İçeriğe atla

Arslanın tavşana cevâb vermesi ve onunla beraber revân olması

35. bölüm / 56 · 1133 kelime · ~6 dk okuma

1205. (Arslan) dedi ki: Bismillah, gel bakalım, o nerededir; eğer doğru söylüyor isen öne geç!

1206. Tâ ki onun ve yüz onun gibisinin lâyıkını vereyim. Eğer bu senin yalanın ise, senin lâyıkını vereyim.

1207. Onu kendi tuzağı tarafına götürmek için, bir kılavuz gibi öne geçti.

"Kılavuz" kelimesi Fârisîce "rehber" ma'nâsına olarak Türkçedir.

1208. Nişan etmiş olduğu bir kuyu tarafına ki, kuyuyu o, onun cânının tuzağı yapmış idi.

Tavşan evvelce tasarlamış olduğu bostan kuyusu tarafına arslanı götürdü. Bu kuyuyu tavşan, arslanın cânının tuzağı olarak tasavvur ve tasmîm etmiş idi.

1209. Bu ikisi kuyunun yakınına kadar gittiler. İşte saman altında su gibi bir tavşan!

Avâkıb-ı umûru idrâk eden akl-ı maâd, Hak yolunda kendi tedbîrine su gibi cereyan verir; ve saman gibi kıymetsiz ve içi boş olan nefs-i emmâre de, onun tedbîrine tâbi' olup âkıbet kendi enâniyyetinden haberdar eder.

1210. Su, bir saman çöpünü sahraya götürür; su acaba bir dağı nasıl götürür? [1186]

Nefs-i emmâreye tâbi' olanlar saman çöpü gibi zayıf olan kimselerdir ki, su gibi akıcı olan hevâ-yı nefsânî onları şuraya buraya sürükleyip götürür; nihâyet onları helâk kuyusuna atar. Fakat nefs-i emmârenin mekirlerine ve hîlelerine vakıf olan ukül-i kâmile erbâbı, dağ gibi yerlerinde sâbit durur; onlara vârid olan hevâ-yı nefsânî üzerlerinden akıp gider.

1211. Onun mekri, arslanın tuzağının kemendi oldu. Acib, bir tavşan ki, bir arslanı kaptı!

Ya'ni bir zayıfın bir kavîyi tedâbîr ve hiyel ile mağlûb etmesi acîb bir şeydir. Bu hâl, ma'nânın sûret üzerindeki te'sîr-i azîmin numûnesidir. Bundaki taaccüb görünmeyen ma'nânın, görünen sûret üzerinde hâkim olmasına aiddir; ve sûretde müstağrak olanlar bu halden gâfildirler.

1212. Bir Mûsâ askeri ile ve cem'-i sakîl ile Fir'avn'ı Nil nehrine çekti.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) zâhirî kuvvetten ârî iken, a'vân ve ensârı olan koca bir Fir'avn'ı tek başına Hakk'a da'vet etti; ve muhalefeti netîcesinde onu ordusuyla beraber suya gark etti.

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.)ın za'f-ı zâhirî hakkında Fir'avn'dan naklen sûre-i Zuhrufda أم أنا خير مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينَ وَ لا يكاد يبين (Zuhruf, 43/52) Ya'ni "Bu hakîr ve bî-mikdâr ve lisanında lüknet olmakla fasîhu'l-lisân olmayan kimseden ben hayırlı değil miyim?" buyrulur.

Fakat, za'f-ı zâhirin hiçbir vakitte kuvvet-i bâtıneye mâni' olmadığı ve bilakis kuvvet-i bâtınenin kuvvet-i zâhireye hâkim olduğu bilâhire tebeyyün etti.

1213. Ve sivrisinek yarım kanadı ile Nemrûd'un başının beynini yarar.

Nemrûd, İbrâhîm (a.s.) zamânında put-perest bir pâdişâh idi ve İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı. Kıssası kütüb-i tefâsîrde tafsîl olunmuştur. Merkûm bir gün kemâl-i saltanatını görüp mağrûrâne bir sûretde, ben gök ilâhı ile muhârebe edebilirim diye askerini topladı ve bir sahrâya çıktı. Hak Teâlâ onları orada tahkîr ve terzîl için mahlûkātının pek zayıfı olan sivrisinek sürülerinin hücûmuna ma'rûz bıraktı. Bunlar şiddetle ve cem'iyyetle hücûm ettiklerinden, def' etmeğe çabaladılar ise de, mütevâlî hücumdan âciz kaldılar. Nihâyet firâra başladılar, o cem'iyyet dağıldı. Yarım kanadlı bir sivrisinek dahi Nemrûd'a musallat olup burnuna girdi; bi-hikmetillâhi Teâlâ beynini didiklemeğe başladı ve Nemrûd âkıbet ondan öldü.

1214. Düşmanın sözünü dinleyenin halini, hasûdun yâri olan kimsenin cezâsını gör!

1215. Hâmân'ı dinleyen Fir'avn'ın hali, şeytanı dinleyen Nemrûd'un hali.

Düşmanın sözünü dinleyenin misali, vezîri olan Hâmân'ın sözünü dinleyip Cenâb-ı Mûsâ'ya muhalefet eden Fir'avn'ın hâlidir ki, âkıbeti suda boğulmak oldu; ve hasûdun yâri olan kimsenin cezâsının misâli de, Adem'e hase- dinden dolayı serfürû etmeyen şeytanı dinleyen ve ona uyan Nemrûd'un hâ-lidir ki, bir sivrisinekle helâk oldu.

