İçeriğe atla

Tavşanın hîlesinin kıssası

31. bölüm / 56 · 2568 kelime · ~13 dk okuma

1069. Gitmekte bir saat teahhur etti; ondan sonra pençe vuran arslanın önüne gitti.

1070. Onun gitmekte geç kalması sebebinden arslan yeri kazar ve homurdanır [1056] idi.

1071. Der idi ki: Ben dedim ki, o alçakların ahdi hâm olur; ham ve zayıf ve neticesiz olur.

1072. Onların demdemesi beni eşekten düşürdü; bu dehir beni ne zamâna kadar aldatır?

1073. Gevşek kulaklı olan bey pek aciz olur; zîrâ o ahmaklıktan ne arkasını ve ne de önünü görür.

Ya'ni tedbîri zayıf olan bir emîr ve hâkim, idâre-i umûrda pek âciz kalır. Zîrâ o hamâkatından dolayı avâkıb-ı umûra nazar edemez.

1074. Yol düzgündür ve onun altında tuzaklar vardır; namlar içinde ma'na kahtı vardır.

Ya'ni tarîk-ı kelâm düzgün ve muntazamdır; halbuki düzgün sözlerin altında gizli iğfâl tuzakları vardır. Ve “ahid” ve “mukāvele” gibi nâmlar ve lafızlar hoştur; fakat bunların içinde maksûd olan ma'nâ yoktur. Bunlar içi kof ve çürük meyvelere benzer.

1075. Lafız ve nâmlar mâdemki tuzaklardır, tatlı lafız bizim ömrümüzün suyunun kumudur.

Bizi aldatan bu gibi lafızlar ve nâmlar, mâdemki bizim hayâtımızda iğfâl tuzaklarıdır; binâenaleyh bu hoş ve tatlı sözler, su gibi akıp giden ömrümüzün kumudur. Ya'ni kum, suyu nasıl içer ve nazardan gâib ederse, bizi iğfâl eden bu tatlı sözler dahi, ömrümüzün suyunu içer. bunların käilleri de menba'-ı iğfâldir.

1076. Kendisinden su kaynayan kum pek nadirdir; git onu ara! [1062]

Kendisinden ilim ve irfân suyu kaynayan kum, nâdir olan elfâz-ı latîfedir ki, bizim ömrümüzün suyunu yutmadıktan başka, verdiği ilim ve irfân suyu ile, ömrümüze ömür katar ve bunların käilleri gözümüzü hakikat tarafına açar.

1077. Ey oğul, o kum, merd-i Huda'dır; zîrâ o kendisinden ayrılıp, Hakk'a vâsıl oldu.

Ya'ni bizim ömrümüzü yutmayan kum, veliyy-i Hak'dır ki, ondan ilim ve irfân sözleri nebeân eder. Çünkü o, kendisinden ayrılmış ve onda nefsin sı- fâtı kalmamış olduğu için, halkı iğfâl etmek tuzağı onun latîf kelâmından pek uzaktır. Hakk'a vâsıl olmak i'tibariyle و بی ینطق ya'ni "Benim ile söyler" hadîs-i kudsîsine mazhar olduğu için, sözleri âb-ı hayattır.

1078. Ondan dâimâ dînin tatlı suyu kaynar; tâliblere ondan hayat ve neşv ü nemâ vardır.

1079. Merd-i Hakk'ın gayrini kuru kum bil! Zîrâ o senin her zaman ömrünün suyunu içer.

Merd-i Hakk'ın gayri ve nefsinin ahkâmı altında zebûn olan kimse, kuru kuma benzer. Zîrâ o nefsânî sözleri ile seni iğfâl edip, ömrünün suyunu içer; ya'ni ömrünü boşuna geçirir.

1080. Hakîm olan adamdan tâlib-i hikmet ol; tâ ki sen emrinden görücü ve bilici olasın.

Evliyâ-yı Hak hakîmdir ve ulûm-i ledünniyyeye vâkıftır. Sen bu gibi zevâtı kendine rehber ittihâz edersen, çeşm-i basîretin hakāyık-ı eşyayı görür ve gördüğünü bilir.

