Pâdişâhın câriyeciğe âşık olması ve pâdişâhın onu satın alması ve câriyeciğin hasta olması ve onun tedâvîsine pâdişâhın tedbîri hikâyesidir.
1. bölüm / 56 · 3675 kelime · ~19 dk okuma
35. Ey dostlar, bu hikâyeyi dinleyiniz; hakikatte o, muhakkak bizim nakd-i hâlimizdir.
"Nakd" lügatte, sağlam parayı kalptan seçmek ve saymak demektir. Ve mevcûd ve hâzır olan şey ma'nâsına da gelir. Burada murâd olan ikinci ma'nâdır. Ya'ni, ey dostlar ve ey sâlikler! Bu hikâyeyi dinleyiniz; zîrâ bu hikâye altında gizli olan ma'nâlar, bizim şimdi geçirmekte olduğumuz bu dünyâ hayâtı içinde mevcud olan hâlimizdir.
Ma'lum olsun ki, muhterem şârihlerin birçoğu bu hikâyede "pâdişâh"dan murâd rûh ve "câriye"den murâd, rûhun tasarrufu altında olan akl-i cüz'îdir; ve rûh akl-ı cüz'îye âşıktır. Ve "kuyumcu"dan murâd nefisdir. "Doktorlar"dan murâd, müzevvir ve yalancı mürşidlerdir. Ve "tabîb-i ilâhî"den murâd, insân-ı kâmildir, demişlerdir. Ba'zıları da diğer te'villerde bulunmuşlardır.
Yukarıya merbûtıyyeti karînesiyle zâhir olan budur ki, bu hikâyede rûh âyînesinin nefsânî sıfatlar pasından temizlenmesi için, sâlikin ne yolda hareket etmesi lâzım geleceğinin beyânıdır. Binâenaleyh gelecek beyitlerde yukarıdaki bu tavsiyelerin kâri'ler tarafından münasebet gözetilmek sûretiyle tatbîk olunması îcâb eder.
36. Bundan evvelki bir zamanda bir padişah var idi. Hem dünya mülkü ve hem de din mülküne mâlik idi.
AHMED AVNİ KONUK "Pâdişâh"dan murâd rûhdur; ve "evvelki zaman"dan murâd, cismâniyyet âleminden evvelki rûhâniyyet âlemidir. Ve rûhun, dünya mülküne mâlik ol- ması budur ki, rûh, kendisinden ahvâl zuhûru için cismâniyyet âlemine gel- mek üzere Hakk'ın Zât'ından zuhûr etmiştir. Binâenaleyh dünya mülkünün mâliki olur. Ve âtîde gelecek olan bir beyitte:
Ya'ni, "Rûh cisimden ve cisim dahi rûhdan âgâh değildir; onun dimâğın- da Allah gamından başkası yoktur" buyrulmuş olduğundan, din mülküne de mâlikdir.
37. Bir gün padişah ittifakan av için, havassı ile beraber süvar oldu.
"İttifakā" tedbirsiz ve gayr-i me'mûl demektir. "Havâs"dan murâd, ku- vâ-yı zâhire ve bâtınedir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye ismindeki kitabının üçüncü bâbında rûhun bu havâssını tafsîlen beyân buyururlar. Bu kitâb fakîr tarafından şerh olun- duğu için burada tafsîlâta lüzûm görmedim. “Şikâr"dan ve "av" dan murâd, rûhun kendi "ayn-ı sâbite" sine göre yapacağı amellerdir. Ya'ni "Bir gün rûh, kendisinin tedbîri olmaksızın "ayn-ı sâbite"sinin iktizâsı üzere ızhâr-ı a'mâl için, kendisinin havâssı olan kuvâ-yı zâhire ve bâtınesi ile cisim mer- kebine bindi."
38. Padişah cadde üzerinde bir câriyecik gördü. Şahın cânı o câriyeciğin kölesi oldu.
"Câriye"den murâd, nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îdir. “Şâh-râh" cadde ve ge- niş yol demektir ki, bundan murâd, bu kesâfet ve sûret âlemi olan dünyâdır. "Şâhın cânı"ndan murâd, rûhun irâdesidir. Ya'ni "Pâdişâh olan rûh, dünyâ caddesi üzerinde, nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îyi gördü ve rûhun irâdesi, akl-ı cüz'înin irâdesine esîr oldu."
39. Vaktaki onun canının kuşu kafes içinde çırpındı. Mal verdi ve o câriyeyi satın aldı.
“Mal”dan murâd, rûhun kendi mûcidi olan Zât-ı Hakk'a muhabbetidir. “Şâ-hın can kuşu”ndan murâd, rûhun “ayn-ı sâbite”sindeki meyli ve irâdesidir. Ya'ni rûh Hakk'ın muhabbetini nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îye verdi ve akl-ı cüz'îye sahib oldu.
