Tavşanın hîlesi beyânındadır
33. bölüm / 56 · 3615 kelime · ~19 dk okuma
1128. Tavşan gitmekte çok geç kaldı ve hileleri kendisine takrîr etti.
Ya'ni tavşan arslanın önüne gitmeyi kasden çok zaman te'hîr etmekle berâber, yapacağı hîle ve tedbîri de kendi kendine kararlaştırdı.
1129. Uzun te'hîrden sonra arslanın kulağına bir iki sır söylemek için yola geldi.
1130. Aklın şahsında ne acîb âlemler vardır! Bu akıl deryası ne acib genişlik [1109] iledir!
Beyt-i şerîfdeki "sevda" kelimesi, şahıs ve karaltı ma'nâsınadır. Akıl her ne kadar kesâfetten ârî ise de, vücûd-ı latîf-i hakîkî muvâcehesinde kesîfdir; zîrâ ervâh ve misâl ve şehadet âlemlerine "şuhûs-ı selâse" ta'bîr ederler. Bunlardan ervâh, misâle nazaran latîf ve misâl ervâha nazaran kesîfdir; ve kezâ misâl, şehadete nazaran latîf ve şehadet misâle nazaran kesîfdir. Bunların cümlesi de vücûd-ı hakîkîye nisbeten kesîfdir. Ve akıl âlem-i ervâha mülhakdır. Binâenaleyh âlem-i sûrete nazaran aklın şahsiyyetinde pek çok acîb ve garîb âlemler vardır ve çok geniş bir deryâdır. Alem-i sûretin şahsı, aklın şahsiyyetinden ma'mûr olur.
1131. Bizim sûretimiz bu tatlı deniz içindedir. Kâseler gibi suyun yüzünde koşarlar.
Ya'ni bizim suver-i kesîfemiz bu latîf ve tatlı olan akıl denizi içinde kâseler gibi yüzüp dururlar. Kâselerin hareketleri nasıl suyun cereyânına tâbi' olursa, bizim vücûdlarımız da akıl denizinin hareketine tâbi' olur.
1132. Dolmadıkça deniz üzerinde leğen gibidir; leğen dolduğu vakit içine battı.
Ya'ni leğenler gibi deryâ-yı akılda yüzen bizim vücûdlarımız, o deryânın suyundan dolmadıkça, suyun sathında yüzer durur; ve suyun sathında kendisi gibi yüzen başka sûret leğenlerini de müşâhede eder; ve onların ahkâmı yekdîğerine muzâhame eder. Velâkin leğenin içine dolduğu vakit nasıl gark olursa, bizim vücûdumuz dahi akıldan dolduğu vakit, derhal o deryâya gark olur; ve artık nazarından diğer leğenler gibi olan suver-i âlem gâib olur; ve o vakit rûhâniyet âleminin esrârı kendisine münkeşif olur.
1133. Akıl gizlidir ve âleme mensub olan zahirdir; bizim süretimiz ondan bir dalga veya katredir.
Akıl, hakîkat-i vâhidedir ve bir küldür; ve rûh-i küllî-i Muhammedî'nin sıfatıdır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakîkatine "akl-ı evvel" ve "akl-ı kül" de derler. Alem-i sûretin intizâm-ı bedî'i akıl vâsıtasıyla zuhûr etmiştir. İmdi âlem-i sûretin binâsında "akl-ı kül" müessir olmakla beraber, kendisi bir sıfat olduğundan, işâret-i hissiyye ile "İşte akıl budur" diye gösterilemez. Binâenaleyh o enzâr-ı hissiyyeden gizlidir; fakat âlem-i sûrete mensûbiyyeti hasebiyle zâhirdir. Meselâ gâyet güzel bir binâya bakılınca, nazar-ı hissîye evvelen binâ görünür; ba'dehû mi'mârın aklının derecesi bu sûretde meşhûd olur. Şu halde suver-i âlemden birer sûret olan bizim vücûd-ı unsurîmiz o deryâ-yı akıldan birer dalga veyâ katre olmuş olur.
