Tavşanın geç gelmesinden arslanın haykırması
32. bölüm / 56 · 947 kelime · ~5 dk okuma
1112. O tavşan gibi ki, arslanı çarptı. Onun rûhu kaddine layık mı idi?
Ya'ni rûhu sûret âleminden yükselmiş olan kimse, arslana mukābele eden tavşan gibidir. O arslan ile pençeleşmeğe kıyâm eden tavşanın rûhu, arslana nazaran pek küçük ve hakîr olan bu boya, bu sûrete sığar bir şey mi idi?
1113. Arslan hiddet ve gazab yüzünden derdi ki: Düşman kulağımın yolundan göz bağladı.
Arslan, tavşanın geç kalmasından öfkelenip derdi ki: Düşman ma'kül ve latîf görünen sözleriyle benim kulağımın yolundan basar-ı basîretimi bağladı.
1114. Cebrilerin mekri beni bağladı. Onların ağaçtan kılıcı, tenimi hasta etti.
Ya'ni cebir ve tevekkül mekrini ortaya koyan o hayvanların sözleri, benim sa'y ve ictihâd fikrimi bağladı; onların süslü sözleri kılıç kını gibi idi. Ben kına baktım, içindeki kılıcı göremedim. Binâenaleyh elimde kını süslü bir tahta kılıç kaldı. Bittabi' cidâl-i hayatta zarara giriftâr oldum.
1115. Bu sebebden ben o demdemeyi dinlemem; hepsi şeytanların ve gulyabânîlerin sesidir.
O sözlerin ma'nâsızlıkları sâbit olduğu için, ben artık o demdemeyi ve onların sözünü dinlemem; onların sözleri iğvâât-ı şeytâniyyedir ve sahrâlarda yolcuların yollarını şaşırtan gulyabânîlerin ilkāâtıdır.
1116. Ey gönül durma onları yırt; onların postunu kopar ki, onlar posttan başka değildir.
Onlar, ahde vefâ etmeyen içleri çürük mahlûklardır. Binâenaleyh onlar ancak ma'nâsız sûretlerdir.
1117. Post nedir? Türlü türlü sözlerdir; su üstünde kararı olmayan nakışlardır.
1118. Bu sözü kabuk ve ma'nâyı iç bil! Bu söz nakış gibidir, ma'nâ dahi cân gibidir.
1119. Çürük iç için, kabuk ayıp örtücü olur; iyi iç için, gayretten gayb örtücüdür.
Meselâ cevizin içini kabuğu örter. Cevizin içi ya çürük veyâ sağlam olur. Eğer çürük olursa kabukta ayıp örtücülük ma'nâsı olur; ve eğer sağlam olursa, insana nazaran gayr mesâbesinde olan hayvânâtın tecavüzünden masûn kalması için yine o kabuk ayb-pûş olur. Ya'ni gayb mertebesinde olan ve nazarlardan gâib bulunan o sağlam içi örtmüş olur.
Bu beytin şerhinde şurrâh-ı kirâm hazarâtı çok tekellüf buyurmuşlardır; fakat Cenâb-ı Pîr'in maksad-ı âlîleri kalb-i insânînin kabuk ve rûhun, çürük ve sağlam aksâma münkasım olduğunu misâlen beyandır. Filhakîka da insanların sûret nokta-i nazarından yekdîğerine karşı bir imtiyâzı yoktur; fakat ma'nâları latîf ve habîs olabilir. Ma'nâsı habîs olan bir insan, ilim ve irfân-ı sûrîsi ve edeb-i zâhirîsi ile bu habâsetini muvakkaten örtebilir. Ve kezâ ma'nâsı latîf olan bir insân-ı kâmil dahi, bu letâfet-i bâtınesini nâ-ehil olan kimselerden gayretten, ya'ni kıskandığından setr edebilir. Bu maʼnâyı müeyyid olarak Cenâb-ı Pîr-i destgîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Bu adamın heykeli yüz örtücüdür; yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz."