1081. Hikmet taleb eden, hikmetin menba'ı olur; o, sebeb tahsilinden fâriğ [1063] olur.

Binâenaleyh hikmete tâlib olan kimse, rehberi olan merd-i Hakk'ın irşâdıyla hareket eder ve netîcede onun kalbi de, hikmetin menba'ı olur. Artık sebeb-i ilim ve irfân olan kitabları mütâlaa ve onların münderecâtını hıfz külfetinden vâreste kalır. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: من اخلص لله أربعين صباحا ظهر ينابيع الحكمة في قلبه Ya'ni "Kim ki kırk sabah Allah Teâlâ'ya karşı ihlâs üzere bulunursa, onun kalbinde hikmetin menba'ları zâhir olur".

1082. Levh-i hâfız bir levh-i mahfûz olur; onun aklı ruhdan mahfuz olur.

Hatâ olsun, savâb olsun her işittiğini ve okuduğunu ve gördüğünü hıfz ettiği cihetle bir levh-i hâfız mâhiyyetinde olan kuvve-i hâfızası safsata ve mügâlatadan mahfûz bir levh olur. Zîrâ artık onun aklı rûhundan mahfûz olur; ya'ni ruhu onun aklını dalâletten hıfz eder. Zîrâ rûh hakāyıkı müdrikdir ve ma'rifet-i ilâhiyye sahibidir. Nitekim âtîde gelecek olan bir beyt-i şerîfde Cenab-ı Pîr: جامه از تن جان ز تن آگاه نیست در دماغش جزؤ غم الله نیست Ya'ni "Elbise tenden nasıl âgâh ve haberdâr değilse; cân dahi tenden öylece âgâh değildir. Onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur" buyururlar.

Binâenaleyh böyle bir kimseye artık kitablar karıştırmağa hâcet olmaz; o kimsenin aklı maarif-i ilâhiyyeyi rûhundan iktibâsa başlar.

1083. Vaktaki adama onun aklı muallim idi, bundan sonra akıl onun bir şakirdi oldu.

Merd-i Hakk'a mülâkî olan kimsenin evvelce aklı, sem'-i sûrîsi ile işittiği ve basar-ı sûrîsi ile okuduğu kitabların ma'nâsını ta'lîm ederdi. Maarif-i ilâhiyyeyi rûhundan iktibâsa başladıktan sonra, artık onun aklı, rûhunun bir şâkirdi olur.

1084. Akıl, Cibril gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer bir adım atarsam beni yakar.

Zü'l-kuvve olan vücûd-ı hakîkînin kuvâ-yı külliyyesinden birisi, Hz. Cebrâîl (a.s.) dır ki, maânîyi sûretlere inzâle me'mûrdur. Onun lisân-ı şerîatde zikr olunan kanadları vücûh-ı te'sîrâtıdır. İmdi her bir akla, Hz. Cibril'in vücûh-ı te'sîrâtından biri müessirdir. "Akl-ı kül" sâhibi olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'e Cenâb-ı Cibrîl bilcümle vücûhu ile müessir ve münzeldir. Bu sebeble hakkında وَلاَ رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ (En'âm, 6/59) ["...Yaş ve kuru ne varsa hepsi..."] buyrulan Kur'ân'ı inzâl eyledi. Ve Cenâb-ı Cibrîl'in makāmı, makām-ı akl olduğu için, aklın verâsına geçemez. Nitekim mi'râc gecesinde Cenâb-ı Cibrîl şecere-i suver ve taayyünâtın nihâyet bulduğu bir had olan "sidretü'l-müntehâ"dan ileriye geçemedi; oradan ilersini rûh-ı küllî-i Muhammedî'ye terk etti ve dedi ki: يَا اَحْمَدُ لَوْ دَنَوْتُ اَنْمُلَةً لَاحْتَرَقْتُ Ya'ni "Ya Ahmed, eğer bir parmak kadar yaklaşırsam, yanarım"

İşte bu sırra mebnî rûh-i sâlikin mi'râcında Cibrîl'in vücûh-i te'sîrâtından birisinin altında bulunan ve ta'bîr-i dîğerle Cenâb-ı Cibrîl'in bir kanadı olan onun aklı, Cibrîl gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer kendi makāmımdan ve haddim- den bir adım ileriye atarsam, benim sıfat-ı cibrîliyyetim yanar, mahv olur. "Ey Ahmed" hitâbında rûh-i sâlikin, rûh-ı küllî-i Muhammedî'den bir cüz' olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ Ahmed'in cüz'ü, yine Ahmed'dir. Nitekim hadis-i şerîfde: انا من الله والمؤمنون من نوری Ya'ni Ben Allah'danım ve mü'minler de benim nûrumdandır" buyrulmuştur.