1134. Sûret her neyi ona vesile yaparsa derya onu o vesîleden dolayı uzağa atar.
Akl-ı küllî, rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesinin sıfatıdır ve bütün ervâh-ı cüz'iyye ve ukül-i cüz'iyyenin aslı bu rûh-ı küllî ve akl-i küllîdir. Ve mertebe-i şehadette bizim sûretlerimizi tedvîr eden ukūl-i cüz'iyyemiz ve ukūl-i cüz'iyyemizi tedvîr eden dahi akl-ı küllidir. Deryâ-yı akl olan akl-ı küllî mertebesine sûret vâsıtasıyla vusûl imkânı yoktur. Binâenaleyh o mertebeye vusûl için sûreti değil, yine aklı rehber ittihâz etmelidir. Sûret, rehber ve delîl ittihâz olundukça, o sûret onu kendi küllünden uzaklara düşürür.
1135. Nihayet gönül sır vericiyi görmez; nihayet uzak atıcının okunu görmez.
Ya'ni sûret vâsıtasına müracaat eden bir kimsenin kalbi ancak sûreti görür; sûret arkasındaki sır vericiyi görmez; ve nihâyet o kimse uzak atıcı olan akl-ı küllün attığı tedbîr oklarını ve kendi akl-ı cüz'îsi de o tedbîrler içinde dâir olduğunu göremez.
1136. Kendinin atını gâib olmuş bilir ve inaddan atını yolda hızlı koşturur.
Ya'ni hakîkati sûret vâsıtasıyla idrake çalışan kimse, kendi rûhunun, rûh-i küllînin cüz'ü ve aklının dahi, akl-i küllînin cüz'ü olup dâimâ onâ râkib olduğunu bilmez. onu gâib zanneder. Âlem-i sûret içinde esrâr-ı rûha ve akla vâkıf olmak için, inâd ile râkib olduğu rûhunu ve aklını yorar durur.
1137. O cevad atını gaib bilir; kendi atı onu rüzgâr gibi çekici etmiştir.
Sarf-ı mesâîde cömerd olan o sûret-perest, kendi atını gâib olmuş bildiği halde, kendi atı onu rüzgâr gibi dâimâ çekip götürmekte olduğunun farkında değildir. Ya'ni aradığı ma'nâ ve hakîkat kendi vücudunda olduğu halde, gafletinden dolayı, onu hâriçde arar.
1138. O sersem, figān ve cüst ü cû içinde, kapıdan kapıya, her tarafa sorucu ve arayıcı olduğu halde;
1139. Bizim atımızı çalan nerededir ve kimdir? der. Ey efendi senin uyluğunun altında olan nedir?
Üstüne bindiği atın farkında olmayan gafil sûret-perest, şuna buna "Benim atım nerededir, kim çaldı?" dediği vakit; o gāfilin hâline âgâh olan birisi de; "Atın çalındı ise, şu üstüne bindiğin şey nedir?" der. İşte kendi rûhu ve aklı ile hareket eden adamın, acabâ rûh ve akıl âlemi nasıldır diye şuna buna sorması, tamâmiyle atını arayan adamın hâli gibidir.
1140. Evet bu atdır; lakin at nerede? Ey atı arayan şehsüvâr, kendine gel! [1119]
Ya'ni atını arayan kimseye birisi, efendi aradığın at altındadır dese; o kimse gafletinden, evet bu atdır, velâkin at nerededir? der. Bu misâle mutâbık olarak rûhu ve aklı anlamak isteyen bir kimseye, bir ârif-i hakkānî çıkıp "Efendi sen, rûh ve akıl âlemi içindesin, senin rûhun ve aklın vardır" dese; kendi vücûdundan gafil olan o kimse, evet bende rûh ve akıl vardır, ammâ ben o rûhu ve aklı görmek ve anlamak isterim der. Buna, kendine gel; bu sersemlikten vazgeç; ahvâlini tedkîk et, rûh ve akıl âlemini hâricde değil, kendi vücûdunda zevkan müşâhede et! Zîrâ senin kalbin cemâddır, harekâtın rûhun iledir ve idrâkâtın dahi aklın iledir; binâenaleyh senin senliğin ancak rûhun ve aklın iledir, cevabı verilir.
1141. Cân zâhirlikten ve yakınlıktan gâibdir. Zîrâ içi su ile dolu ve dudağı kuru küp gibidir.
"Cân"ı anlamak isteyen kimse bilmelidir ki, cân vücûd-ı insânîde şiddet-i zuhûrundan ve kemâl-i kurbünden gâib görünür. Vücûdu rûh ile dolu, fakat dimâğı onu anlamağa teşne olan kimse, içi su ile dolu ve ağzı kupkuru olan küpe benzer.
