Kazâ geldiği vakit, açık gözlerin bağlanması beyânında Süleyman (a.s.)ın hüdhüd kuşunun kıssası
36. bölüm / 56 · 1425 kelime · ~8 dk okuma
1226. Vaktaki Süleyman için sera-perde kurdular, bütün kuşlar ona hizmete geldiler.
Ya'ni vaktâki Süleyman (a.s.) için sahrâda bir çadır kurup, "tozluk" ta'bîr olunan perdesini astılar, kuşlar onun hizmetine müheyyâ olmak üzere huzûruna toplandılar.
1227. Kendilerine hem-zebân ve mahrem buldular. Birer birer onun huzuruna cân ile isti'câl ettiler.
Ya'ni kuşlar Süleyman (a.s.)ı kendilerinin lisânını anlar ve hallerine mahrem buldular ve onu, cinslerinin muhâlifi iken, yabancı görmediler, acele huzûrunda cem' oldular.
1228. Bütün kuşlar cik ciki terk edip Süleyman'a, senin kardeşinden daha fasîh olmuş idiler.
Kuşların hepsi kendi dillerince cik cik diye bağırmayı bırakıp Cenâb-ı Süleyman'a karşı, senin ile bir lisan kullanan kardeşinden daha fasîh olarak idâre-i kelâm ederler idi.
1229. Hem-zebanlık yakınlık ve bitişikliktir. Adam, nâ-mahrem olanlarla bağa mensub gibidir.
Ya'ni bir lisan kullanan kimseler birbirinin fikrini kolayca anladıkları için, birbirlerine pek çabuk yaklaşırlar ve mahrem olurlar; ve birbirlerinden ayrılmak istemezler. İnsan lisânen ve fikren yabancı olanların arasında, ihtilâttan men' edilmiş mahbûslar gibidir.
Beyt-i şerîfde lisânen müttehid olmaktan murâd, ittihad-ı fikir ve ma'nâdır; yoksa lafız ve sûretin ittihâdı değildir.
1230. Ey (muhatabım) çok Hindû ve Türk hem-zebândır; çok iki Türk [1206] yabancılar gibidir.
Bir Hindli ile bir Türkün lisân-ı zâhirîleri ayrı iken, fikren ve ma'nen birbirleriyle hem-zebanlığı çok vâki'dir. Ve kezâ iki Türk bir ırka mensûb ve lisanları bir iken, fikir ve ma'nâları ayrı olmak i'tibâriyle birbirine yabancıdır.
1231. Böyle olunca, mahremlik lisânı muhakkak başkadır. Gönül birliği hem-zebanlıkdan daha iyidir.
Ya'ni mâdemki iki kimse birbirine mahrem olmak için lisân-ı zâhirin ittihâdı kâfî değildir, o halde lisân-ı mahremiyyet bu zâhirî lisandan başka bir lisân olur. O da insanın gönlünün ve içinin kelâmıdır. Bu dahi ittihâd-ı fikir ve ma'nâdan ibarettir; ve gönülden söylenen kelâm, lisân-ı zâhirden daha efdaldir; çünkü insan, içinden başka türlü düşünür ve tekellüm eder; ve lisân-ı zâhirini başka türlü kullanır. Nitekim münafıklar bu zümredendir.
1232. Nutuksuz ve işaretsiz ve kitabsız, gönülden binlerce tercüman kalkar.
Insan muhâtabına tefhîm-i merâm için üç vâsıta kullanabilir: Birisi lafız ve savt ile kelâm, diğeri a'zâsıyla işâret, üçüncüsü de yazmaktır. İnsanın içinden söylediği sözlerde bunların hiçbirisi yoktur. Binâenaleyh iki kişi içinden aynı sözü söyler ve aynı fikirde bulunur ise, bunların bu düşünceleri, kendi cisimlerinin muharriki olduğu vakit, müttehiden hareket ederler ve binnetîce zâhirde yekdîğerinin hilâfı bir vazı' hâdis olamıyacağından, aralarında nizâ'-1 sûrî dahi vâki' olmaz.
1233. Bütün kuşların her birisi hünerinden ve ilminden ve fi'ilinden kendi esrârını;
1234. Birer birer Süleyman'a açık gösterdi; arz için kendini öğerdi.
Huzûr-ı Süleymânîde toplanan kuşların her birisi Cenâb-ı Süleymân'ı kendi bâtınlarına vakıf ve mahrem gördüklerinden, her birisi hünerine ve ilmine ve fiiline dâir kendi sırlarını o hazrete açık bir sûretde söylerler ve bunları arz ve i'lâm için kendilerini medh ederler idi.
