İçeriğe atla

Sâhib-i tevfik olan Hak Teâlâ'dan bilcümle hallerde edebe riâyete tevfik taleb etmek hakkında ve edebsizliğin zararlarının vehâmeti beyânındadır

2. bölüm / 56 · 1806 kelime · ~10 dk okuma

78. Huda'dan edebe tevfik isteyelim; edebsiz Rabb'in lutfundan mahrum oldu.

Zâhirde ve bâtında bizi edebe muvaffak etmesini Cenâb-ı Hak'dan niyaz edelim; zîrâ edeb hâricine çıkan kimseler, Hakk'ın lutfu ile tecellîsinden mahrûm olurlar ve haklarında kahr-ı ilâhî zâhir olur.

79. Edebsiz fenâyı yalnız kendisi için tutmadı; belki bütün âfâka ateş vurdu.

Ya'ni, edebsizin yaptığı fenâlık yalnız kendi nefsine münhasır kalmadı; belki o fenâlığın ateşini ve kötü te'sîrâtını âfâka ve etrâfa saçtı. Nitekim sûre-i Enfal'de Hak Teâlâ وَاتَّقُوا فِتْنَةٌ لاَ تُصِيَبْنَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً (Enfal, 8/25) Ya'ni "Sakının bir beliyye ve azâbdan ki, sizden hâssaten zulmeden kimselere isâbet etmez" buyurur.

80. Gökten baş ağrısız, satımsız ve alımsız mâide erişir idi.

[81] "Mâide", üzerinde yemekler tertib edilmiş olan sofra veyâ tepsi demektir; ve zahîreye de derler. "Sudâ'" baş ağrısı; "Fürûht ü harîd" murahham mastarlardır; satım ve alım demektir. Bu beyt-i şerîfde Tîh sahrâsında Benî İsrail'e gökten inen kudret helvâsıyla, selvâ kuşları kebabına işâret buyrulur. Nitekim sûre-i Bakara'da وَ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ المَنْ وَ السلوى (Bakara, 2/57) Ya'ni "Ey Benî İsrâîl, sizin üzerinize kudret helvası ve selvâ kuşlarını indirdik" buyrulur.

Ya'ni “Mûsâ (a.s.) Benî İsrâîl'i Mısır'dan Tih sahrâsına çekip getirdiği vakit, onlara gökten mâide ve zahîre erişirdi; ve onlar bu zahîreye çalışmadan, muttasıl baş ağrısı ve alım satım zahmeti olmaksızın mâlik olurlar idi.

81. Musa'nın kavmi içinde edebsiz olan birkaç kimse, hani sarmısak ve mercimek? dediler.

"Sîr" sarmısak, "ades" mercimek demektir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da şu âyet-i kerîme ile onların hallerini haber verir: وَ اذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبر عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَ قِثَّائِهَا وَ فُومِهَا وَ عَدَسِهَا وَ بَصَلِهَا (Bakara, 2/61) Ya'ni "Ey Benî İsrâîl, vaktaki siz dediniz: Yâ Mûsâ! biz bir türlü yemeğe sabr edemeyiz; Rabb'inden iste ki, bizim için yerin bitirdiği bakladan ve hıyardan ve buğdaydan ve mercimekten ve soğandan çıkarsın." Ya'ni birkaç edebsiz Hakk'ın bu ni'metine şükr etmediler; sarmısak ve mercimek istediler.

82. Sofra ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek ve bel bellemek ve orak zahmeti kaldı.

"Hân" sofra, "dâs" orak demektir. “Mân” “mâyân"ın muhaffefidir. “Mâ-râ" bizlere demek olur. Ya'ni, birkaç edebsizin yüzünden ve onların şükürsüzlüğünden ni'met sofrası ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek ve bel bellemek ve orak biçmek zorlukları kaldı.

83. Tekrar Isa vaktaki şefâat etti, Hak, sofra ve tabak üzerinde ganîmet gönderdi.

"Bâz" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, tekrar, yine, bir daha ma'nâlarına gelir. "Şefâat" bir şeyi, diğer şeye zamm etmek ma'nâsına olan "şefa"dan müştakk olup, dilemek ve esirgemek ve günahkâr kimseyi sâlihlere zamm etmek ma'nâsınadır. "Ganîmet" harbde düşmandan alınan mal ma'nâsında olup, burada ni'metden kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde, aşağıdaki âyât-ı kerîmeye işaret buyurulur: اذْ قَالَ الْحَوَارِيونَ يا عيسى ابن مريم هل يستطيع ربك أن ينزل عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاء قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ ان كنتم مؤمنين (Maide, 5/112) Ya'ni "Vaktâki havâriyyûn, ey Meryem'in oğlu Îsâ! senin Rabb'in bize gökten mâide indirmeğe kādir olur mu? dediler. Eğer mü'minler iseniz Allah'dan korkun, dedi."