1142. Kırmızıyı ve yeşili ve moru ne vakit görüp bilirsin? Bundan evvel sen üç nûru görmedikçe.
Ya'ni sana renkleri gösteren ve onları kırmızı ve yeşil ve mor diye tefrîk ettiren üç nûrdur. Sen bunları üç nûr vâsıtasıyla görürsün. Bu nûrlar dahi şunlardır: "Nûr-ı basar", "nûr-ı akl" ve güneş ve lambanın nûru gibi "maddî nûrdur." Bunlardan birisi olmasa rü'yet kābil değildir. Meselâ nûr-ı akl olmasa, hayvanlar gibi, gördüğü şeyin ne olduğunu bilemez. Ve eğer nûr-ı akl olup, nûr-ı basar olmasa, rü'yet kābil olmaz. Ve kezâ nûr-ı akl ve nûr-ı basar olup da, nûr-ı maddî olmasa ve ortalık karanlık olsa yine renkler görünmez. Binâenaleyh insan gözünü açtığı vakit nazarı bu üç nûrdan evvelâ nûr-ı maddîye vâki' olur; fakat o nûrun şiddet-i zuhûrundan ve nûr-ı basara kemâl-i kurbünden ve ihâta-i kâmilesinden dolayı, evvelen müşâhede olunduğu anlaşılmaz; bu ise ancak gafletdir.
1143. Fakat senin aklın renkde gāib olduğundan, o renkler nûrdan senin hicâbın oldu.
Ya'ni sen gözünü açınca aklın o renklerde müstağrak oldu; rü'yete vâsıta olan nûr-ı maddîden gaflete düştün. Senin o renklere dalman bu nûr-ı maddîyi idrâkine hicâb oldu.
1144. Vaktaki gece o renkler mestûr oldu, binâenaleyh rengin görülmesi nûrdan olduğunu gördün.
Ya'ni gece olup da, vâsıta-i rü'yet olan nûr-ı maddî gidince, ortalığı karanlık bastı, renkler gâib oldu; o vakit anladın ki, renklerden evvel ziyâ-yı şemsi görür imişsin. İşte suver-i maddiyyeyi müşâhedede müstağrak olanlar da böylece rûhun ve aklın vücûdundan ve kendi vücûdlarındaki faâliyetlerden gāfildirler,
1145. Harici nûrsuz rengi görmek yoktur; işte içerideki reng-i hayâl dahi böyledir.
Ya'ni vücudunun hâricinde olan nûr-ı maddî olmaksızın rengi görmek mümkin değildir. İşte bunun gibi, vücûdunun içindeki reng-i hayali görmek için de bir nûr lâzımdır; o da nûr-ı rûh ve akıldır.
1146. Bu hâricî, güneşden ve Süha'dandır; ve dâhilî, ulânın nurunun aksindendir.
Ya'ni bu hâricî ve maddî nûr güneşden ve Sühâ'dandır. "Sühâ” küçük bir yıldızdır ki, "Benâtü'n-na'şi kübra" denilen yıldızların câmiasına yakındır. Gözün kuvvetini, onu görmekle tecrübe ederler. Cenâb-ı Pîr'in güneş ile Sühâ'yı zikr etmeleri, rü'yet-i maddiyyâta mutlaka çok ve az nûr-ı maddî lâzım olduğunu beyândır. Ve dâhilî nûr ise Zât-ı Ecell ve A'lâ'nın nûrlarının aksindendir. Ve Hakk'ın nûrlarının aksi, insanın bâtınındaki rûh ve akıl nûrudur.
1147. Gözün nurunun nûru ise, nûr-ı dildir. Gözün nuru, gönüllerin nûrundan hâsıldır.
Yalnız gözün nûru hayvânâtta da vardır; çünkü gözün nûru rûh-ı hayvânîden münbaisdir; fakat insanın rûh-ı hayvânîden münbais olan gözünün nûrunun da bir nûru vardır ki, o da gönül nûrudur; ve gönül nûru, rûh-ı insânîdeki bu rûh bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibaret olduğundan, nûr-ı Hak'dır. Binâenaleyh insanın gözünün nûru, gönüllerin nûru olan rûh-ı insânîden münbaisdir.