1216. Gerçi düşman sana dostça söyler; eğer ki sana dâneden bahs ederse tuzak bil!

1217. Eğer sana şeker verirse onu zehir bil; eğer cisme bir lutuf ederse onu kahır bil!

1218. Kazâ geldiği vakit postun gayrisini göremezsin; düşmanları dahi dostdan anlıyamazsın.

Ya'ni kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, ancak sûreti görürsün, ma'nâya ve bâtına intikal edemezsin. Düşmanlar ile dost arasını tefrîk edemezsin. Nitekim hadis-i şerîfde `اذا جاء القضا عمى البصر واذا حل القدر بطل الحذر` ya'ni "Kazâ geldiği vakit basar kör olur; ve kader geldiği vakit hazer bâtıl olur" buyrulur. Bu hususta dirâyet ve zekâvet fayda vermez.

1219. Mâdemki böyle oldu, niyaza başla! Nâleyi ve tesbihi ve orucu düzelt!

Mâdemki kazâ-yı ilâhî muhâtarası vardır, tazarru' ve tesbîh ve oruç gibi ibâdâta çeki düzen ver! Eğer kazâ-yı ilâhî mübrem değil ise duâ ve niyâz ile merfû' olur. Nitekim hadîs-i şerifde `الدعاء ترد البلاء` Ya'ni "Duâ belâyı reddeder" buyrulmuştur.

1220. Nâle et; şöyle ki, ey sen ki, gaybları mübalağa ile bilicisin. Fenâ mekir [1196] taşının altında bizi döğme!

Ey gaybları bilen Zât-ı Ecell ve A'lâ; taş gibi kavî olan sû-i kazâ altında bizi ezme!

1221. Ey arslan yaratan, eğer bir köpeklik ettik ise, bizim üzerimize bu pusudan arslanı musallat etme!

Biz tab'-ı insânîyi bırakıp ahlâken köpeklik ettik ise, sûret pusularının arkasından bizim üzerimize, arslan gibi olan kahr-ı ilâhîni musallat etme!

1222. Latif suya ateş sûretini verme; ateşe de suluk sûretini koyma.

Ya'ni bize iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterme! Nitekim evâmir ve nevâhî-i ilâhiyyeye riâyet, rûh için bâdî-i safvet olduğu halde, nefsin gözüne ağır ve çirkin görünür; ve bilakis kesâfet-i rûhiyyeye sebeb olan şehevât, hoş ve latîf görünür. Bu sebeble hadîs-i şerîfde حفت النار بالشهوات و حفت الجنة بالمكاره Ya'ni "Ateş şehvetler ile örtülmüştür; ve cennet mekrühlar ile örtülmüştür" buyrulur. Ve yine bu sebeble hadis-i şerifde اللهم أرنا الاشياء كما هي ya'ni “Ey Allâh'ım, bize eşyayı hakikati vech ile göster!" buyurulmuştur.

1223. Kahır şarabından sarhoşluk verdiğin vakit, yoklara varlık sûretini verirsin.

Eğer sen bir kimseyi sû'-i kazân ile kahrına mazhar kılarsan, o kimseye kendisinin açzini ve hiçliğini göstermezsin; ona bir varlık ve enâniyet ve kendisini beğenmişlik verirsin. Binâenaleyh o kimseye içirdiğin bu kahır şarabının sarhoşluğu, o kimseyi Fir'avn gibi ulûhiyet da'vâsına kadar çıkarır.

1224. Sarhoşluk nedir? Taş gevher, peşm yeşim görünmek için gözün görmesinde gözün bağıdır.

Kahır şarabından sarhoş olmasının ma'nâsı nedir bilir misin? Göz her şeyi hakîkatı üzere görememek için, o göze bir bağ bağlanır. Artık âdî bir taşı mücevher görür ve yünü de "yeşim" denilen kıymetli bir taş görür. "Yeşim" yeşil ve beyaz renkde ve gâyet musaffâ olur. Bulunduğu mahalle yıldırım isâbet etmemesi onun havâssındandır. İşte böyle bağlı olan bir göz vara yok ve yoka var der. Meselâ âsâr-ı rûhiyye dâimâ göz önünde cilvelendiği halde, rûhu inkâr eder; nûra zulmet ve zulmete nûr der.

1225. Sarhoşluk nedir? Hisler mübeddel olmaktır; nazarda ılgın ağacı, sandal ağacı olmaktır.

Ya'ni bir kimsenin sû'-i kazâ netîcesi olarak kahr-ı ilâhî şarabından sarhoş olması, havâss-ı zâhire ve bâtınesinin dalâleti ve şaşkınlığıdır. Böyle bir kimsenin nazarı, sulak mahallerde mebzûlen biten ılgın ağacı ile, makbûl bir ağaç olan sandal ağacını fark edemiyecek bir hâle gelir. Basar-ı hissîsi yoktur. Şaşkın bir hâle gelirse, artık onun nazar-ı aklîsini kıyâs et! O Allah'ı da inkâr eder. İşte bunun için Server-i âlem Efendimiz ümmetine ta'lîmen bu duâyı ederler idi: اللهم أرنا الحق حقا وارزقنا اتباعه اللهم ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي Ya'ni "Ey benim Allâh'ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona tâbi' olmakla irzâk eyle! Ey benim Allâh'ım bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan ictinâb ile bizi irzâk eyle! Ey benim Allâh'ım bize eşyayı bulunduğu hâl üzere göster!"