40. Vaktâki onu satın aldı ve menfaat buldu, o câriyecik, kazâ cihetinden hasta oldu.
“Berhordâr şüden” menfaat bulmak ve fâidelenmek ve meyveyi yemek ma'nâsınadır. Ya'ni vaktâki rûh, Zât-ı Hakk'a olan muhabbetini pek beğendiği bu akl-ı cüz'îye verdi ve bu cismâniyyet âleminde birtakım ulûm-i zâhiriyye iktisab ederek menfaat-i maddiyye buldu. O akl-ı cüz'î câriyesi, kazâyı ilâhî cihetinden nefse âşık olmak sûretiyle hastalandı. Zîrâ ukul-i cüz'iyyenin nefse âşık olması, bu cismâniyyet âleminde kazâ-yı ilâhîdir.
41. O bir kimse eşeğe mâlik idi; onun palanı yok idi. Palanı buldu, kurt eşeği kaptı.
Bu hâl ona benzedi ki, birinin palansız bir eşeği var idi; palanı bulur bulmaz eşeği de kurt kapıverdi.
42. Onun bardağı var idi, eline su girmedi; suyu bulduğu vakit de bardak kırıldı.
Bu hâl kezâ şuna da benzedi ki, birisinin bardağı var idi; fakat içecek suyu yok idi. Suyu bulduğu vakit dahi, elindeki bardak kırıldı.
43. Padişah soldan ve sağdan doktorları topladı, dedi: Her ikimizin canı sizin elinizdedir.
Rûh, beğendiği bu akl-ı cüz'înin cehâlet yüzünden hastalandığını görüp, bu hastalığın tedavîsi ve cehil illetinin izâlesi için, doktorluk da'vâsında bulunan ulemâ-yı zâhireye müracaat etti ve onları başına topladı; ve onlara dedi ki: Benim ve aklımın selâmeti, sizin elinizdedir.
44. Benim cânım kolaydır ve cânımın cânı odur. Dertliyim ve hastayım, dermânım odur.
“Sehl” kolay demek olup, burada kıymetsizlik ve te'sîrlilikten kinâyedir. “Rûhun cânı”ndan murâd, onun Rabb-i hâssı olan ismin mazharı bulunan “ayn-ı sâbite”dir. Ve akıl rûhun sıfatı olup, teklif-i ilâhî akla geldiğinden, bu akıl rûhun cânının cânı ve aslı olur. Zîrâ rûh, aklı olmayan bir cisimde intizâm eseri gösteremez. Akıl hasta olunca rûh dahi hastadır. Ya'ni rûh o âlimlere dedi ki: Ey ulemâ-yı kirâm! Bu âlem-i sûrette, benim taht-ı temellükümde olan akıl sâlim olmadıkça, benim cânım olan “ayn-ı sâbite”min ahvâlinin te'sîri ve kıymeti yoktur. Binâenaleyh teklifât-ı ilâhiyyeyi kabûlde benim cânımın cânı ve aslı olan akıl ma'lûl oldukça ben de dertliyim; ve benim derdimin çâresi o aklın sıhhatte olmasıdır.
45. Her kim benim cânıma ilaç ederse, benim hazînemi ve inci ve mercanımı götürdü.
Her kim, benim cânım mesâbesinde olan o aklın hastalığına ilaç yapar ve onu kemâle getirirse, hazînem mesâbesinde olan varlığım; ve inci ve mercan mesâbesinde olan vâridât-ı fikriyyem, onun malı olur. Nitekim İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimiz buyurur: `من علمني حرفا فقد صيرني عبدا` Ya'ni “Kim ki bana bir kelime öğretir ise, muhakkak ben onun kölesi olurum.”
46. Hepsi ona dediler ki: Cân oynayıcılık ederiz; fehmimizi cem' ederiz ve ortaklık ederiz.
“Cân-bâz” vasf-ı terkîbîdir. Cân oynayıcı, ya'ni cân fedâ edici demektir. “Yâ” masdariyyet içindir. “Fehm-gird-ârîm” fehmimizi cem' ederiz ve anlayışımızı bir araya getiririz demektir. “Enbâz” şerîk ve ortak demektir. “Enbâzî-künîm” düşüncede ortaklık ederiz demek olur ki, müzakere ve müşâvere ma'nâsınadır. Ya'ni o âlimler dediler ki, pek a'la! Biz senin aklını sıhhate getirmek ve tenvîr etmek neye mütevakkıf ise, düşünür ve birbirimiz ile müzakere ve müşavere ederiz ve bu husûsta fedakârlıktan çekinmeyiz.