1148. Gönül nûrunun nuru dahi Huda'nın nurudur ki, o akıl ve his nûrundan mukaddes ve ayrıdır.
Ya'ni kalbin nûru olan rûh-i insânî bir nûr-ı ilâhîdir. Zîrâ Hak Teâlâ insan hakkında وَنَفَحْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29) Ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim" buyurdu. İşte bu Hakk'ın nûru, akıl ve his nûrundan mukaddes ve ayrı bir şeydir; zîrâ bu nûr mahlûk değildir. Akıl ve his nûru ise mahlûk olduğundan, mahlûkāta âid nakāyısdan ve bu'diyyetten ârî değildir. Şu halde insanın maddiyâtı görmesi, dört nûrun ictimâından hâsıl olur ki, birisi "nûr-ı basar", diğeri "nûr-ı kalb" ve biri "nûr-ı Hak"dır; ve dördüncüsü de "nûr-ı maddî"dir. Bunların cümlesinin menşei hakîkatte hep nûr-ı Hak'dır. Velâkin birisi teselsülen diğerinden neş'et eder. Hayvânâttan kısm-ı a'zamının rü'yeti nûr-ı basar ile nûr-ı maddînin ictimâından olur. Onlarda nûr-ı kalb olmadığından, gördükleri şeyin mâhiyyetini bilemezler. Yalnız hiss-i tabîî ile akl-ı küllün idâresi altında hareket ederler. Onlara akıl-ı külden ne vârid olursa ona göre tab'an hareket ederler ve bu te'sîr ile kendilerine mülâyim olanı ve olmayanı hissederler. İnsan ise böyle değildir. Onlar üç nûrun ictimâı ile görürler ve bilirler. Bunlardan birisi nûr-ı basar, birisi nûr-ı kalb ve diğeri nûr-ı maddîdir. Kuvve-i âkıle, nûr-ı kalb olan rûh-ı insânînin sıfatıdır. Binâenaleyh insan maddiyyatı evvelâ nûr-ı maddî ve nûr-ı basar vâsıtasıyla görür; ba'dehû gördüğünü nûr-ı kalbin sıfatı olan kuvve-i âkılesi ile muhâkeme eder. Ve bu kuvvet ve nûr ile gördüğü şeylerin ma'nâlarına intikāl eder. Fakat bu kuvve-i âkıle âlem-i hisde ve maddiyyât âleminde müstağrak oldukça, nûr-ı kalb olan rûh-ı insânînin hicabı olur. Eğer bu istiğrâkdan vaz geçip, kendi mevsûfu olan rûha teveccüh ederse, baştan ayağa kadar nûr-ı Hak olup hakîkat-ı vücûdu zevkan idrak eder. Bu sebeble Resûl-i Ekrem `اللهم اجعل في قلبي نورا وفي سمعي نوراً و في بصري نورا و عن يميني نورا و عن شمالي نورا و فوقی نورا و تحتی نورا و امامی نورا و خلفی نورا واجعل لي نورا` -Yani Ey benim Allah'ım, kalbimde bir nûr ve sem'imde bir nûr ve basarımda bir nûr ve sağımda bir nûr ve solumda bir nûr ve üstümde bir nûr ve altımda bir nûr ve önümde bir nûr ve arkamda bir nûr ihsân eyle ve bana bir nûr bahş eyle!" buyururlar.
1149. Gece nûr olmadı ve renkleri göremedin; öyle olunca sana nurun zıddı sebebiyle zahir oldu.
Gece güneşin nûru olmadığı için renkleri göremedin; öyle olunca nûr kendisinin zıddı olan zulmet sebebiyle sana zahir oldu ve rü'yet için nûr lâzım olduğunu anladın.
1150. Nûru görmektir, ondan sonra rengi görmedir; ve bunu nûrun zıddı sebebiyle [1129] bila-teemmül bilirsin.
Eşyayı görmek keyfiyyetinde evvelâ nûr görülür, sonra da renk ve eşyâ görülür. Ve bu rü'yeti, nûrun zıddı olan zulmet sebebiyle düşünmeye hâcet kalmaksızın bilirsin. Meselâ gece odada yanan lamba sönüverse, hiçbir şey göremezsin; işte bu zulmet sana rü'yetde evvelen nûru gördüğünü aslâ teemmüle hâcet kalmaksızın bildirir.