1235. Tekebbürden ve kendi varlığından değil idi; kendisine huzûra yol vermek için idi.
Her kuşun hünerini ve maʼrifetini arz edip kendisini medh etmesi, kibir ve enâniyetinden değil, belki bu hüneri sebebiyle Cenâb-ı Süleyman ma'rifetine göre kendisini huzûruna kabûl edip bir hizmet tevcîh buyurması için idi. Binâenaleyh küçüklerin büyüklere bir hizmet tevcih etmesi maksadıyla kendi hünerini arz etmesi, ma'kül bir hareketdir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Mısır hükümdarına اجعلنى عَلَى خَزائن الأرض أنى حفيظ عليم (Yusuf, 12/55) Ya'ni "Beni memleketin hazîneleri üzerine me'mûr et; zîrâ çok muhafaza ediciyim ve çok biliciyim" buyurduğu Kur'ân-ı Kerîm'de musarrahdır.
1236. Bir bendeye bir efendi lâzım olduğu vakit, hünerden bir mukaddime arz eder. Ya'ni bir köle, kendisinin beğendiği bir efendiye satılmasını istediği vakit, hünerinden ve ma'rifetinden ve işe yararlığından bahisle bir mukaddime arz eder.
1237. Onun müşteriliğinden ar tuttuğu vakit, kendisini hasta ve sağır ve çolak ve topal yapar.
Ya'ni köle, kendisinin beğenmediği bir efendiye satılmasını istemediği için, hünerini ve ma'rifetini söylemek şöyle dursun, bilakis kendisini kusurlu gösterir.
1238. Hüdhüdün hünerinin ve onun san'atının ve fikrinin beyanı növbeti erişdi.
Ya'ni kuşların her birisi kendi hünerlerini beyân ettiği sırada, Cenâb-ı Süleymân'a takarrub için, hüdhüd kuşunun da ma'rifetini beyân etmesine növbet geldi.
1239. Dedi ki: Pek küçük olan bir hüneri açık söyleyim; kısa söz daha iyidir.
1240. (Cenâb-ı Süleyman) dedi ki: Söyle o hüner hangisidir? (Hüdhüd) de- [1216] di ki: Ben yüksek uçucu olduğum vakit;
1241. Yüksekten çeşm-i yakîn ile bakarım, yer altındaki suyu görürüm.
1242. Neredendir ve derinliği nedir, rengi nedir, nereden kaynar; topraktan mı, yahut taştan mı;
1243. Ey Süleyman, ordugah için seferde bu âgâhı tut!
Ya'ni hüdhüd kuşu bu yer altındaki suyu havada yüksekte olduğu halde gördüğünü Süleyman (a.s.)a arz ettikten sonra; ben ordugâhın sahrâlarda su ihtiyacını te'mîn edebilirim; binâenaleyh orduya lâzım olan benim gibi bir hüner sahibini yanında istihdâm et, dedi.
1244. İmdi Süleyman dedi ki: Susuz, nihayetsiz sahralarda,
1245. Askere su bulmak, seferde ashâba sakā olmak için, ey iyi yoldaş!
Ya'ni Süleyman (a.s.), ey hüdhüd kuşu, sen engin ve susuz çöllerde askere su bulmak ve onlara sakālık vazîfesi îfâ etmek için iyi yoldaşsın, dedi.
Hüdhüdün da'vâsına karganın i'tirâz etmesi
1246. Karga işittiği vakit, hased cihetinden geldi. Süleyman'a dedi ki: O eğri ve fenâ söyledi.
Karga hüdhüdün arz-ı hüner ettiğini işitince, nefsinin hased damarı kabardı; ileriye gelip, Hz. Süleyman'a dedi ki: Hüdhüdün sözü hem yalan ve hem de fenâdır.
1247. Şahın huzurunda söz söylemek edebden değildir; hususiyle yalan ve muhâl söz.
1248. Eğer onun bu nazarı muhakkak dâim olaydı, bir avuç toprağın altındaki tuzağı nasıl görmezdi?
1249. O tuzağa nasıl giriftar gelir idi; niçin kafes içinde na-kâm olur idi?
1250. Böyle olunca Süleyman dedi ki: Ey hüdhüd câiz midir ki, evvelki ka- [1225] dehte bu tortu kalktı.
Bu beyt-i şerîfde "kelâm" kadehe ve "kelâm içindeki fikir" şarâba; ve "fikrin yalan olması" tortuya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni ey hüdhüd, senden sâdır olan ilk söz, yalan ve muhâl olan bir fikirden ibaret oldu. Huzûr-ı nübüvvetde bu cür'et revâ mıdır? Demek olur.
1251. Ey ayran içmiş olan, niçin sarhoşluk gösterirsin? Benim huzûrumda öğünürsün, sonra da yalan!...
Ya'ni niçin zâhirini bâtınına uydurmazsın; benim huzûrumda öğünürsün ve kendini medh edersin ve öğünmen de yalan olur. "Lâf zeden" öğünmek ma'nâsınadır.