47. Bizden her biri bir âlemin Mesîh'idir. Bizim elimizde her eleme bir merhem vardır.
Ya'ni, o âlim efendiler dediler ki: Bizim her birimiz bir ilmin şu'besinde üstâdız. Kimimiz ilm-i kimyâ ve kimimiz ilm-i hey'et ve kimimiz ilm-i hikmet ve kimimiz tabâbet gibi muhtelif ilimler âleminde, akla ârız olan cehle karşı Mesîh (a.s.) gibi bir doktoruz. Bizim elimizde bu nevi' cehil elemlerine ve hastalıklarına karşı bir merhem ve ilâç vardır.
48. Fart-ı meserretten "Eğer Huda dilerse" demediler. Binaenaleyh Allah Teâlâ onlara acz-i beşeri gösterdi.
"Batar" ferah ve neşâtın şiddeti ve gafletten dolayı pek ziyâde sevinmek. Ya'ni o doktorlar gafletten ve kendi kudretlerine olan i'timaddan dolayı, ifrât derecede ferah ve neşât içinde olduklarından, "Eğer Allah Teâlâ dilerse, biz bu illetin çâresini buluruz" demediler; binâenaleyh Allah Teâlâ onlara beşerin aczini gösterdi.
49. İstisnânın terkinden murâdım bir kasvettir; ârız bir hal olan ancak söylemek değildir.
"Terk-i istisna" dan "ez" edâtı mahzûftur. "Kasvet" kalbin katılığı ve karalığı ma'nâsınadır. "İstisna"dan murâd, "ben bu işi yaparım, fakat eğer Hakk'ın murâdı, benim murâdıma muhâlif olur da yapamaz isem, bu hâl müstesnâdır" demektir ki bu ma'nâ Arabça "inşâallâh” terkibinde mündemicdir. Ya'ni doktorların istisnâyı terk etmelerinden ve "inşâallâh" dememelerinden murâdım, Hakk'ın tasarrufatından gaflet ve kalb katılığı ve karanlığıdır. Yoksa ârız bir hâl olan lisân-ı zâhirî ile yalnız "inşâallâh" demedikleri değildir. Zîrâ kalbleri Hak'dan gafil olduğu halde, mahzâ dilleri alışmış olduğu için "inşallah" diyenler çoktur. Binâenaleyh, lisan "inşâallâh" dediği vakit, kalb dahi onu tasdîk etmek îcâb eder. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kehfde: وَلَا تَقُولَنْ لِشَيْئُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَالِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Kehf, 18/23, 24) Ya'ni "Sakın ben bu işi yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse yapacağım de!" buyurulması, fiillerinde âciz olan kulları, irâde-i ilâhîden âgâh etmek içindir. Bu beytin tercümesinde şu vecih dahi vârid olabilir: "Terk-i istisnâ" istisnânın terki, “merâ" benim için "dem-i kasvetîst" kasvete mensûb olan nefestir, demek olur. Ya'ni, terk-i istisnânın ma'nâsı benim indimde, Hak'dan gāfil olarak çıkarılan nefestir; yoksa yalnız ârız bir hâl olan "inşâallâh" sözünü dil ile söylemek değildir. Bir kimsenin nefesi Hak'dan gāfil olarak çıktıktan sonra, dili ile ister "inşâallâh" desin, ister demesin bence müsâvîdir demek olur. Bu tercümede terk-i istisnâdan "ez" edâtının mahzûf addedilmesine mahal kalmaz. Ve "dem-i kasvetîst" terkîb-i tavsîfî olur.
50. Ey ne çok kimse istisnayı söze getirmemiştir; onun cânı istisnanın cânı ile çifttir.
Ya'ni, çok kimseler, "inşâallâh" sözünü zâhirde dile getirip söylememişlerdir; fakat onların rûhu, bu sözün ma'nâsıyla eş ve tev'em olmuştur. Zîrâ hiçbir nefeste Hak'dan ve Hakk'ın tasarruflarından gāfil değildirler.
51. İlâçtan ve devâdan her ne yaptılar ise, hastalık ziyade ve hacet nâ-revâ oldu.
"Nâ-revâ" da “nâ" edât-ı nefy "revâ" "reften" masdarından sıfat-ı müşebbehedir, gitmeyici demek olur. Ya'ni, doktorlar ilâçtan ve tedâvîden her ne tedbîr yaptılar ise, hastaya lâzım olan sıhhat vücûda gelmedi. Ya'ni âlimlerin ilim ta'lîminden, akl-ı cüz'înin, hakikat-ı eşyâ hakkındaki maraz-ı cehli zâil olmadı.