1151. Hak Teâlâ renc ve gamı onun için yarattı; tâ ki bu zid ile hoş-dillik zahire gele.
Ya'ni Hak Teâlâ elemi ve gamı hoş-dillik ve sürür meydana çıkmak için yarattı. zîrâ eşya zıddı ile münkeşif olur. Meselâ nûrun vücûdu zulmet ile ve beyâzın vücûdu, kara ile ve tatlının varlığı acı ile, lezzetin vücûdu elem ile anlaşılır. İşte kâinâtta mevcûd olan ezdâdın kâffesi bu hikmete mebnî yaratılmıştır. Bu da esmâ-i ilâhiyye ma'nâlarına mukābil olmasından münbaisdir. Ve esmâdan müsemmâ olan Hakk'ın vücûdu anlaşılır. Binâenaleyh müsemmâ olan Hak "câmiu'l-ezdâd"dır.
1152. Varlık, yokluk içinde görülebilir; zenginler fakîre cûd getirirler.
Eşyâ zıddı ile münkeşif olduğundan, varlığın ma'nâsı, yokluk ma'nâsı içinde görülür ve anlaşılır. Nitekim sehâvet bir sıfatdır; mal sahibi olan zenginler, malı olmayan fakîrlere ihsân ve atâda bulundukça, bu sıfat-ı sehâvet zahir olur. Binâenaleyh zenginin zıddı olan fakîr ve fakîrin zıddı olan zengîn bulunmak îcâb eder.
1153. İmdi gizli olanlar zıd sebebiyle zahir olur. Mâdemki Hakk'ın zıddı yoktur, gizli olur.
Mâdemki âlem-i sûret ve ma'nâda gizli olan şeyler zıdları sebebiyle hisde ve akılda zâhir olur; o halde gizli olan Hakk'ın zuhûru için dahi, mertebe-i his ve akılda bir zıd olması lazımdır. Halbuki vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın bir zıddı yoktur. Böyle olunca o bittabi' his ve akılda gizli kalır.
1154. Zîra nazar nûr üzerine, ondan sonra renge olur. Beyaz ile zenci gibi, zıd zid ile zahir olur.
Ya'ni nazar evvelen nûra, sonra renge vâki' olur. Binâenaleyh renkde yekdîğerinin zıddı olan beyaz adam ile, zenci nasıl yekdîğerinden tefrîk olunursa, birbirinin zıddı olan nûr ve zulmet dahi öylece birbirinden tefrîk olunur.
1155. İmdi sen nûrun zıddı ile nûru bildin; zıd, zıddı zuhûra getirdi.
Sen nûrun zıddı olan zulmet sebebiyle nûru bildin; işte böylece zıd olan şeyler birbirlerini meydân-ı zuhûrda gösterirler. Nitekim Hz. Lokman'a, "Edebi kimden öğrendin,?" diye sormuşlar "Edebsizden öğrendim" cevabını vermiştir.
1156. Vücudda nûr-ı Hakk'ın zıddı yoktur ki, zıddı sebebiyle O'nu âşikâre göstermek mümkin olsun.
1157. Şübhesiz bizim gözlerimiz O'nu idrak edemez; halbuki sen O'nun müdrik olduğunu Musa'dan ve dağdan gör!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i En'am'da vâki لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَ هُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَ هُوَ اللطيف الخبير (En'am, 6/103) Ya'ni "Gözler O'nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O latîf ve habîrdir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur. Ma'lûm olsun ki: Vücûd birdir, o da vücûd-ı mutlakdır. Ve vücûd-ı mutlak hakkında îzâhât 610 numaralı beyt-i şerîfde geçti. Bu vücûd-ı mutlak kendi şuûnât-ı zâtiyyesini, kendi nefsinde müşâhede etmek için, mertebe-i letâfetinden, biri diğerinden daha kesîf olmak üzere, birtakım merâtibe tenezzül etti. Ve bir âlem-i eksef olan âlem-i şehâdetde sıfât ve esmâsı hasebiyle müteayyin oldu. Binâenaleyh Zât-ı Latîf-i Hak, bilcümle merâtibi ve eşyayı Zât'ıyla muhîttir ve bu eşyânın kâffesi, vücûd-ı hakîkînin izâfâtındandır. İmdi her bir mazhar, mertebe-i taayyün ve kesâfetde kaldıkça, kendi hakîkati olan vücûd-ı hakîkîyi kuvâ-yı hissiyyesiyle idrak edemez. Bununla