Ma'lûm olsun ki Ansiklopedi ismindeki meşhûr kāmûs, Kardinal Gose'nin sözlerini te'yîden havâriyyûnun hepsi câhil, fakîr, haysiyyetsiz, hasebsiz, nesebsiz adam olduklarını beyân eder. Bunların ahvâli Ahmed Midhat Efendi merhûm tarafından, misyonerlerin İslâmiyet aleyhindeki iftirâlarına karşı yazılan Müdâfaa ismindeki matbû' eserinde, hıristiyanların yine kendi ifadelerine ve târihlerine nazaran mufassalan beyân olunmuştur. Filhakîka bunların cehillerine ve Îsâ (a.s.)a îmânlarındaki şübhelerine bu âyet-i kerîmede açık işaretler vardır. Nitekim Îsâ (a.s.)a: "Ey peygamber!" diye hitâb etmeyip, "Ey Meryem'in oğlu Îsâ" dediler. “Rabb'in mâide indirmeğe kādir olur mu?" diye de, Allah'ın kudretinde şübhe ettiler. Îsâ (a.s.) onların bu cehil ve şübhelerine karşı: "Eğer îmânınız varsa Allah'dan korkun" buyurdu.

Ondan sonra: قَالَ عيسى ابن مريم اللهم ربنا انزل عَلَيْنَا مَائدة من السَّمَاءِ تَكُون لَنا عيداً لا ولنا وآخرنا وَآيَةً مِنْكَ وَأَرْزَقْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرازقين (Maide, 5/114) Ya'ni “Meryem'in oğlu Îsâ dedi: Ey Allâhım, ey bizim Rabb'imiz! Bize gökten mâide indir ki, bizim evvelimize ve âhirimize bir bayram ve senden bir âyet olsun; ve bizi rızıklandır ve sen rızık verenlerin hayırlısısın." Îsâ (a.s.)ın bu şefâat ve niyâzı üzerine gökten bir sofra indi. Müfessirlerin beyânına göre bu sofra gökten iki parça bulut arasında kırmızı renkli idi. Bulutlar yere indi ve arasından bu sofra havâriyyûnun arasına düştü. Îsâ (a.s.) sofranın örtüsünü kaldırdı. Üstünde pulsuz ve kılçıksız ve yağı damlamakta olan kebâb olmuş bir balık var idi. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan gayri türlü yeşillikler ve beş tâne de ince pide var idi ki, birinin üstünde zeytin, birinde bal, birinde tereyağı, birinde peynir ve birinde de pastırma bulunuyor idi.

84. Yine edebsizler edebi terk ettiler; dilenciler gibi, sofra artıklarını kaldırdılar.

"Zelle" yemek ve sofra artığı demektir. “Hâ” edât-ı cemi'dir. Ya'ni câhil ve fakîr ve haysiyyetsiz oldukları yukarıda îzâh olunan havâriyyûn, bu mu'cizeyi gördükleri halde, Hakk'ın kudretine olan îmânlarını kuvvetlendiremediler; mâideden karınlarını doyurduktan sonra, belki bu mâidenin arkası gelmez diye, sofra artıklarını da dilenciler gibi kapışıp sakladılar; ve kendi seviyelerine münasib arsızlık ettiler.

Havâriyyûnun az îmânlı olduklarını ve aç gözlülüklerini hıristiyanların Îsâ'sı Matta İncilinin on altıncı bâbında ve diğer İnciller'de göstermiş ve "Ey az îmânlı adamlar! Niçin ekmek almadığınız için birbiriniz ile söyleşirsiniz?" demiştir.

85. Isa: Bu daimdir ve yeryüzünden eksik olmaz, diye onlara yalvardı.

"Lâbe-kerden" yalvarmak demektir. Ya'ni Îsâ (a.s.) o arsızlık eden havâriyyûna: "Ricâ ederim, Hakk'ın kudretinde şübhe etmeyin ve hırs ve tama'ı bırakın ve artıkları toplamayın. Bu mâide mu'cizesi benim ümmetim için dâimdir, yeryüzünden eksik olmaz" diye yalvardı; fakat îmânda şübheli olan bu balıkçı tâifesine bu ricânın te'sîri olmadı.