52. O câriyecik, hastalıktan kıl gibi oldu. Şahın gözü kanlı yaştan ırmak gibi oldu.
Ya'ni, o akl-ı cüz'î cehil hastalığından dolayı nûrunu ve revnakını gāib edip akıl mertebesinden bile sukut edecek hâle geldi. Rûh, aklın bu hâlini görünce son derece müteessir oldu. Zîrâ bu âlem-i süflîde rûhun zevki, ancak bu akıl vâsıtasıyladır.
53. Kazâdan sirkengebîn safrâyı çoğalttı; bâdem yağı kuruluk gösterdi.
Kazâ, Hakk'ın ezelde vâki' olan hükm-i küllî-i icmâlîsidir. Meselâ, hayvan cinsi mutlaka ölecektir, diye vâki' olan hükm-i ilâhî kazâdır; ve kader onun tafsîlidir. Meselâ Zeyd falan vakit, şu kadar yaşında ölecektir diye vâki' olan hükm-i ilâhî gibi.
Bu kazâ ve kader bahsinin tafsîlî Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. "Sirkengebîn", "sirke" ile "engebîn" kelimelerinden mürekkebdir. Sirke ma'lûmdur; engebîn, bala ve şekere derler. Sirkeye kışın bal ve yazın şeker karıştırılıp bir şerbet yapılır; adına "sirkengebîn" derler. Fâidesi safrâyı ref etmektir. Ya'ni doktorlar hastaya sirkengebîn verdiler. Kazâ-yı ilâhî cihetinden safrâyı çoğalttı. Bâdem yağı verdiler, inkıbâza nâfi' iken, tabîata kuruluk ve kabz verdi.
"Safra"dan murâd, kuvve-i vâhimedir; zîrâ kuvve-i vâhime, safrâ gibi baş döndürücüdür. "Sirkengebîn"den murâd, delâil-i ilmiyyedir. Zîrâ delâil-i ilmiyye, vehme ârız olan şekilleri izâle içindir. "Bâdem yağı"ndan murâd, âlim-i zâhirî efendilerin Kur'ân ve hadîs ına'nâlarını te'villeridir ki, bu te'viller kalbe inbisât değil, bilakis kabz verir. Nitekim bu cildin 1099 numaralı beytinde şöyle buyrulur:
"Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl edersin, yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."
54. Helileden kabz oldu, ıtlak gitti. Su ateşe neft yağı gibi yardım etti.
"Helîle" bir nevi' nebâtî ilâçtır. Üç nevi'dir. Sarı nev'ine "sarı helîle" derler; "kara" nev'i, olmuş ve kemâl bulmuş olanıdır, lînet için kullanılır. Bir nev'ine "kâbilî" derler ki, murabbâsı olur; "hunnâk"ı ve baş ağrısını def eder ve mi'deye kuvvet verir. "Kabz" barsaklarda tabî'at tutkunluğu. "Itlâk", barsaklardaki mülâyemet demektir. "Kabız"dan murâd, bâtın tutkunluğu; "helîle"den murâd bâtın tutkunluğunu izâle edecek tedbîrât-ı ilmiyyedir. Ya'ni zâhirî âlim efendiler her türlü tedbirleriyle akl-ı cüz'înin maraz-ı vehmi ve cehlini izâle edemediler. Meselâ su, ateşi söndürmek lâzım gelirken, ateşe neft yağı dökülmüş gibi parlattı.
Ma'lûm olsun ki bu kıssa, âlem-i ervâhdan, âlem-i cisme gelen rûhun, baştan başa geçirdiği sülûk safhalarını beyandan ibaret olduğundan, bu cismâniyyet âleminde bir sâlikin şahsiyyetini tasavvur etmek lazımdır. Zîrâ sâlikin şahsiyyeti, ilm-i ilâhî mertebesinden i'tibâren bilcümle merâtibi câmi'dir. Binâenaleyh burada rü'yâyı gören, sâlikin rûhu olur. Ve rü'yâ üç türlüdür: "Keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" ve "hayâl-i mücerred"dir.
"Keşf-i mücerred" odur ki, sâlik henüz gayb âleminde olan bir sûreti hayâlden mücerred olarak rûhunun gözüyle rü'yâda görür; ve o gördüğü sûret, bu cismâniyyet âleminde aynen zâhir olur. Bu rü'yâ ta'bîre muhtâc olmaz. "Keşf-i mücerred" ile "mükâşefe" arasındaki fark budur ki; "keşf-i mücerred" rü'yâda vâki' olur; "mükâşefe" ise uyanıklık hâlinde olur.