beraber o mazharın vücûdu, vücûd-ı Hak'dan peydâ olmuştur ve O'nda müstağrakdır. Onun vehmi, kendisini Hak'dan ayrı görür. Binâenaleyh onun görmesi ve bilmesi hep Hakk'ındır. Bu i'tibâr ile Hak, basarları idrâk eder. Zîrâ Zât-ı Hak latîfdir ve her şeyin hüviyyetidir ve habîrdir; çünkü her mazharın kendisini bilmesi, onu Hakk'ın bilmesidir. Böyle olunca bütün bilme, görme, işitme vesâire gibi bilcümle mezâhirin ezvâkı, ezvâk-ı ilâhiyyedir. Sen bu ma'nâya delîl istersen, bunu Mûsâ (a.s.)dan ve Tûr Dağı'ndan bilirsin. Zîrâ Cenâb-ı Mûsâ taayyün-i kesîfinin ahkâmında müstağrak iken, Hakk'ı görmek istedi. "Göremezsin; dağa bak!" hitâbını işitti ve Hak zâtıyla dağa tecellî buyurmasıyla dağ parçalandı ve Cenâb-ı Mûsâ da, kendi mevhûm olan varlığından bî-hûş oldu ve ona rü'yet ancak bu hâl içinde vâki' oldu. Bu rü'yet, zevk-ı Mûsevî dâiresinde böyle vâki' oldu. Zevk-i Muhammedî dâiresindeki rü'yeti dahi inşâallâh sırası geldikçe, bu Mesnevî-i Şerîf'den anlayacağız ve bu ni'met-i rü'yet bir ümmete müyesser olmamıştır. Ve'l-hamdü lillâhi alâ zâlik.
1158. Sûreti, ma'nadan, meşeden arslan gibi bil; yahut düşünceden sadâ ve söz gibi bil!
Ya'ni sûret âleminin ma'nâdan çıkışını, meşelik içinden arslanın çıkışı gibi bil; yâhut fikirden doğup zâhire çıkan sadâ ve söz gibi bil! Zîrâ fikir ma'nâdır; lafız ve savt ile ızhâr edilince bilinir.
1159. Bu söz ve sadâ endîşeden kalktı. Sen fikir deryasının nerede olduğunu bilemezsin.
Bu kesîf olan söz ve sadâ, latîf olan fikirden sudûr eder. Bununla beraber sen latîf olan o fikir deryâsının nerede bulunduğunu bilemezsin; ve zâhirde vücûdu olmadığı için göremezsin.
1160. Fakat söz dalgasının latif olduğunu gördüğün vakit, onun denizinin de [1138] şerîf olduğunu bilirsin.
Ya'ni fikir denizinden kopan söz dalgalarının letâfetini gördüğün vakit, o denizin de şerâfetini bilir ve anlarsın. Zîrâ o latîf olan fikir, kesîf olan söz ve sadâ libaslarına bürünüp çıkmadadır ve dikkatle nazar edersen, lafız ve sadâ bir i'tibâr ile fikrin "ayn"ıdır; ve bir i'tibâr ile fikrin gayridir.
1161. Vaktaki ilimden fikir dalgası koştu, sözden ve sadadan sûret yaptı.
1162. Sözden sûret doğdu ve ba'dehû öldü, kendi dalgasını tekrar deryaya götürdü.
İlim denizinden fikir dalgası koptu. Âlem-i kesâfet ve sûretde sözden ve sadâdan bir sûret yaptı. Binâenaleyh âlem-i sûrette sözden ma'mûl bir sûret doğdu; sonra da o sûret öldü ve gâib oldu. Binâenaleyh ma'nâ denizi sûret bağlayan fikir dalgasını yine kendi tarafına çekti.
1163. Sûret, sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zîrâ biz ona rücû' edicileriz.
Yukarıdaki ma'nâ "bî-sûretî"deki "ya" masdariyyet ma'nâsına olduğuna göredir. Vahdet ma'nâsına olmak da câizdir. O vakit, beyt-i şerîfin ma'nâsı "Sûret, bir sûretsizden dışarıya geldi" demek olur. "Bir sûretsiz"den murâd, sûretden münezzeh olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir ki, bütün bu suver-i eşyâ, O'ndan sudûr etmiştir; ve tekrar bu sûret bozulup, yine o sûretsiz olan asla rücû' eder. Nitekim âyet-i kerîmede كُلِّ شَيْئً هَالك الا وَجَهَهُ لَهُ الْحَكْمُ وَاليْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) Ya'ni "Vücûd-ı hakîkînin vechinden ve zâtından mâadâ her şey hâlikdir ve hüküm O vücûdundur ve O'na rücû' olunur" buyrulur.