86. Sû'-i zan etmek ve hırs getiricilik, bir büyüğün ni'met sofrası önünde küfür olur:

Bu beyt-i şerîf, Îsâ (a.s.)ın lisân-ı şerîfinden havâriyyûna söylenmiş olmak münasibdir. Ya'ni, bu sofra bize Hak tarafından geldi ve onun arkası kesileceğini zannedip artıkları toplamak ve hırs-ı nefsânî göstermek, Hakk'ın kudretine karşı sû'-i zan etmektir. Bu haller, şânı azîm olan Hak Teâlâ'nın ni'met sofrası önünde küfretmek olur.

87. O görmemiş, dilenci yüzlülerden, hırstan dolayı, o rahmet kapısı onlar üzerine kapandı.

"Gedâ-rû" vasf-ı terkîbî olup, zâhiri ve etvârı dilenciye benzeyen kimse ma'nâsına. "Nâdîde" görülmemiş ve müflis; ve avâm ta'bîrince "tırıl” ma'nâsına gelir. "Ferâz" zıd ma'nâları hâiz olan bir kelimedir; açık ve kapalı ma'nâlarına gelir. Burada kapalı demektir. Ya'ni, o görmemiş dilenci kılıklı havârîlerden ve onların hırsından dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın o rahmet kapısı ve mâide nüzülü, onların üzerine kapalı oldu.

88. Zekâtın men'inden dolayı bulut zahir olmaz ve zinadan cihetlere vebâ düşer.

"Zekât" şerîatte, her bir zengin, üzerinden bir yıl geçmiş olan malının kırkta birini hesab ederek fukarâya vermektir; bu şefkat ve teâvün-i islâmiyye'dir. “Vebâ” tâûn ma'nâsına geldiği gibi sârî hastalıklara da denir. Ya'ni zenginler zekâtlarını fukaraya vermezlerse, vaktinde bulutlar zâhir olup yağmurlar yağmaz; ve zinâ çoğaldığı vakit de, efrâd-ı beşer arasında türlü türlü hastalıklar yayılır.

Bu beyt-i şerîfde Ka'b b. Mâlik'den rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: اذا رأيتم القطر قد منع فاعلموا ان الناس قد منعوا الزكاة فمنع الله ما عنده و اذا رأيتم الوبا قد فشا فاعلموا ان الزنا قد فشا Ya'ni "Yağmur yağmadığını gördüğünüz vakit, biliniz ki halk zekâttan imtina' etmişlerdir; binâenaleyh Allah Teâlâ da kendi indinde olan şeyi men' etmiştir. Ve sârî hastalıkların yayıldığını gördüğünüz vakit de, biliniz ki, muhakkak zinâ münteşir olmuştur."

89. Sana zulmetlerden ve gamdan her ne gelirse, o dahi korkusuzluktan ve edebsizliktendir.

Ey hak yolunun yolcusu, senin kalbine enbiyâ ve evliyâ ve onların sözleri hakkında şübhe ve inkâr zulmetlerinden her ne gelirse; veyâhud sebebini bilemediğin bir gam ve sıkıntı ârız olursa, bil ki, o zulmetler ve gamlar, hak yolunda yaptığın lâubâlilikten ve korkusuzluktan ve edebsizlikten gelmiştir. Bunun definin çâresi bu cildin 849 numarasında bulunduğu üzere istiğfâr edip, iyi ameller yapmaktır. Mesnevî:

"Vaktâki gam görürsün, sen istiğfär et; gam Hâlık'ın emriyle gelmiştir; iş yap!"

90. Her kim dost yolunda korkusuzluk ederse o, erlerin yol vurucusu ve nâmer-didir.

"Reh-zen" yol vurucu, "nâmerd" alçak ve kadr ü i'tibârı olmayan kimsedir."Korkusuzluk"tan murâd, Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerine muhalefet etmek ve onların nehy ettiği fiillere cür'et etmektir. "Dost yolu"ndan murâd, şerîat ve tarîkat ve hakîkat yollarıdır. Nitekim şerîat yolunda korkusuzluk edip zekât vermemek yağmurun yağmamasına; ve zinâya cür'et etmek, sârî hastalıklara sebeb olduğu yukarıda geçti. Diğer şer'î amelleri terk etmekte de türlü türlü hem âfâkî ve hem de enfüsî vehâmetler vardır.

