İçeriğe atla

Adem (a.s.)ın kıssası ve kazâ onun nazarını nehy-i sarîhin riâyetinden ve te'vîli terkten bağlaması

37. bölüm / 56 · 1999 kelime · ~10 dk okuma

1259. "Alleme'l-esma"nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz-binlerce O'nun ilmi vardır.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Bakara'da olan وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'e esmânın hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ma'lûmdur ki, hilkat-ı Adem'e i'tirâz eden melâikeye karşı, Hak Teâlâ Hazretleri یا آدم انبئهم بأسمائهم (Bakara, 2/33) Ya'ni "Ey Adem, onlara onların isimleri haber ver!" hitâbı vârid oldu. Zîrâ Adem ان الله خلق آدم على صورته Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sıfatı üzerine halk etti" hadîs-i şerîfi mûcibince, câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah ism-i zâtının mazharıdır. Onun için Hak Teâlâ Adem'i arzda halîfe yaptı. "İsim"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyenin zevâhiridir; ve sıfât, mevsûf olan Zât-ı ilâhiyyenin aynıdır ve bilcümle eşyâ-yı kevniyye esmâ-i ilâhiyyenin zevâhiridir. Ta'bîr-i diğer ile "şey" ismin zâhiri ve isim şeyin bâtınıdır; ve kezâ isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtınıdır; ve kezâ sıfat Zât'ın zâhiri ve Zât sıfatın bâtınıdır. İmdi Zât-ı Hak eb-tan-ı butûn olmuş olur; ve bilcümle eşyâda meşhûd olan sıfât ve esmâ-i İlâhiyyedir.

1260. Her bir şeyin ismi, öyle ki o şey sabittir, nihayete kadar onun canına el [1235] verdi.

Ya'ni Adem hilâfeti hasebiyle ism-i Zât'a mazhar olduğundan, ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit olan her bir ismin sûret-i ilmiyyesi, her ne vech ile sâbit olmuş ise, o ismin îcâbâtı evvelinden âhirine kadar Hz. Adem'in rûhuna münkeşif oldu.

1261. Onun verdiği her lakab değişmedi. O kimseye ki çarçabuk onu tesmiye etti, o kâhil olmadı.

Ya'ni Adem'in, her bir mazharın hakîkatine ve sûret-i ilmiyyesine nazar edip, o mazhara verdiği lakab asla değişmedi. Zîrâ tebdîl-i hakāyık mümkin değildir. Meselâ karanın hakîkati, karadır ve beyazın hakîkati beyazdır. Binâenaleyh Adem "ayn-1 sâbite" ve "suver-i ilmiyye" mertebesine baktı; her bir mazharın hakîkatini gördü ve aslâ teemmüle muhtâc olmaksızın çarçabuk o lakabı verdi. Mü'min ise, mü'min dedi; kâfir ise, kâfir dedi. Ve Adem'in telkîb eylediği o kimse, bu lakabın hükmünü vermekte aslâ kâhil ve tenbel olmadı. Kâfır olan, tamâmı tamâmına Ebû Cehil gibi küfrü hakkıyla icra etti; ve mü'min olan da kezâ Hz. Ömer gibi hakkıyla îmânını ibkā eyledi ve aslâ vazîfelerinde tekâsül etmediler.

1262. Her kim ki sonunda mü'mindir, evvelen gördü; her kim sonunda kâfir-dir, ona zahir oldu.

1263. Sen her şeyin ismini âlimden işit; "Alleme'l-esma"nın remzinin sırrını dinle

Cenâb-ı Pîr "âdem" tâbirini bu beyt-i şerîfde bilcümle enbiyâya ve onların vârisleri olan kümmel-i evliyâya ta'mîm buyururlar da, derler ki: Sen bu âlem-i kevnde, her bir mazharın ilm-i ilâhî mertebesindeki ism-i hâssını vaktinin kâmillerinden ve âlimlerinden birisini bulup dinle. وعلم آدَمَ الأَسْمَاء (Bakara, 2/31) ["Ve Adem'e esmâyı öğretti"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan sırrı onlardan işit.