1164. İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, “Dünya bir sa-atdir” buyurdu.
Ya'ni ölmek ve Hakk'a rücû' etmek için, vücûdunun mevt-i tabîî ile büsbütün infisâhını beklemeğe hâcet yoktur. Zîrâ senin hayât-ı tabîiyyen devâm etmekte iken dahi, her ân-ı gayr-ı münkasimde bu vücûd-ı izâfîn ma'dûm ve mevcûd olmaktadır; ve bu hâl yalnız senin vücûduna mahsûs olmayıp, avâlim-i şehâdiyyenin hey'et-i mecmûasında bu îcâd ve i'dâm vâki' olmaktadır. Zîrâ bu avâlim-i şehâdiyye, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir ve bunların cümlesinin kayyûmu Hak'dır. Ya'ni hepsi Hakk'ın tecelliyât-ı vücûdiyyesiyle kāimdir. Binâenaleyh her bir sûret, sür'at-ı berkıyye ile, her an içinde, Hakk'ın sıfât-ı kahriyyesiyle ma'dûm ve sıfât-ı lutfiyyesiyle mevcûd olur. Ehl-i hakikat ıstılâhında buna "teceddüd-i emsal" derler. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'dedir. Bu "teceddüd-i emsâl" kemâl-i sür'atinden aslâ fark olunmaz; ve zerrât-ı eşyânın bu ihtizâzât-ı dâ-imesi enzâr-ı hissiyyede meşhûd olmayıp, eşkâl-i eşyâ sâkin zannolunur. Bu hakîkate binâen a'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz, "Dünya bir saatdir" ya'ni bir andır buyururlar.
1165. Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bakā içinde zahir olur.
1166. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir. Bir nefes soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir.
1167. Bizim fikrimiz "Hû"dan hava içinde bir oktur. Havada ne vakit sa-bit olur? Nihayet Huda'ya gelir.
Cenâb-ı Pîr yukarıda 1156 numaralı beyitte "Fikir deryâsının nerede olduğunu bilmezsin" buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de fikrin menba'ını beyân edip derler ki: Mâdemki bu eşyânın hakîkati Hak'dır, bizim fikrimiz dahi hü-viyyet-i Hak'dan, hava mesâbesinde olan vücûdât-ı izâfiyye âlemine atılmış bir oktur. Ve âyet-i kerimede فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne ta-rafa teveccüh etsen, vech-i ilâhî vâki'dir" buyrulduğuna nazaran bu atılan fikrimizin oku havada dolaşmaz ve sabit kalmaz, mutlakā bir hedefe gelir ve o hedef dahi yine Hakk'ın bir vechidir. Binâenaleyh hüviyyet-i ilâhiyyeden çıkan bir ok, yine Cenâb-ı Hakk'a gelir.
1168. Dünya ve biz, bakā içinde yeni olmaktan bî-haber olarak, her nefes ye-ni oluruz.
1169. Ömür, yeni ırmak gibi, yeni olarak erişir; cesedde dâimî görünür.
Ya'ni insan her an cesedinde vâki' olan "teceddüd-i emsâl"i fark edeme-yip bir karâr üzere durduğunu zanneder. Bu "teceddüd-i emsâl"i ehl-i fen dahi bir dereceye kadar tasdîk ederler. Zîrâ onlar vücûd-ı beşeri teşkil eden zerrâ-tın eskileri gidip, yenileri geldiğini idrak ederler. Fakat bunun ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olduğunu idrâk edemezler ve hele cemâdâtda vâki' olan bu hâli hiç idrâk edemezler.
1170. O çabukluktan müstemirru'ş-şekl gelmiştir; elde çabuk kımıldattığın kıvılcım gibi.
Ya'ni nefes-i rahmânî ile vâki' olan bu îcâd ve i'dâm keyfiyyeti, sür'at-i berkıyye ile vâki' olduğundan, herhangi bir şekli, o şekil içinde bilâ-hareket dâim durur zannederiz. Nitekim elimize maşa ile bir ateş parçası alıp karanlıkta bir daire şeklinde çevirsek, veyâ hatt-ı müstakîm üzerinde hareket ettirsek, o kıvılcım bir noktadan ibaret olduğu halde, görenler onu bir dâire veyâ hatt-ı müstakîm zannederler. İşte basar-ı hissînin dâire-i idrâki bu kadardır. Bu hakikatı akıl gözü görür. Fakat akıl gözünün görüşü de, bu maddî tecrübe dâiresine mahsûr kalır. Akıl gözü, vücûdumuzda ve eşyâda olan bu "teceddüd-i emsal"i idrak edemez; ona rûh gözü lâzımdır. Bu "teceddüd-i emsale أَفَعَيِينَا بِالخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُم فِي لَبْس مِنْ خَلْق جديد )Kaf, 50/15) Ya'ni "Halk-ı evvel ile bize bir yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur.