Tarîkatde korkusuzluk, kendisi nefsinde kâmil olmadığı halde, halkı irşâda kalkmaktır. Nitekim bu gibiler hakkında âyet-i kerîmede: اتأمرُونَ النَّاس بالبر و تنسون انفسكم (Bakara, 2/44) ya'ni “Kendi nefislerinizi unuttuğunuz halde, nâsa birr ve takva ile mi emr ediyorsunuz?" buyrulmuştur. Ve hakîkat yolunda korkusuzluk dahi, hakāyıkı ve esrâr-ı ilâhîyi, ehli olmayan kimselere ifşâ etmektir. Zîrâ hadis-i şerîfde: لا تعطوا الحكمة على غير اهلها فتظلموها ya'ni "Hikmeti ehlinin gayrine vermeyiniz, o hikmete zulm edersiniz" buyrulmuştur. Binâenaleyh bunların hepsi dalâlettir ve bu yolda hareket edenler, edeb hâricine çıkan kimselerdir ki, bunlar "merdân"ın, ya'ni şerîat ve tarîkat ve hakîkat yolunda doğru gidenlerin yolunu vurucudur.

91. Bu felek, edebden pür-nûr olmuştur; ve melek edebden pak ve ma'sûm geldi.

"Edeb" lügatte âdet ve kāide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır. Bu i'tibâr ile âdete ve ahlâk kāidelerine riâyet edenlere edîb, ve bu âdet ve kāide hâricine çıkanlara edebsiz ve küstâh derler.

"Felek", Hak yolunun vaz' ettiği kāideler dâiresinde dönüp, bu âdet ve kāide hâricine çıkmadığı için, menba'-ı ziyâ olan güneşten ve menşe-i nûr olan aydan pür-nûr olur. Zîrâ seyyârâtın her biri âdetlerini bozsalar, manzûme-i şemsiyyemizin muvâzenesi bozulup, fezâda bir karışıklık vâki' olur; ve âfâk zulmet içinde kalır. Adet ve kāide hâricine çıkmağa ve istisnâ husûlüne sebeb olan şey ise irâde sâhibi olmaktır. Ne felekte ve ne de melekte irâde olmayıp sâni'-i hakîm tarafından vaz' edilen âdet ve kāide hâricine çıkmadıkları için, edîbdirler. Bu sebeble felek pür-nûr ve melek dahi isyândan ve serkeşlikten pâk ve ma'sûm olmuş olurlar. İnsan ise, bunların hilâfına olarak, irâde sâhibi olduğundan, bu irâde sebebiyle âdet ve ahlâk kāideleri hâricine çıkmağa cür'et edip edebsiz ve küstah olur.

92. Güneşin tutulması küstahlıktan oldu; bir Azazil cür'etden dolayı kapıdan koğuldu.

"Küsûf" muharriki üzerinde devri esnâsında ay, güneş ile arz arasından geçerken, gölgesinin, arzın ba'zı noktalarına düşmesinden ibaret olduğu, ilm-i hey'ete vakıf olanlarca ma'lûmdur. Ayın bu vaz'iyyeti dâimî değil, istisnâî bir haldir. Zîrâ her vakit ayın devrinde küsûf vâki' olmaz. Binâenaleyh küsûf vâki' olmak için felekte âdet hilafında bir vaz'iyyet hâdis olmak îcâb eder. Bu ise ayın devrinde bir küstahlıktır; ve küsûf işte bu küstahlık neticesinde zuhûr eder. Gerçi ayın devrinde irâde yok ise de, bu hâl, devri esnasında, sevk-i tabîî ile, onun devr-i âdîsinden inhirâfıdır. Nitekim biyolojide irâdesi olmayan cemâd ve nebâtın âdât-ı tabîiyyeden istisnâî olarak inhirâfları kabûl edilmiştir. İmdi âfâkda vâki' olan âdet ve kāide dâiresinden bilâ-irâde çıkış, böyle bir zulmeti intâc ederse, insanın kanûn-ı ilâhî ve kavâid-i ahlâkî dâiresinden irâdesiyle hurûcu, âfâkda ve enfüsde ne gibi zulmetleri intâc edeceği îzâhdan müstağnîdir. Nitekim âyet-i kerîmede, sûre-i Rûm'da `ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ` (Rum, 30/41) ya'ni "nâsın elleriyle kazandıkları şey sebebiyle, karada ve denizde fesâd zahir oldu" buyrulur.

"Azâzîl" İblîs'in ismidir. Küçük, büyüğün emrine itâat etmek ahlâk kāidelerinden iken, İblîs bu kāide hâricine çıkıp, hased duygusuyla Âdem hakkında Hakk'a karşı i'tirâza cür'et etti ve bu cür'eti ve edebsizliği sebebiyle saâdet kapısından koğuldu.