1085. Sen beni bırak, bundan sonra ileriye sür. Ey cânın sultanı, benim haddim bu idi.

Ya'ni Cibrîl mi'râcda Cenâb-ı Ahmed (a.s.)a demiş idi ki: Sen beni makāmımda bırak, ileriye geç git, ey cânların küllü ve sultânı! Benim haddim ve makāmım buraya kadardır.

1086. Her kim ki tembellikten şükürsüz ve sabırsız kaldı, o ancak bunu bilir ki cebir ayağını tutar.

Kim ki tembelliği sebebiyle a'zâ ve cevârihi, Hakk'ın emrettiği bir vech ile yerli yerinde kullanarak şükr-i fiilîyi îfâ etmez ve hazz-ı nefsânîsine karşı kendini zabt edip sabr eylemez ise o, hakāyık-ı ilâhiyyeden ancak cebr-i ilâhî mes'elesini ortaya koyup, ayağını cebir ile bağlar ve a'mâl-i şer'iyyeyi ta'tîl eder ve bir tarafdan da bu yolda akıl ve ma'rifet satmağa başlar. Halbuki o bîçâre, nefsinin zebûnu olmuştur ve onu amelden alıkoyan nefsin iğvâsıdır; bundan haberi yoktur. Eğer biraz sıhhatı muhtel olsa, etıbbâ kapısını çalmaktan asla üşenmez ve bu husûsta kendisini Hakk'ın mecbûru addedip: Ne yapayım, bu bana Hak'dan gelmiştir, benim elimde bir şey yoktur; binâenaleyh bu âlâm ve ıztırâba sabr etmek lâzımdır, demez.

Cebir hakkında yukarıda geçen 616,644,645,943 ve 946 ve 948 numaralı ebyât-ı şerîfeye dahi müracaat olunmak fâidelidir.

1087. Cebri getiren kimse, kendini hasta etti. Nihayet o hastalık onu mezara koydu.

Ya'ni Hak Teâlâ'nın çalışma işareti olarak verdiği a'zâlarını yerli yerinde kullanmayan ve ben ef'âlimde mecbûrum diyen kimse, el ve ayağı kırılıp, amelden sâkıt olmuş olan kimseler gibi, kendisini hasta etti ve nihâyet bu selb- i kudret hastalığı, kendisini dar olan tabâyi'-i nefsâniyye mezarına koydu. Zî-râ hayât-ı hayvaniyye gâyet dardır; ve hayât-ı rûhâniyye ise gâyet vâsi'dir.

1088. Peygamber buyurdu ki: Şaka ile olan hastalık, maraz getirir. Akıbet çerağ gibi söner.

Bu beyt-i şerîfde لا تمارضوا فانكکم ازا تمارضتم فتمرضوا Ya'ni "Sahte hastalık göstermeyin; zîrâ sahte hastalık gösterdiğiniz vakit, hakikaten hastalanırsınız" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

1089. Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak, yahut kopmuş damarı bitiştirmektir.

Ya'ni "cebir" ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle kırılmış bir şeyi bağlamak veyâhut kopmuş damarı bitiştirmek demektir. Binâenaleyh, ey ameli terk eden tembel, elin, ayağın tutarken, cebir tarîkını ihtiyâr edip, kendini niçin hastalar sırasına koyarsın?

1090. Mâdemki bu yolda ayağın kırılmamıştır, kime gülüyorsun, niye ayağını [1072] bağlamışsın?

Maarif-i sûfiyyeye dâir ba'zı kitablar mütâlaa etmişsin veyâhut bir kâmilin huzûrunda bulunup bu hakāyık ve maârifi dinlemişsin. Henüz senin nefsinin ayağı kırılmamış ve huzûzât-ı nefsâniyyen için binlerce adım atmaktan üşenmemiş iken, efâl-i ibâd, efâl-i ilâhiyyedir; binâenaleyh kudret ve kuvvet Hakk'ındır, bizde asla kudret yoktur, diyerek niçin bu esbâb âleminde tarîk-ı Hak'da çalışanları "Henüz zâhiddir" diye istihzâ ederek gülüyorsun, niçin kırılmamış ayağını bağlamışsın?