1120. Vaktaki kalem rüzgârdan, defter sudan oldu, her ne yazarsan çabuk fanî olur.
1121. Su nakışdır, eğer ondan vefâ istersen; ellerini ısırarak geriye dönersin.
1122. Ademde rüzgâr hevâ ve arzudur; hevâyı terk ettiğin vakit "Hu"nun haberi vardır.
Bilcümle eşyânın hüviyyeti ve hakîkatı Hak'dır. İnsan dahi eşyâdan bir şeydir; binâenaleyh onun hüviyyeti dahi Hak'dır. Her insanın kendi hüviyyetini ve hakîkatini örten, vücûd-ı unsurîsidir ve bu vücûd-ı unsurîde kuvve-i nefsâniyye merkûz ve mahfidir. İşte bu kuvve-i nefsâniyyeden esen hevâ ve arzû rüzgârları, kendi hakîkatinin ve hüviyyetinin hicabı ve perdesidir. Bir adam emr-i ilâhî ve sünnet-i peygamberî dâiresinden hareketle bu hevâ ve arzûların esmesine mâni' olursa, kendisinde ancak sâf ve pâk ve mukaddes olan kendi hakîkatini ve hüviyyetini bulur; ve artık ona gelen ilkāât ancak Hû'nun, ya'ni hüviyyet-i ilâhiyyenin ilhâm ve haberleridir. Cenâb-ı Pîr, bu husûsta kendi zevk-i âlîlerinden ihbâren buyururlar ki:
1123. Fâil-i hakîkînin haberleri hoş olur; zîrâ O, baştan ayağa kadar daima sabittir.
İlhâmât-ı ilâhiyye çok latîfdir ve hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan maânî aslâ tebeddül etmez, dâimâ sâbit ve ber-karardır. Kuvve-i nefsâniyyenin ilkāâtı ise dâimâ fırıldak gibi döner ve biri diğerini nakz eder; ve aslâ sâbit değildir. Ve bu tenâkuzları rûhlara ve kalblere kasvet verir.
1124. Padişahların hutbeleri ve riyasetleri tebeddül eder; enbiyanın riyasetleri ve hutbeleri müstesnadır.
Ya'ni pâdişâhların nâmına okunan hutbeler ve onların riyâsetleri ve ser-verlikleri müddet-i hayatlarıyla kâimdir. Biri gider, yerine diğeri gelir; kendi-nin ne hutbesinden ve ne de riyâsetinden eser kalır. Fakat enbiya (aleyhi-mü's-selâm)ın hutbeleri ve riyâsetleri böyle değildir. Biri giderse, yerine ge-len onun nâmını ve riyâsetini de beraber getirir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا نُفَرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri ayırmayız"] âyet-i kerîmesinin tefsîri 330 numaralı beyt-i şerîfde geçmiştir. Bir kimse giden peygamberi tanımazsa, geleni de inkâr etmiş olur; ve kezâ geleni tanımasa, gideni de inkâr etmiş olur.Fakat pâdişâhlar böyle değildir; gelenin devr-i saltanatında artık gidenin nâmı zikr olunmaz.
1125. Zîra padişahların hod-nümâlığı ve kerr ü feri hevadandır; enbiyanın haşmeti ise Kibriya'dandır.
Pâdişahların debdebesi ve saltanatı hevâ-yı nefsâniyyeden münbaisdir. Zîrâ kendi riyâsetlerini ve gurûrlarını tatmîn için insanları öldürürler. Binâ-enaleyh onlar su üzerinde nakış kabîlindendir; bu sebebden kendileri gidince o debdebe ve şevket söner. Fakat enbiyânın haşmeti ve riyâseti Zât-ı Kibri-ya'dan münbais olduğundan ve onların riyâseti mahza Zât-ı Kibriyâ'nın emir ve nehyini tebliğ maksadıyla vâki' olduğundan, bu sıfat-ı haşmet ve riyâset, mevsûfu olan Zât-ı Kibriyâ ile kâimdir, aslâ tebeddül etmez.
1126. Paralardan padişahların adını hakk ederler; nâm-ı Ahmed'i ebede kadar çağırırlar.
Pâdişâhları tebeddül eden milletler, darb ettikleri sikkelerin üzerinde eski pâdişâhın adını tebdîl ederler; fakat hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz'in nâm-ı şerîfini ebede kadar milyonlarca efrâd minâ-relerde okunan ezanlarda, hutbelerde ve namazlarda ve Kur'ân'da ve sala-vât-ı şerîfelerde zikr ederler.
1127. Nâm-ı Ahmed, enbiyâ cümlesinin namıdır; mâdemki yüz geldi, doksan dahi önümüzdedir.
Ahmed (a.s.) Efendimiz'in nâm-ı şerîfi, bütün enbiyâ kâfilesinin nâm-ı şerîfidir. Çünkü âhir zaman nebîsi ve hâtem-i enbiyâ olup, kendinden evvel gelip geçen enbiyânın hutbelerini ve riyâsetlerini câmi'dir. Bu ma'nâ, yüz adedini zikr ettiğimiz vakit, içindeki doksan adedini de zikr etmiş olduğumuza benzer. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakikate işâret buyrulur: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِى أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَ مَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى (Şûrâ, 42/13) Ya'ni "Allah Teâlâ size dinden Nûh'a vasıyyet ettiği şeyi şer' etti; ve sana, İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ'ya vasıyyet ettiğimiz şeyi vahy ettik." Böyle olunca, nâm-ı Ahmed (a.s.) bütün enbiyânın nâmı olmuş olur.