1264. Her bir şeyin ismi, bizim indimizde onun zâhiridir; her bir şeyin ismi Halık indinde onun sırrıdır.

Ya'ni bir kimseyi zâhiren mü'min kıyafetinde ve mü'min amelinde gördü-ğümüz vakit, ona "mü'min" ismini veririz; fakat onun ilm-i ilâhî mertebesinde mazhar olduğu ism-i hâssı ve hakîkati ve ayn-ı sâbitesi, Hak Teâlâ Hazretle-ri'nin indinde, o kimsenin zâhirine nazaran, bizim verdiğimiz bu ismin bâtını-dır ve sırrıdır. O sırra ve hakîkate nazaran, onun mazhar olduğu isim, ihtimâl ki, bizim zâhiren verdiğimiz ismin zıddıdır. Binâenaleyh bizden mestûr olduğu için, bize göre bir sırdır ve muhakkıkîn buna "sırr-ı kader" tesmiye ederler.

1265. Mûsâ indinde onun deyneğinin adı "asa" oldu; Hâlık'ın indinde onun adı ejderha idi.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda beyân buyrulan hakîkatin bir misâlidir.

1266. Ömer'in nâm-ı evveli putperest idi; fakat "elest"de onun adı mü'min idi.

Bu da diğer bir misâldir. Ya'ni Hz. Ömer'in zâhirine bakılırsa, evvelen yaptığı amele göre, adı putperest idi; fakat أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) Ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhda, mazhar olduğu ism-i ilâhî, ism-i “Hâdî" olduğundan, onun ismi Hâlık Teâlâ indinde mü'min idi; ve âkıbet bunun eseri âlem-i kevnde dahi zâhir oldu.

1267. Bizim indimizde adı menî olan o şey, Hak indinde benlik ile olan bu nakış oldu.

Ya'ni biz insandan şehvetle nâzil olan suya "menî" ismini verdik; ve bu suya hiç ehemmiyet vermeyip, lezzet-i inzâle meclûben meşrû' ve gayr-i meşrû' olarak israf ettik. Bu fiilimiz ile Hak indinde benliğin ve varlığın züb-desi olan bir nakşı ibtâl etmiş olduk. İmdi biz bu fiile, bizim indimizde sâbit olan "menî" ismine nazaran cür'et ettik ve Hak indindeki isimden gafil olduk.

Binâenaleyh bu îzâhâttan sâbit oldu ki, eşyânın iki türlü ismi vardır: Birisi Allah'ın indindeki ism-i hakîkîdir ki, bu isim ezelen ve ebeden aslâ tebed-dül etmez. Diğeri bizim indimizde sâbit olan ism-i mecâzîdir ki, bu dâimâ te-beddül eder. Böyle olunca, mahv ve isbâta tâbi' olan bu mecâzî isimlerdir. Ni-tekim âyet-i kerîmede يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) Ya'ni “Allah Teâlâ dilediğini mahv ve isbât eder. Halbuki ümmü'l-kitâb O'nun in-dindedir." "Ümmü'l-kitâb"dan murâd, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesidir.

1268. Bu menî ademde bir sûret idi; Hakk'ın indinde ne ziyade, ne de eksik olmıyarak mevcûd idi.

Adem iki nevi'dir: Birisi adem-i sırfdır ki, vücûdun zıddıdır; ve bu süretle yok olan şey asla var olmaz. Ya'ni yoktan var çıkmaz. Diğeri adem-i izâfidir ki, zâhirde mevcûd olmamakla beraber, hakîkatte mevcûddur. Meselâ sâkit bir halde bulunduğumuz vakit, zâhirde bizde kelâm yoktur; fakat bizim biz-liğimizde bu kelâm sâbit ve mevcûddur. Binâenaleyh biz söylediğimiz vakit, bu söz yoktan var olmadı, vardan var oldu. Bunun gibi, bu menîdeki sûret-i insâniyye, adem-i izâfî âleminde ve ilm-i Hak'da ne ziyâde ve ne de eksik ol-mayarak mevcûd idi. Ya'ni her menîdeki sûret-i insâniyyenin boyu bosu, ka-şı, gözü ve bilcümle a'zâsı ve havâss-i zâhire ve bâtınesi ve ilmi ve cehli ta-mâmen sâbit idi.