"Keşf-i muhayyel" odur ki; sâlikin rûhu, rü'yâda bir sûret görür; fakat rûhun bu idrâki hâlinde nefsin müdahalesi olur; ve havâss-ı bâtıneden olan "kuvve-i mütehayyile" o sûreti, hayâl hazînesinden, âlem-i mahsûsâte âid münasib bir kisve ile örter. Meselâ ilmi, süt sûretinde görür. Binâenaleyh bu rü'yâ, ta'bîre muhtâc olur. Ta'bîr ilminde mâhir olan kimse, mahsûsât âlemine aid olan o hayâlî kisveyi kaldırıp, onun altında gizli olan hakîkati bularak söyler.
"Hayâl-i mücerred" budur ki; nefsânî olan hâtıraların galebesiyle, bir kimsenin rûhu, gayb âlemini görmekten hicâba düşer. Uyku hâlinde o hâtıralar dimâğda yerleşir ve havâss-i bâtıneden olan "kuvve-i mütehayyile" bu hâtıraları hayal kisvesiyle örtüp, nefse arz eder. Bu nevi' rü'yâlara "hayâl-i bâtıl" ve "rü'yâ-yı şeytânî" ve adgâs ü ahlâm ya'ni, perîşan rü'yâlar dahi derler. Meselâ bir kimseye define bulmak hâtırası ve arzusu gālib olup, rü'yâsında bir yerde define bulduğunu görse, bunun aslı yoktur; o kimsenin nefsinin îcâd ettiği bir hayâldir. Binâenaleyh bu rü'yâların ta'bîri de yoktur. Tabîat âlimlerinin ve doktorların bahs ettikleri rü'yâlar, bu nevi' rü'yâlardır. Onların "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlardan haberleri yoktur. İşte bu şerh-i şerîfde bahis buyrulan rü'yâ "keşf-i mücerred" nev'inden olan rü'yâdır. (Ba'zı ilâveler ile Cevahirü'l-Gayb'dan hülâsadır.)
55. Vaktaki padişah o hekîmlerin aczini gördü, yalın ayak mescid tarafına koştu.
"Yalın ayak olmak" cismin havâss-i zâhiresinden soyunmaktan kinâyedir. Ya'ni sâlikin rûhu akla ta'lîm-i hakāyık husūsunda, zâhirî âlimlerin aczini gördü; cismin havâss-i zâhiresinden tecerrüd ederek, mescid cânibine koştu.
56. Mescide gitti, mihrab tarafında oldu. Secde yeri şahın göz yaşından su dolu oldu.
"Mihrab” rûhun nefis ve şeytan ile harp yeri ma'nâsına olup, burada kıbleden kinâyedir. Ya'ni sâlik mescide gitti ve kıble tarafına döndü ve orada havâss-i bâtınesini toplayıp, havâss-i zâhiresinden fânî oldu ve secdeye kapandı. Sâlikin secde ettiği yer göz yaşından ıslandı.
57. Vaktaki fenâ gark-abından kendine geldi; medh ve senâda güzel lisan açtı.
"Gark-âb" suya batmış demek olup, müşebbehün- bihin, müşebbehe izâfeti kabîlindendir. "Fenâ", bir şeyin zâtında tagayyürüdür. Ya'ni sâlikin secdede havâss-i zâhiresinden tecerrüd ederek, kendisinin varlığında bir tagay- yür hâsıl olmuş idi. Sonra bu fenâ deryâsına gark olmak hâlinden çıkıp, yine havâss-i zâhiresine rücû' ederek kendine geldi. Hak Teâlâ'yı medh ve senâda güzel bir lisan açtı. Zîrâ hadîs-i şerîfde أن الله يحب ان يحمده Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ hamd ve medh olunmayı sever" buyrulmuştur.
58. Ey Allah'ım! senin hakîr ihsânın, cihanın mülküdür. Ben ne söyliyeyim, sen gizliyi bilirsin.
Ya'ni, ey vergisi bol olan Allah'ım! Senin bir kuluna en hakîr ve en aşağı olan ihsânın, cihânın mülkünü bağışlamak ve şâhlık mertebesini vermektir. Ben dilim ile ne söyliyeyim; sen benim içimde gizli olan sırlarımı bilirsin.
59. Ey dâima bizim hâcetimize penah olan, biz diğer def'a yolu yanlış yaptık.
Ey Allah'ım! Biz dâimâ ihtiyacımızı sana arz etmek lâzım gelirken, bu def'aki hâcetimizde yolu şaşırıp, beşeriyyet aczi içinde kıvranan hekîmlerden imdâd umduk; ve bu sûretle yine yanlış yola gittik.
