Tavşanın özür dilemesi
34. bölüm / 56 · 721 kelime · ~4 dk okuma
1181. Tavşan dedi ki: El-amân! Eğer senin efendiliğinin afvi el verirse, benim bir özrüm vardır.
Ya'ni sen efendisin العذر عند كرام الناس مقبول Ya'ni “Özür, nâsın kerîmleri indinde makbûldür” kāidesince, senin efendiliğin dahi bu özrü dinlemeğe elbette müsâid olur. Binâenaleyh benim geç gelmek husûsunda bir özrüm vardır, bunu arz edeyim, dinle!
1182. Dedi ki: Ey ahmakların artığı, özür ne? Şahların huzuruna bu zaman mı gelirler?
1183. Vakitsiz kuşsun, senin başını kesmek lazım; ahmağın özrünü dinlemek lâyık olmaz.
Vakitsiz öten kuşun ve ezcümle horozun başını keserler. Sen de vakitsiz öten bir kuş gibisin, senin de başını kesmek lâzımdır.
1184. Ahmağın özrü kabahatından beterdir; câhilin özrü, her ilmin zehridir.
Türkçede "özrü kabâhatından büyük" darb-ı meselinin nazîridir. Câhilin özrünün ilmin zehri olmasına gelince; özür ma'lûm olan bir mes'elenin halline taalluk eden bir şeydir. İlim ise ma'lûma tâbi' olduğundan, özr-i nâ-becâ ile ma'lûm olan mesele karıştırılınca; o ma'lûmdan hâsıl olacak olan ilim ifsâd edilmiş olur; bu da bittabi' ilmin zehri olur.
1185. Ey tavşan, senin özrün ilimden hâlîdir; ben tavşan değilim ki, benim kulağıma koyasın.
1186. "Tavşan" dedi ki: Ey şâh, nâkesi, kes addet! Bir zulüm-dîdenin özrüne kulak tut!
Ya'ni zulüm görmüş olan bir âdî kimseyi, mu'teber bir kimse farz et de, özrünü dinle!
1187. Hususiyle mansıbının zekâtı için, bu yolunu gaib etmiş olanı, sen kendi yolundan sürme!
1188. Her ırmağa su veren deniz, her bir çerçöpü baş ve yüz üstüne koyar.
Ya'ni denizin suyu tebahhur edip ba'dehû yağmur olarak nüzûl etmek sû-retiyle bütün nehirlere ve ırmaklara su verdiği halde, üzerine seller ile akıp gelen çerçöpü başının üstünde taşır.
1189. Bu keremden deniz nâkıs olmayacaktır; deniz keremden, ziyâde ve eksik olmaz.
1190. (Arslan) dedi ki: Ben keremi mahallinde tutarım; herkesin libasını boyuna göre keserim.
Bu beyitlerde tavşan kemâl-i tezellülde kula; ve arslan, kemâl-i kahr u kuvvetde Hakk'a misâlen zikr olunur. Ya'ni kul, Hak Teâlâ Hazretleri'ne mü-nâcât edip der ki: "Yâ Rab, ben âcizim, zelîlim, bana şu ve bu keremini ibzâl eyle! Hak Sübhânehû ve Teâlâ tarafından tecelliyât-ı ef'âl ile: "Ey kulum, ben kerîmim; fakat keremi muktezâ-yı mahalle göre ibzâl ederim."
Nitekim Cenâb-ı Pîr-i destgîr Fîhi Mâ Fîh nâm eser-i âlîlerinde: "Terziye dül-gerin âlâtı ve edevâtı verilse, ona yük olur, ihsân olmaz" buyurur. Binâena-leyh Hak Teâlâ atâyâ-yı ilâhiyyesini mu'tâ-lehin isti'dâdına göre verir; zîrâ ha-kîmdir, her şeyi yerli yerine vaz' eder. Nitekim âyet-i kerimede أعطى كل شئ خلقه (Tâhâ, 20/50) Ya'ni "Her bir şeyin halkını verdi" buyrulur.
1191. (Tavşan) dediki: Dinle, eğer mahall-i lutuf olmazsam unf ejderhasının önüne baş koydum.
1192. Ben kuşluk vaktinde yola geldim; kendi arkadaşımla beraber şahın tarafına geldim.
1193. O cemaat senin için, benim ile beraber başka tavşan çift ve yoldaş ettiler.
1194. Bir arslan yolda bendeye kasd etti; gelen her iki yoldaşa kasd etti.
1195. Ona dedim ki: Biz bir şâhenşâhın kuluyuz; o dergahın hakîr kapı yoldaşlarıyız.
1196. (Arslan) dedi ki: Şâhenşâh kim oluyor? Utan; benim huzurumda her âdî kimseyi anma!
1197. Eğer sen ve şâhın benim kapımdan rücû' edersen, hem seni ve hem şâhını yırtarım.
1198. Ona dedim ki: Bırak, bir kere daha şahın yüzünü göreyim, senden haber götüreyim.
1199. Dedi ki: Bu yoldaşını benim indimde rehin koy; ve yoksa sen benim usûlüme göre kurbansın.
1200. Ona çok yalvardık; fâide etmedi; arkadaşımı aldı; beni yalnız bıraktı.
1201. Arkadaşım hem letafetde ve hem güzellikde ve hem de cüssede semizlikten benim üçüm kadar idi.
1202. Bundan sonra bu yol, o arslandan bağlanmış oldu; bizim halimiz, sana söylenmiş olan bu idi.
1203. Bundan sonra ta'yînden ümîdi kes; ben sana hakkı söylüyorum ve hak acıdır.
Ya'ni الحق مر ["Hak acıdır"] hadîs-i şerîfi mûcibince, ben sana sözün acı olan doğrusunu söylüyorum.
1204. Eğer sana ta'yîn lâzım ise yolu temizle; âgâh ol, gel o korkusuzu def' et!
Eğer karnını doyurmak için tayın bekler isen, yoldaki mâniayı izâle et ve hiçbir kimseden korkusu olmayan yol üzerindeki o arslanı def' et!
İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu bahisdeki işârâtı şu vech ile îzâh buyururlar: "Arslan"dan murâd, nefs-i emmâredir. "Tavşan"dan murâd, âkıbet-i umûru müdrik olan akl-ı maâddır. "Tavşanın yolda rast geldiği arslan"dan murâd nefs-i emmâre sıfatlarının aksi ve eseridir. "Arkadaş olan tavşan"dan murâd, nefs-i emmârenin zabtı altında kalan ve avâkıb-ı umûru hazz-ı nefsânîye fedâ eden akl-ı maâşdır.
İmdi akl-ı maâd, nefs-i emmâre arslanına karşı hîleye teşebbüs edip onu kandırarak tarîk-ı Hakk'a getirir; ve sonra onu bu tarîk-ı Hak'da fakr u riyâzet kuyusuna düşürüp, av hayvânâtı mesâbesinde olan kuvâ-yı rûhâniyyeyi ve müdrikât-ı zâhire ve bâtıneyi, nefs-i emmârenin tasallutundan kurtarır.