1269. Elhâsıl hazret indinde bizim akıbetimiz olan o hakikat, bizim nâmımız geldi.

Ya'ni bizim âkıbetimiz ile alâkadar olan, o yukarıdan beri îzâh ettiğimiz, ilm-i ilâhî mertebesindeki hakîkatimiz ve ism-i hâssımız, ind-i ilâhîde bizim nâmımızdır.

1270. Kişiye akıbet üzerine bir ad koyar; onun üzerine değil ki âriyet bir ad [1245] koya.

Ya'ni "alleme'l-esma"nın beyi olan Adem, bir kişinin ilm-i ilâhî mertebesindeki ismine nazar edip âkıbetini ona göre ta'yîn eder ve ta'yîn ettiği âkıbete göre isim verir. Yoksa bu vücûd-ı izâfî âleminde, birkaç günlük hayât-ı dünyeviyyedeki ahvâline bakıp ona göre âriyet bir isim koymaz.

1271. Vaktaki Adem'in gözü nûr-ı pak ile gördü, isimlerin cânı ve sırrı ona âşikâr oldu.

Vaktâki Adem'in ve verese-i enbiyâ olan urefâ-yı ilâhiyyenin gözü, nûr-ı pâk-i ilâhî ile ilm-i ilâhî mertebesini gördü, onlara bu âlem-i kevndeki mezâhirin canları ve sırları olan ism-i hâssları ve a'yân-ı sâbiteleri aşikâr oldu.

1272. Melek Hakk'ın nurlarını onda bulunca, secdelere düştü ve hizmete acele etti.

Melâike-i kirâm, Hak Teâlâ Hazretleri'nin envâr-1 mukaddesesini Adem'de buldukları vakit, ona serfürû ettiler ve inkıyâd eylediler; ve hemen onun hizmetine koştular. Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır. Bunlar tabîî ve unsûrî olurlar. Tabîîler, fezâda anâsırın bulunduğu sâhalarda, suver-i tabîiyyeden mütekevvin olan ervâh-1 ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münasebetdâr olmadıklarından, Adem'e serfürû ile mükellef değildir. Bunlara "melâike-i âlîn" dahi derler. Unsurî olanlar anâsıra mensûb olan ervâh olduklarından Adem'e inkıyâd ile me'mûrdurlar. Nitekim bilcümle kuvâ-yı unsuriyyenin benî Âdeme hizmetleri, bu âlem-i kesâfetde dâimâ gözümüzün önündedir.

1273. Adını zikr ettiğim bu Adem'in medhini, kıyamete kadar ta'dâd etsem, kāsırım.

Ya'ni "alleme'l-esma"nın beyi olan bu zikr ettiğim Âdem'i, kıyâmete kadar medh etsem, onun evsâf-ı celîlesi hasr u ta'dâda sığmayacağından, lâyıkıyla medh ve tavsîfden âciz kalırım; zîrâ o, hilâfet-i ilâhiyyeyi hâizdir ve halîfe ise müstahlifin aynıdır. İmdi mâdemki onun müstahlifi olan Hakk'ın evsâf-ı celîlesi ta'dâda sığmaz, bittabi' o halîfenin evsâfi dahi, hasr u ta'dâda sığmaz.