Karganın i'tirâzına hüdhüdün cevâb vermesi
1252. (Hüdhüd) dedi ki: Ey şah, ben çıplak ve fakîr üzerine Allah rızası için düşmanın sözünü dinleme!
1253. Benim da'vâ edişim eğer butlân ile idiyse, ben başımı koydum, bu boynumu kes!
1254. Hükm-i kazâyı münkir olan karga, eğer binlerce akla malik olsa, kâfirdir.
1255. Sende kafirlerden bir kâf oldukça, sen baldır yarığı gibi kokmuş ve şeh-vet mahallisin.
Ey karga, sende kâfirlerin tab'ından bir şemme ve bir yarık ve bir rahne bulundukça, sen ma'nâ âleminde bevl ve gait mahalli ve şehvet mevzii hükmünde kokmuş ve mülevves bir halde olursun; ve aslâ maârif-i ilâhiyye mahalli olamazsın. "Kâf" yarık ma'nâsınadır.
1256. Eğer kazâ-yı ilâhî benim aklımı örtmezse ben havada tuzağı görürüm.
1257. Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur.
Ya'ni, kazâ-yı ilâhî gelince ilim ve akıl hâb-ı gaflete dalar; çünkü güneş gibi olan rûha küsûf ve ay gibi olan havâss-i hamseye husûf vâki' olur.
1258. Bu ta'biye kazadan nadir midir? Każâyı münkir olanı da kazâdan bil!
Kazâ-yı ilâhî, isti'dâd-ı ezelîye göre, hükm-i küllî-i icmâlîden ibârettir ve kader bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlinden ibaret olur. Ve kaderin mahall-i zuhûru, âlem-i şehadet olup vakit vakit zuhûr eder. Bu bahsi iyi anlamak için 625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına müracaât olunsun.
Yukarıda geçen ebyât-ı şerîfede "hüdhüd"den murâd çeşm-i zâhir ve bâtını açık olan urefâ-yı ilâhiyyedir. Ve "karga"dan murâd dahi çeşm-i bâtını kör ve a'râz-ı nefsâniyye sahibi olan ulûm-ı zâhiriyye erbâbı ve felâsifedir. Onlar hasedleri cihetinden dâimâ urefâ-yı ilâhiyyeye karşı muhalif bir vaziyet alıp ukul-i nâkısalarıyla ahvâl ve efâl ve akvâline ta'n ederler; fakat her mübâhaselerinde dâimâ mağlûb oldukları halde, asla mütenebbih olmazlar. Maahâzâ urefâ-yı ilâhiyye onları dâimâ ma'zûr görüp lutf ile muâmele ederler. Nitekim bu beyt-i şerifde hüdhüd kargayı ma'zûr görüp "kazâyı münkir olan ma'zûrdur; çünkü onun inkârı da kazâ-yı ilâhîdendir" der. Evliyâ-yı
Hakk'ın bu gibi menâkıbı çoktur. Burada nümûne olmak üzere Sünbül Sinan hazretlerinin bir menkabesini zikr etmek hâtır-ı fakîre lâyih oldu: Birgün ulemâ ve ahâlîden birçok kimseler Fâtih Câmi'-i şerîfine toplanmışlar ve Hz. Sünbül'ü oraya da'vet etmişler. Hazret gelip o cemiyet içinden mihrâb tarafına geçip oturmuş. İki tarafına bakıp tebessüm ederek, "Ne güzel cemiyetiniz var" buyurmuşlar. İstanbul kādîsı biraz galîzü't-tab' imiş; aralarında şu mükâleme cereyân etmiş: Kadı: Senin dervişlerin tevhîd ederken, devrân ederler, bunun aslı ve delîli nedir? Hazret-i Sünbül: Bir kimsenin ihtiyârı elinde olmasa, ona şer'an ne hüküm terettüb eder? Kadı: Bunların ellerinde ihtiyârları yok mudur? Hazret-i Sünbül: İhtiyârları olmayanları da vardır. Kadı: Akılları başlarında durur mu, yoksa mecbûr mudurlar? Hazret-i Sünbül: Hayır, akılları başlarındadır. Kadı: Ne acîb şey! Hem ihtiyârları ellerinde değil; hem de akılları başlarında, bu nasıl sözdür? Hazret-i Sünbül: Hiç seni sıtma tuttu mu? Kadı: Evet, tuttu. Hazret-i Sünbül: Ya niçin titreyip hareket ederdin, aklın başında değil mi idi? Elinde ihtiyârı olmamak, aklın zevâlini îcâb etmez. İstanbul kadısı kemâl-i cesâretle başladığı mübâhasede, herkesin huzûrunda kemâl-i hicâbla çekilmiştir.