1091. Ve o kimsenin ki, ayağı çalışmak yolunda zedelendi, ona Burak erişti ve üzerine bindi.

Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz وَمِنَ الَّيْل فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةٌ لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُوداً (Isrâ, 17/79) ya'ni "Gecenin ba'zı vaktinde uyanarak senin için fırsat ve fazîletine ziyâde olarak namaz kıl; tâ ki Rabb'in seni makām-ı mahmûda getire" âyet-i kerîmesi nâzil olunca, kesret-i kıyâmdan mübarek ayakları şişinceye kadar teheccüd namazı kıldı; ve bu çalışma neticesinde mi'râc gecesi, kendilerine Burâk ta'bîr olunan bir binek hayvanı getirildi ki, bu sûret Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin amel-i şerîflerinin sûret-i melekûtiyyesi idi. Zîrâ zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir. Binâenaleyh "Biz hakîkatı idrâk ettik, artık amele ihtiyacımız kalmadı; bu ameli sâliklere ve zâhidlere bıraktık" diyen kimseler, amelden suver-i melekûtiyye peyda olacağını bilmeyen kimselerdir.

1092. O dînin hâmili idi, mahmul oldu. Fermanı kabul edici idi, makbul oldu.

Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz evvelen dînin yükünü ve şer'-i mübînin eskālini yüklenmiş idi. Ba'dehû bu amel-i şerîfinden mütekevvin olan sûret-i melekûtiyye kendilerini yüklendi. Evvelen kendileri fermân-ı ilâhîyi kabûl etti, ba'dehû makbûl-i ilâhiyye oldu ve mi'râca da'vet olundu.

1093. Şimdiye kadar şahdan fermân kabul ederdi; bundan sonra orduya fermân eriştirdi.

Ya'ni bir zaman şâh-ı hakîkî olan Hak'dan emir kabûl ve telakkî ederdi. Bundan sonra da cünûd-ı ilâhiyye olan halk-ı cihâna emir verdi.

1094. Şimdiye kadar ona yıldızlar te'sîr ederdi; bundan sonra o yıldızların emîri oldu.

Ya'ni bir zaman âlem-i unsurîden peyda olan taayyün-i şerîfi, seyyârâtın te'sîr ve terbiyesi altında neşv ü nemâ buldu. Vaktâki eskāl-i nübüvveti hâ-mil olup, a'mâl-i şerîfeyi icrâ etmekle makbûl-i ilâhiyye oldu, bundan sonra artık o seyyârâtın hâkimi ve emîri olup, onlara hükm etti. Yıldızların te'sîri hakkında yukarıda 760-764 numaralı ebyât-ı şerîfe geçmiş idi.