1274. Bunun hepsini bildi; vaktaki kaza geldi, bir nehyin ilmi ona hata oldu.

Hz. Adem, bu kadar âlim olduğu halde, onun cennetden âlem-i kesâfete tenezzülüne, kazâ-yı ilâhînin infâzı îcab ettiği vakit ولا تقربا هذه الشجرة (Bakara, 2/35) Ya'ni "Bu ağaca yaklaşmayın!" diye vâki' olan nehy hakkındaki ilmi, ona hatâ oldu. Ya'ni Hz. Adem onun nehy-i tahrîmî mi, yoksa nehy-i tenzîhî mi olduğundan tereddüde düştü.

"Nehy-i tahrîmî" odur ki, onun mürtekibi itâba müstahak olur. و لا تقربوا الزنا (İsrâ, 17/32) Ya'ni "Zinâya yaklaşmayın" nehyi gibi. Ve "nehy-i tenzîhî" odur ki, onun mürtekibi itâba müstahak olmaz; belki icrâsı fâideli olan bir şeyi terk etmiş olur. اجتنبوا برد الحريف فانه يعمل بابدانكم كما يعمل باشجاركم Ya'ni "Sonbaharın soğuğundan kaçınınız; zîrâ ağaçlarınıza yaptığı şey gibi, sizin bedenlerinize yapar" hadîs-i şerîfindeki nehiy gibi.

Hz. Adem'in hatâsında şârihler muhtelif mütâlaâtda bulunmuştur. Burada hepsinin zikri uzun olur. Maksad kazâ-yı ilâhînin nüfûzunu anlamaktır.

1275. Onun gönlünde te'vîl tercih bulduğu vakit, tab'ı hayret içinde iken, buğday tarafına acele etti.

Bu nehiy hakkında Adem'in gönlünde vesvese-i şeytânî ile, nehy-i tenzîhî ile te'vîl ciheti müreccah olunca, o vesvese içinde hayrete düşerek sevk-i tabîî ile eklinden nehy olunduğu buğday tarafına koştu. Bu hâl zevkan her gün bizim başımızdadır. Biz buna "dalgınlık" ta'bîr ederiz; ve bu dalgınlık içinde bizden aslâ istemediğimiz işler sâdır olur. Çünkü hâkim kazâ-yı ilâhîdir.

1276. Bahçıvanın ayağına diken battığı vakit, hırsız fırsat bulup alelacele metâını götürdü.

Bahçıvan, ayağına batan dikeni çıkarmakla meşgûl iken, hırsız onun bu dalgınlığından istifade ederek, alelacele eşyâsını çalar. Âdem ile şeytan arasındaki münasebet dahi buna benzer. Şeytan insanın fikrine bir vesvese dikeni batırır; onunla meşgûl olduğu sırada metâ'-ı tâatını çalar ve neûzü-billâh ba'zan da en kıymetli metâ'ı olan îmânını çalar.

1277. Vaktaki hayretten kurtuldu, tekrar yola geldi. Gördü ki hırsız kârgâhdan eşyayı çalmıştır.

Hz. Âdem bu dalgınlıktan kurtulup kendisine geldiği vakit, hırsız olan şeytanın kendisinden kıymetli bir metâ' olan inkıyâd ve teslîmiyyetini çalmış olduğunu gördü.

1278. Vah! ربنا انا ظلمنا dedi. Ya'ni zulmet geldi ve yol gaib oldu.

Ya'ni Âdem gafletden uyandığı vakit: Eyvâh ne yaptım! Yâ Rab, biz zulmettik, dedi. Ya'ni biz üzerimize zulmeti ve karanlığı da'vet ettik; bu karanlık içinde de yolumuzu gâib ettik demek idi.