1171. Ateş dalını tertib ile tahrîk etsen, nazarda ateş çok uzun görünür.
Ya'ni ucu ateşli bir ağaç dalını yâhut müstakîm veyâ dâire olarak tertîb ile tahrîk etsen, o dalın ucu bir nokta-i âteşîn olduğu halde, o nokta, vaz'iyyet-i mertebeye göre uzun bir hatt-ı münhanî veyâ hatt-ı müstakîm şeklinde görünür. Ateş bir noktadan ibâret iken, o noktanın sür'atle hareketi ve bir mahalde ma'dûm ve diğer mahalde mevcûd olması, onu uzun gösterir.
1172. Bu müddetin uzunluğu, sun'un çabukluğundan, sun'un sür'at-engîzliğinden görünür.
Ya'ni ânât-ı gayr-ı münkasime ve bu ânât içinde mütevâliyen vâki' olan îcâd ve i'dâm, sür'atle yekdîğerine muttasıl olduğundan, insan kendi nefsinde bile bunun farkına varamaz, ömrünü uzun görür. Halbuki onun ömrü hakîkatte bir andır. Binâenaleyh onun temâdî eden ömrü, ân-ı cedîd içinde, halk-ı cedîdden terekküb eder.
1173. Bu sırrın talibi eğer allâme olsa... İşte “sâmî" nâm olan Hüsameddin.
Ya'ni "teceddüd-i emsâl" sırrını anlamak isteyen kimse, eğer allâme-i asr bile olsa, akıl ve zekâsı bunu anlamağa kâfî gelemez. Ona bu sırra vakıf ve beşeriyyet içinde vücûd-ı şerîfî âlî bir kitâb olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine gösteririm.
Çelebi hazretlerinin menâkıb-ı şerîfi, fakîr tarafından mütercem ve matbû' Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikr edilmiştir.
Tavşanın arslana erişmesi
1174. Arslan ateş içinde, öfke ve iztirab içinde tavşanın uzaktan geldiğini gördü.
1175. O dehşetsiz ve küstahlıksız, öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve ekşi yüzlü olduğu halde koşuyor idi.
Ya'ni tavşan arslana öyle bir vaziyetde koşup geliyordu ki, bu teahhüründen dolayı kendisinde tedehhüş hâli yoktu; ve küstahlık ve edebsizlik etmemiş vaziyetini gösteriyordu. Fakat pek öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve yüzünü ekşitmiş bir halde idi.
1176. Zîrâ kırık gelmekten töhmet olur ve cesurluktan her şübhenin def'i vâki' olur.
Ya'ni ekâbirin huzûruna süklüm püklüm gitmekten, kabâhatlı olduğu hissi hâsıl olur; fakat cesûr ve serbest olarak girilirse, kendinde hiçbir kusûr olmadığı ve alnı açık olduğunu göstermek demek olur.
1177. Vaktaki o saffa pek yakın erişdi; arslan "Hay ey piç!" diye bağırdı.
1178. Ben ki, öküz cinsinden olanları da yırtmışım; ben ki erkek arslanın kulağını burmuşum.
1179. Bir yarım tavşan kim oluyor ki, böyle bizim emrimizi yere atsın.
1180. Tavşanın uykusunu ve gafletini terk et; ey eşek, bu arslanın sadasını [1156] dinle!
Tavşan gözü açık uyuduğu için, görenler uyanık zannederler. Binâenaleyh ulûm ve fünûn-ı muhtelifede gözü açık olanlar, hakîkat-i hâlden gafil ve uykuda oldukları halde, herkes onları uyanık zannederler. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr bu gibi gāfillere hitâben, bu tavşan uykusunu terk et de, bu Mesnevî-i Şerif'de birçok hakāyıkı beyân eden bu ilâhî arslanın sesini dinle buyururlar.