60. Fakat, vakıa ben senin sırrını bilirim, onu zahirinde de çabuk peyda et, dedin.
Fakat gerçi Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Nahl'de وَاللَّهُ يَعْلَم مَا تُسَرُّونَ وَ مَا تُعْلَنُونَ (Nahl, 16/19) Ya'ni "Allah Teâlâ sizin gizlediğiniz şeyi ve ızhâr ettiğiniz şeyi bilir" buyurdun; diğer taraftan da أدْعُونى استجب لكم (Mu'min, 40/60) Ya'ni "Benden isteyin, vereyim" dedin. Zîrâ bâtında olan şeylerin, ism-i Zahir'in îcâbı olarak zuhûr etmeleri lâzımdır.
61. Vaktaki can içinden figân getirdi, atâ denizi kaynamağa geldi.
Vaktaki Hakk'a münâcâtı esnasında sâlik rûhunun içinden feryâd ve ağlayış ızhâr etti, Hakk'ın atâ ve ihsân deryâsı kaynamağa ve dalgalanmağa başladı.
62. Ağlama esnasında onu uyku kaptı. O rüyada gördü ki, bir pîr yüz gösterdi.
"Pîr"den murâd, insân-ı kâmildir; ve sâlikin gördüğü rü'yâ yukarıda sürh-i şerîfîn îzâhında beyân olunan "keşf-i mücerred" nev'inden olan rü'yâdır.
63. Dedi: Ey şah müjde! Hacetin revadır. Eğer sana yarın bir garib gelirse, bizdendir.
Rü'yâda görünen insân-ı kâmilin sûret-i misâliyyesi, sâlikin rûhuna dedi: Ey şâh müjde! Hak Teâlâ niyâzını kabûl buyurdu ve murâdın hâsıl oldu. Eğer yarın sana bir garîb, ya'ni misafir gelirse, bil ki o bizdendir. Ya'ni benim şimdi gördüğün sûret-i misâliyyemin fer'i olan sûret-i cismâniyyemdir; ve ben sana şimdi sûret-i misâliyyem ile göründüm; yarın da sûret-i cismâniyyem ile gelip görüneceğim.
64. Vaktaki gelir; o hekîm-i hâzıktır; onu sâdık bil ki, o emîn ve sadıktır.
Vaktâki benim sûret-i cismâniyyem gelir, o senin hastanı zâhiren ve bâtınen tedâvîye muktedir mâhir bir doktordur. O her ne söylerse, onun sözlerini doğru bil; zîrâ o emîn ve sâdıktır.
65. Onun ilacında te'sîr-i azîmi gör; onun mizacında Hakk'ın kudretini gör!
"Sihr-i mutlak" te'sîr-i azîm ma'nâsınadır. "Mizāc" bir şeye karıştırılmakla terkîb husûlüne sebeb olan şey demektir. Ya'ni o mâhir hekîmin hastana yapacak olduğu ilâçta sihr-i mutlakı ve te'sîr-i azîmi gör ve o hekîmin mizâcında olan Hakk'ın kudretini gör! Ya'ni insân-ı kâmilin akl-ı kâmili, sâlikin akl-ı cüz'îsine karışınca, Hakk'ın kudretiyle sâlikin akl-ı cüz'îsinde bir kuvvet ve bir nûr-i idrâk hâsıl olur.
66. Vaktāki va'de zamanı geldi ve gündüz oldu; güneş şarktan yıldız yakıcı oldu.
Güneşin yıldız yakıcı olması, güneş ziyasının zuhûrunda yıldızların ziyâsı gâib olmaktan kinâyedir. "Va'de zamânı"ndan murâd, yarınki günün gelmesidir.
67. Sırda gösterdikleri o şeyi görmek için, şâh pencerede muntazır idi.
"Manzara" nazar yeri ve temâşâ yeri, ya'ni pencere ma'nâsınadır. "Sır"dan murâd, âlem-i misâldir. Ya'ni şâh, âlem-i misâlde gösterdikleri hâzık hekîmin zuhûrunu, pencerede oturup bekleyici idi; zîrâ rü'yâsının "keşf-i mücerred" nev'inden olup, aynen zuhûr edeceğine kāni' idi.
68. Bir şahsı, bir cevher dolu fâzılı, gölge arasında bir güneşi gördü.
"Mâye" asıl, esas, sermâye, servet, gınâ, cevher, bir şey kıvama gelmek için katılan şey ma'nâlarınadır. "Pür-mâye" cevher dolu demek olur. Ya'ni, o bekleyen sâlik, bir şahsı ve bir cevher-i maârif dolu fâzılı ve zulmet-i cisim içinde güneş gibi parlak bir rûhu gördü.