Bu beyt-i şerîfde, sure-i A'raf'da vaki قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) Ya'ni "Biz Havvâ ile beraber nefislerimize zulmettik ve eğer sen bizi mağfiret etmez isen ve merhamet eylemez isen, biz işte ziyân edenlerden oluruz dediler" âyet-i kerîmesine işaret olunur. Cenâb-ı Pîr, bu âyet-i kerîmedeki "zulüm" kelimesini, "zulmet" ile tefsîr buyururlar. Bu tefsîre nazaran âyet-i kerîmenin ma'nâsı, beyt-i şerîfdeki işaret vech ile böyle olur: "İlâhî biz nûrâniyet âleminde mahfûz iken, kazâ-yı ilâhîn, üzerimize zulmet ve karanlık getirdi ve nefsimizi şecere-i taayyüne takrîb etmekle zulmettik. Ve eğer sen bizim nefs-i zulmânîmizi nûrunla örtmez ve merhametini bizden diriğ edersen, biz elbette hüsrân-ı bu'd içinde kalanlardan oluruz." Binâenaleyh ربنا انا ظلمنا demek, zulmet-i taayyün geldi ve çeşm-i basîret önündeki tarîk-ı melekût gâib oldu demek olur.

1279. Bu kazâ-yı ilâhî, güneş örtücü bir bulutdur; arslan ve ejderha ondan sı- çan gibi olur.

Ya'ni kazâ-yı ilâhî güneş gibi olan hakîkati örten bir buluttur; o kazâ-yı ilâhîden arslan ve ejderhâ, sıçan gibi aciz bir mahlûk hâline gelir.

1280. Eğer ben hüküm vaktinde tuzağı görmezsem, hüküm yolunda yalnız ben [1256] câhil değilim.

Ya'ni kazâ, Hakk'ın eşyâ hakkında hükm-i küllî-i icmâlîsinden ibaret ol- duğundan, bu hükm-i ilâhînin zuhûru vaktinde eğer tuzağı ben görmez isem, bu kazâ-yı ilâhî yolunda câhil olan yalnız ben olmam; belki âmme-i âlem bu vakitte, bu cehil ve gaflet içine dûçâr olur.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr, buraya kadar olan maânîyi hüdhüdün lisânından be- yân buyurmuş oluyor.

1281. Ey (sâmi') saâdetli o kimsedir ki, iyi işleyicilik tuttu; zoru terk etti, ta- zarru' tuttu.

Saâdetli o kimsedir ki işin en iyisine teşebbüs etti ve kazâ-yı ilâhîye karşı kuvveti ve mukāvemeti bıraktı da yalvarmak yolunu tuttu.

1282. Eğer kaza gece gibi sana kara örterse, akıbetde de senin elini kazâ tutar.

Eğer kazâ-yı ilâhî gece gibi senin üzerine gaflet karanlığı örterse, yine se- nin elini, nûr-ı inâyet ve hidâyetle tutacak olan kazâ-yı ilâhîdir; binâenaleyh me'yûs olmamak îcâb eder.

1283. Eğer kaza yüz kere câna kasd ederse, yine kaza sana cân verir ve derman eder.

1284. Bu kaza yüz kere senin yolunu vursa, senin çadırını çerhin üstüne kurar.

1285. Bu seni korkuttuğunu keremden bil! Nihayet seni eyminlik mülküne oturtur.

Ya'ni Hak Teâlâ'nın sana mechûl bıraktığı sırr-ı kader sebebiyle seni korkutmasını, O'nun kereminden bil; zîrâ bu korku seni itâate ve niyâza ve tezellüle sevk eder ve bu fiilin sebebiyle dahi seni gâyet emniyet üzere bulunan bir mülk üzerine oturtur. Nitekim âyet-i kerimede فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ["Doğruluk makāmındadırlar, kudretli bir padişahın yanındadırlar"] buyrulur.

1286. Bu sözün nihayeti yoktur; geç oldu; sen tavşan ve arslan kıssasına kulak tut!

Ya'ni bu kazâ-yı ilâhîye âid hakāyıkın nihâyeti yoktur. Beyân ettiğimiz kıssanın nihâyetine geç kaldık; binâenaleyh sen tavşan ve arslan kıssasına kulak tut!