânın ülfeti, arslan ile yaban eşeğinin ülfetine benzer. Zîrâ arslan, yaban eşeğini parçalamak lazım gelirken, Hakk'ın lutfuyla ünsiyyet ve ülfet etmiştir.

1319. Cihân hasta ve zindânî olunca, eğer hasta fânî olursa ne acibdir!

Mâdemki âlemde külliyyât ve cüz'iyyât böyle tecellî-i kahrî ile hasta ve inkılâb dâiresi içinde mahbûsdur; eğer hasta olan şey bilkülliyye fânî ve mahv olursa, taaccübe şâyân olur mu?

Tavşanın ayağını geriye çekmesi sebebinden arslanın suâli

1320. O arslana bu yüzden mevâiz okudu, dedi ki: Ben bu bağlardan dolayı [1296] geri kalmışım. Tavşan arslana yukarıdan beri zikr olunan birtakım mevâizi ve hikmetleri söyledi; ve nihâyetde dedi ki: İşte ben bu sû'-i kazâ korkusundan dolayı ayağımı geriye çektim. Burada "tavşan"dan murâd akl-ı maâd; ve "arslan"dan murâd nefs-i emmâredir. Akl-ı maâd, nefs-i emmâreye, yukarıda geçen nasâyihi icrâ eder. Eğer bu nasâyihi kabûl etmez de, yine kendi dâire-i hayvâniyyesinde yürümekde inâd ederse, onu aldatıp insân-ı kâmilin halvet-gâhına götürür.

1321. Arslan ona dedi ki: Sen esbâb-ı marazdan bu sebebi söyle ki, hâssaten bana garaz budur.

Arslan tavşana dedi ki: Alem-i kevnin tebeddülâtı ma'lûmdur ve herkesin gözünün önündedir; bunu kimse inkâr edemez. Bu kuyuya yaklaştığımız vakit, neden korkup geriye kaldın; asıl benim maksadım, bunu anlamaktır.

1322. Dedi ki: O arslan bu kuyu içinde sakindir; bu kal'a içinde afetlerden îmindir.

"Kuyu"dan murâd, insân-ı kâmilin halvet-gâhıdır; ve kuyu içindeki arslandan murâd, insân-ı kâmildir; ve hâriçdeki arslandan murâd, nefs-i emmâre sahibi olan insandır ki, insân-ı kâmilin zıddı ve düşmanıdır. Ve insân-ı kâmilin halvet-gâhı, halkın kesâfet-i tabîiyye ve hayvâniyyesinin te'sîrât-ı zulmâniyyesinden îmin ve mahfûzdur.

1323. Akıl olan kimse kuyunun dibini ihtiyar eyledi; zîra ki halvetde gönül safaları vardır.

1324. Kuyunun karanlığı iyidir; zîrâ halkın zulmetleri vardır; halkın ayağını tutan o kimse, başını kurtaramadı.

Kuyu gibi olan halvet-gâhın zulmeti, zulmet-i hissiyye olduğu için, halkın ma'nevî olan zulmetlerinden daha iyidir. Kesâfet-i tabîiyye ve hayvaniyye içine müstağrak olan halkın ayağını tutanlar, ya'ni onlara tâbi' olanlar, âlem-i ma'nâda başlarını belâdan kurtaramadılar. Nitekim hadîs-i şerîfde العافية عشرة اجزاء تسعة منها فى الصمت الا ذكر الله و الجزء الآخر ترك مجالسة السفهاء Ya'ni "Âfiyet on cüz'dür, onlardan dokuzu sükût içindedir; zikrullâh müstesnâdır. Ve diğer cüz'ü süfehânın mücâlesetini terkdir" buyrulur.

1325. (Arslan) dedi: Öne gel, benim zahmım onu kāhirdir. Sen gör ki o arslan kuyu içinde hazır mıdır?

Arslan tavşana dedi ki: Sen öne geç, korkma benim darbem onu kahr eder. Bak bakalım o arslan kuyu içinde midir; yoksa bir tarafa mı gitmiştir.

1326. Dedi ki: Ben o ateşîden yanmışım; meğer ki sen beni kendine çekesin.

Tavşan, oracıkta bir hîle daha îcâd edip dedi ki: Ben o ateşe mensûb ve gazûb olan arslandan yandım; pek korkuyorum, eğer sen beni kendine çekip, ayaklarının arasına alırsan, kuyuya bakabilirim.

1327. Ey kerem ma'deni, nihayet ben senin müzâheretinle göz açabilirim; kuyuya bakabilirim.