69. Uzaktan hilal gibi erişir idi. Yok idi ve hayal şekli üzere var idi.
Ya'ni, cismi riyâzet ve mücâhededen hilâl gibi incelmiş olan insân-ı kâmil, uzaktan yaklaşmakta idi. Onun cismi, var ile yok arasında hayâle benzemiş idi. Zîrâ hayâl zâhirde görünmez ise de, bâtında mevcûddur. Binâenaleyh hem vardır ve hem de yoktur.
70. Rûh içinde hayal yok gibi olur; sen cihanı bir hayal üzerinde gidici gör.
Ya'ni insanın zâhiri olan cism-i kesîfinde bâtın olan rûhu vardır ve bu rûh içinde türlü hayaller peydâ olur ve bu hayâller insanın zâhirine nazaran yok gibidir; zîrâ yanında duranlar onun hayalini görmezler. İşte bunun gibi, sen bu cihânı "rûh-i külli”nin hayali üzerinde gidici gör ki, o da "rûh-ı a'zam"dır. Ma'lûm olsun ki, dünyanın ve âhiretin vücûdlarının aslı ve hakikati hayâldir; ve Hakk'ın kemâl-i zuhûru da hayâldir; zîrâ her bir kimse Hak hak- kındaki i'tikādını nazar-ı tedkîka alsa, kendi i'tikādında olan Hakk'ın vahdâ-niyyeti ve esmâsı ve sıfâtı, bu i'tikāda göre Hakk'ın tecellîsi, kendi hayâlinde vâki' olduğunu görür. İsm-i Hâdî'nin mazharlarındaki hayâle "hayâl-i hak" ve ism-i Mudill'in mazharlarında olan hayâle de "hayâl-i bâtıl" denir; ve her iki mazhara olan tecellî dahi Hakk'ındır. Binâenaleyh hayâl, bütün âlemin aslı olur; zîrâ Hak, bütün eşyânın aslıdır ve Hakk'ın kemâliyle zuhûru ise, ancak asl olan mahalde olur ki, o da hayâldir. Bu bahsin tafsîli el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki kitabtadır. Beyt-i şerîfin ikinci mısra'ında bu hakāyıka işâret buyrulur.
71. Onların sulhları ve kavgaları bir hayal üzerinedir; ve onların fahrları ve ârları bir hayâldendir.
Ya'ni, cihân bir hayâl üzerinde gidici ve akıcı olunca, cihân halkının sulhları ve kavgaları ve dostlukları ve düşmanlıkları da bir hayâl üzerine binâ edilmiş olur. Ve kezâ cihân halkının mâl ve mülk ve mansıb ile imtihanları ve ârları ve utanmaları da, kendi i'tikādlarına müstenid olan bir hayâldendir. Zîrâ dünyâ ehli olan halk, mezâhiri görürler ve onlarda zâhir olan Hakk'ı görmezler. Fakat ehl-i Hak olan kimselerin şühûduna gelince, bu da iki türlüdür: Bir türlüsü Hakk'ın Zât'ını bu zâhir kisvelerinden hâric görüp, Hak eşyayı Zât'ıyla değil, ilmiyle muhîtdir derler. Bu şühûd, ehl-i Hakk'ın avâmının müşâhedesidir. Ve diğeri Zât-ı Hakk'ı mezâhir perdelerinden birlik ve teklik sıfatıyla görüp, Hak eşyayı Zâtıyla muhîtdir derler. Bu müşâhedeye ehl-i hakikat, "kesret içinde vahdetin müşâhedesi" derler. Resûl-i Ekrem Efendimiz bi'setden sonra bu müşâhede içinde idiler ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâ dahi kezâlik bu müşâhedededirler. (Reşehâť dan.)
Evvelki müşâhede içinde olan ulemâ-i zâhir, kendi tâifelerine "şühûdî" ve ikinci müşâhede sâhiblerine de "vücûdî" derler. Halbuki, mezâhire Hakk'ın varlığından başka bir varlık verdikleri için, bakılırsa kendilerine "vücûdî" demek daha münasib olurdu. Bu Mesnevî-i Şerîf'deki hakāyık hep zikr olunan ikinci müşâhede üzerinedir.