1095. Eğer sana nazarda işkâl gelirse, o halde şakk-ı kamerde sen şek tutarsın.

Eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz'in seyyârâta emîr ve hâkim olması, nazar-ı fikrin i'tibariyle sana müşkil görünürse, o halde seyyârât üzerinde hâkimiyet- ten ibaret olan Resûl-i Ekrem'in “şakk-ı kamer" mu'cizesinde senin şek ve şübhen vardır demek olur. Ma'lûm olsun ki, bu inşikāk mu'cizesinin vukū'unu islâmdan ba'zıları tasdîk etmezler de, derler ki: "Eğer kamer münşakk olaydı, aktâr-ı cihân ahâlîsinden elbette görenler olurdu. Halbuki böyle bir rivâyet yoktur." Bu mu'cize hakkındaki rivâyete göre ay, Mekke-i Mükerreme'deki Hirâ Dağı'nın arkasından henüz tulû' etmekte idi. Kureyş'den ba'zıları Resûl-i Ekrem Efendimiz'den mu'cize istediler. İsimleri tefsîrlerde zikr olunan ba'zı kimselerin muvâcehesinde Risâlet-penâh Efendimiz parmağıyla aya işâret buyurdular; ay ikiye ayrıldı; birisi Hirâ Dağı'nın zirvesinin bir tarafında ve diğer parçası da diğer tarafında göründü; ve derhal yine birleşti. İmdi ay, Hirâ Dağı'nın arkasından doğarken, ancak Hind ve Çin taraflarından görünebilir idi. Bir buçuk asır evvel Hind'de hafriyât esnasında bir heykel bulunduğu ve üzerinde "inşikāk-ı kamer senesinde yapılmıştır" ibâresi olduğu Hoca İshak Efendi'den nakl ederler. Fakîr dahi, Çin'de eski bir köşk üzerinde inşikāk-ı kamer senesinde binâ olunduğu muharrer bulunduğu, Melâmiyye'den Maksûd Efendi'den bizzât işittim. Ve Kur'ân-ı Kerim'de dahi اقتربت الساعة وانشق القمر و ان يروا آية يعرضوا و يقولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1,2.) ya'ni "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir âyet görseler i'râz ederler ve sihr-i müstemirdir derler" âyet-i kerîmesinde bu vak'aya işaret buyrulmuştur. Ehl-i İslâm'dan bu vak'anın adem-i vukü'unu iddia edenler, bu âyeti te'vîl edip, kıyamet gününde ay yarılacak maʼnâsını verirler. Cenâb-ı Pîr te'vîl edenlere hitâben âtîde buyururlar:

1096. Ey gizlide hevâyı tazelemiş kimse, îmânını tazele; dil sözünden değil!

Ey hamîrinde hayâlât-ı bâtıleye tebean her an hevâ-yı nefsânîsini tâzeleyen kimse, kalbinden bu hayâlât-ı bâtıleyi def etmek sûretiyle îmânını tâzele. Kalbin hayâlât-ı bâtıle ve hevâ-yı nefsânî ile dolu iken, lisânen kelime-i tevhîdi söylemek, tecdîd-i îmân etmek değildir. Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) ya'ni "Ey lisânen kelime-i tevhîdi zikr edip, ızhâr-1 îmân edenler; kalbinizden dahi îmân ediniz!" buyrulur.

1097. Hevâ tâze oldukça îmân tâze değildir; zîrâ bu hevâ o kapının kilidinden gayri değildir.

Ya'ni din yolunda her an senin kalbine yeni yeni hayâlât-ı bâtıle ve efkâr-ı fâside ve türlü türlü feylesofluklar geldikçe îmânın tecdîdi kābil değildir. Zîrâ bu hevâ-yı nefsânî, îmân-ı hakîkî kal'ası kapısının kilidinden başka bir şey değildir. Ya'ni bu hevâ-yı nefsânî o îmân-ı hakîkî kapısını kilitler. Nitekim âyet-i kerîmede أفرايت مَن اتَّخَذَ الهَهُ هَوَاهُ وَأَضله الله عَلَى علم )Casiye, 45/23) ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eden kimseyi görmedin mi? Halbuki Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı" buyrulur.

1098. Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil, kendini te'vîl et!

Ya'ni Kur'ân'ın sana karşı açılmamış ve bikr kalmış olan kelimesini hevâ-yı nefsânîne göre te'vîl etmişsin. Sen Kur'ân'ı te'vîl etmekten vazgeç de kendi kalbini te'vîl et ve hakîkat-ı âleme çevir! Nitekim hadis-i şerifde لن يؤمن احدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به ya'ni "Hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi' olmadıkça, sizden biriniz mü'min olmaz" buyrulmuştur. Binâenaleyh Kur'ân'ın bikr kelimelerinin ma'nâlarını yine Peygamber ve onun vârisleri açabilir.

1099. Kur'ân'ı heva üzere te'vîl ediyorsun; yüksek ma'na, senden alçak ve eğ- [1081] ri oldu.

Ya'ni Kur'ân'ı kendi hevâna uydurup te'vîl ettiğin için, kelimelerin yük-sek ve âlî olan ma'nâları, senin fikrin gibi alçak ve eğri oldu. Nitekim ha-dis-i şerîfde من فسر القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار ya'ni “Kim ki Kur'ân'ı kendi re'yiyle tefsîr ederse, kendisine nârdan oturacak bir yer hazırlasın" buyrulur.