72. O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Huda'nın bostanı meh-rûlarının aksidir.
"Dâm" tuzak demektir. "Bostân-ı Hudâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. "Meh-rûlar"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Ya'ni, mâdemki cihân hayâl üzerinde cârîdir, şu halde ehl-i cihândan olan evliyâ dahi bu hayâlât içinde yüzerler; fakat evliyânın tuzağı olan hayaller, avâmın tutulduğu tuzaklar olan hayaller değildir. Onların hayâlât tuzağı, ilm-i ilâhî bostânının meh-rûları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksinden peydâ olan hayallerdir ki, bunlara "hakāyık-ı eşyâ" ve "a'yân-ı sâbite" derler. Bu akislerin eseri âlem-i ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde zâhirdir. Binâenaleyh avâm sıfat ve esmâ-i ilâhiyyeden bî-haber olup, bu âlem-i kesâfetde ancak ecsâmı görürler. Evliyâ ise, yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere Zât-ı Hakk'ı mezâhirde sıfatı ve esmâsı ile görürler; ve bu hayallerde cilveger olan hakîkî varlığı müşâhede ederler.
73. O bir hayali ki, şâh rüyada gördü; misafirin yüzünde zahir gelmekte idi.
Ya'ni şâhın rü'yâda gördüğü o âlem-i misâldeki hayâli ve o hayâlin şekil ve şemâili, bu cismâniyet âleminde uzaktan gelmekte olan misafirin yüzünde zâhir olmakta idi. Ya'ni o insân-ı kâmil rü'yâda sûret-i misâliyyesi ile görünmüş idi; şimdi de sûret-i cismâniyyesi ile göründü.
74. Şah hâciblerin yerine öne gitti; o gaybî olan misafirin huzuruna kendi gitti.
"Hacib" kapıcı, bevvâb, perde ve mâni' demektir. Burada, rûhun mâni'leri olan kuvâdan kinâyedir. Bu mevâni'in en müessiri, kuvve-i vâhimedir. Ya'ni sâlikin rûhu, o insân-ı kâmili görünce, acaba o mudur, değil midir ve benim hastamı tedâvîye muktedir midir, değil midir? gibi birtakım şekler ve zanlar ilkā eden kuvve-i vâhime ve mütehayyile ve mütefekkiresini geride bırakıp bizzat kendisi öne geçti ve o âlem-i gayba mensûb olan misafirin huzûruna bu gibi mânialardan soyunarak gitti ki, her bir salikin insân-ı kâmil huzûruna böyle gitmesi lâzım gelir.
75. Her ikisi deryaya mensub olup, yüzgeçlik öğrenmiş idi; her iki ruh dikilmeksizin dikilmiş idi.
76. Dedi: Benim ma'şûkum sen idin; o değil. Fakat âlemde iş, işten kalkar.
Sâlik dedi: Ey akl-ı küllî, benim ma'şûkum sen idin; o benim tasarrufum altında olan akl-i cüz'î değil idi. Fakat bu cismâniyet âleminde bir işin mey-dana çıkması diğer bir işin meydana çıkması ile vâki' olur. Nitekim benim akl-ı cüz'îmin marazı olmasa ve onun tedâvîsi mecbûriyeti olmasa idi, seni bulamaz idim.
77. Ey hekîm, sen bana Mustafâ gibisin; ben de Ömer gibiyim. Senin hizmetin için kemer bağladım.
"Kemer bağlamak" hizmete hâzır olmaktan kinâyedir. Şahın hekîm-i gay-bîyi, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e benzetmesi, ulûm-i ledünniyyede o hazre-tin vârisi olmasındandır; ve kendisini Hz. Ömer'e teşbîhi de, Hz. Ömer nasıl ki Sultânü'l-enbiyâ Efendimiz'i katil maksadıyla kıyâm edip, netîcede aslâ kasd etmediği İslâmiyet şerefine nâil olmuş ise, şâh dahi hekîm-i ilâhîyi câri-yenin tedâvîsi maksadıyla istediği halde, onun huzûrunda, evvelce kasd et- mediği îmân-ı kâmil şerefine nâil olmasındandır; zîrâ cenâb-ı Pîr yukarıki beyitte iş işten çıkar buyurmuşlar idi.
"Tevfik" bir işe muvaffak kılmak demektir. "Edeb" âdet ve kâide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır; ve "edebsizlik", nefsin fesâdı ve bozukluğu ve âdet ve kâide hâricine çıkması demek olur. Hekimler, mutasarrıf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'yı bırakıp, tasarrufu kendi nefislerine isnâd ederek, terk-i edeb ettiler ve îmân âdeti ve kâidesi dışarısına çıktılar. Hak Teâlâ dahi onların bu edebsizliğine ve nefislerinin fesâdına karşı acizlerini gösterdi. Şâh bunu görünce, edeb dairesine girip mutasarrıf-ı hakîkîye yalvardı. Bu edebine mükâfâten, derdine dermân olmak üzere hekîm-i hâzıkı gönderdi
Cenâb-ı Pîr aşağıda diğer edebsizliklerin fenâlıklarını beyân buyururlar.