Sineğin te'vîlinin merdûdiyyeti ve onun zannının za'fı

1100. Senin ahvâlin o acîb sineğe benzer ki, o kendisini bir kimse zannetti.

Ya'ni senin Kur'ân'ı te'vîlâta kıyâmın, kendini mühim bir şahıs addeden sineğe ve onun kıssasına benzer.

1101. O, şarapsız kendisinden sarhoş olup, kendi zerresini güneş görmüş idi.

O "sinek" gibi olan ilm-i zâhir sahibi, şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olmamış, belki kendi enâniyyetinden ve kendi varlığından sarhoş olmuş idi. Bu sarhoşluğu sebebiyle kendinin zerre-i vücûdunu ve ilmini koskoca bir güneş gibi görmüş idi.

1102. Beyânda, doğan kuşlarının vasfını işitip, ben şübhesiz vaktin ankāsıyım dedi.

Allah'ın doğan kuşları olan evliyâullâhın evsâfını kitablardan okumuş ve ağızdan işitmiş olduğundan, kendi enâniyyetini ve varlığını onların fevkinde görüp, onlar doğan ise, ben vaktin ankāsıyım demiştir.

Sineğin kıssası ve hakîkaten deniz içinde olduğunu düşünmesi

1103. O sinek, saman çöpü ve eşek sidiği üzerinde gemici gibi baş yükseltir idi. [1082]

Bir eşek yere işemiş ve bir çukura sidik birikmiş; o sidiğin içine bir saman çöpü düşmüş. Bir sinek, o çöpün üzerine konup ve gemici gibi başını yukarıya kaldırıp tekebbür ile etrafı temâşâya dalmış.

1104. Dedi ki: Ben deniz ve gemi ittihaz etmişim; bir müddet onun fikrinde kalmışım.

1105. İşte bu deniz, bu da gemi; ben de gemici adam ve re'y sahibiyim.

1106. Deniz üstünde o sal sürerdi; ona o kadri hadden bîrûn göründü.

O sinek, eşek sidiğinden hâsıl olma deniz üstünde saman çöpünden ma'mûl olan salı sevk ederdi. O sineğe bu eşek sidiğinin sahası kadar olan mahal hadden ziyâde ve pek büyük göründü.

1107. O sidik, ona nisbetle hadsiz idi. Onu doğru gören o nazar nerede?

1108. Onun âlemi o kadar olur ki, onun görüşüdür. Göz bu kadar; deniz dahi ona bu kadardır.

Ya'ni bir sineğin âlemi, ancak kendisinin görüşü kadardır. Mâdemki gözü, sinek gözü kadardır; onun denizi dahi eşek sidiğinin sâhası kadar olur.

1109. Bâtıl te'vîlin sahibi sinek gibidir; onun vehmi eşek sidiği ve tasvîri de saman çöpüdür.

Ya'ni kendisini ilimde mütebahhir görüp Kur'ân'ı re'yiyle sûret-i bâtılede te'vîl eden ulemâ-yı zâhire ve felâsife, sinek gibidir; ve onların evhâmı ve hayâlât-ı bâtılesi eşek sidiğine benzer ve tasvîr ettikleri maânî de, saman çöpü gibi olup, bu maânîyi o hayâlât-ı bâtıla içinde yüzdürürler.

1110. Eğer sinek re'yiyle te'vîli bırakırsa, o sineği baht, hümâ kuşu eder. [1089]

O sinek gibi olan ulûm-ı zâhire erbâbı ve felâsife insâf edip, re'yi ile o bâtıl te'vîllerden vaz geçerler ise, onların insâfları kendilerini âlem-i hakîkate çıkarır; ve tâlihleri sinekliklerini bir hümâ kuşluğu derecesine çıkarır. Artık onlar ulûm-i ledünniyye âfâkında uçarlar.

1111. O sinek olmaz ki, ona bu geçmek olsun; onun rûhu sûrete layık olmaz.

Ya'ni te'vîlât-ı bâtıleyi terk eden kimse sinek mesâbesinde olmaz ki, ona eşek sidiğine müşâbih olan evhâm sâhasından böyle bir ubûr ve geçmek vâki' olsun. Öyle bir kimsenin rûhu sûret âleminde bağlanıp kalmaya lâyık olmaz.