İçeriğe atla

Rü'yâsında mülâkātı ile müjdelemiş oldukları tabîb-i ilâhî ile pâdişâhın mülâkātı

3. bölüm / 56 · 4332 kelime · ~22 dk okuma

93. Gönlünde ve canında tuttuğu aşk gibi, elini açtı ve onu kucakladı.

Ya'ni şâh misâl âleminde sûretini gördüğü insân-ı kâmili ve tabîb-i ilâhîyi, cismâniyet âleminde de görünce, içinde duyduğu aşk gibi ona sarıldı ve kollarını açıp, onu kucakladı.

94. Onun elini alnını öpmeğe başladı ve makāmdan ve yoldan sormağa başladı.

Ya'ni sâlik o insân-ı kâmili bulduğu vakit, hürmetle elinden ve alnından öptü ve sülûke âid makāmdan ve usûlden sormağa başladı.

95. Sora sora onu sadra kadar çekti; nihayet sabr ile bir hazîne buldum dedi.

Sâlik sorduğu sülükün makām ve usûlleri hakkında cevablar aldıkça, müşkili olan birtakım meseleleri de sora sora o kâmili sadra çekti ve onun muhabbetini kalbine yerleştirdi. Ve işte nihâyet sabr ile maârif-i ilâhiyye cevherleriyle dolu bir hazîneyi buldum dedi.

96. Dedi: Ey Hakk'ın hediyesi ve zahmetin dafi'i; ve sabır, sürûrun anahtarıdır kelâmının ma'nâsı.

"Harac" darlık, günah ve zahmet ve göz kamaşması ma'nâlarınadır. Burada, zahmet ve darlık ma'nâsı münasibdir. "Def" ism-i fâil ma'nâsına olan masdardır, def edici demektir.

Ya'ni, ey bana Hakk'ın hediyesi olan tabîb-i ilâhî ve zahmeti ve darlığı def edici! Senin vücûdun, "sabır, sürûrun anahtarıdır" kelâmının ma'nâsıdır.

97. Ey hekîm-i ilâhî! Senin mülakatın, her sualin cevabıdır. Müşkil, kıyl u kalsiz senden hall olur.

"Likä" mülākāt; "kıyl ü kāl" söz söylemek demektir.

Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Sâlik sana mülâkî olmakla, her suâlinin cevabını kalbinden almış olur. Ve salikin ilim ve ma'rifetdeki müşkili, söz söylemeğe muhtâc olmaksızın senden hall olur. Zîrâ insân-ı kâmilin alâmetlerinden birisi de, sâlikin müşkillerini söz söylemeksizin onun kalbine ilkā ederek hall etmektir.

98. Gönlümüzde olan her şeyin tercümanısın; her kimin ayağı çamurda ise, elini tutucusun.

Bizim içimizde ve bâtınımızda her ne varsa, sen onun tercümânı olup ızhâr edersin. Her kimin ruhunun ayağı çamur mesâbesinde olan bu cismâniyet âleminde saplanıp kalmış ise, onu elinden tutup çıkarırsın ve rûhâniyet âlemine götürürsün.

99. Hoş geldin, ey seçilmiş, ey râzı olunmuş olan! Eğer sen gaib olur isen, helâk gelir, sahra daralır.

"Merhaba" Arabça'da, geniş yere geldin demek olup, Türkçe'de "Hoş geldin" ta'bîrinin mukābilidir. “Müctebâ" seçilmiş, "murtezâ" kendisinden râzı olunmuş. "Kaza" burada ölüm ve helâk demektir. "Feza” sahrâ ma'nâsınadır.

Ya'ni, hoş geldin, ey Hak indinde seçilmiş kullardan olan kâmil! Ey Hak kendisinden râzı olmuş olan mürşid! Eğer sen gâib olursan, beşeriyet âlemine helâk gelir ve vücûd-i izâfî sahrâsı daralır.

Bu vasıflar "kutb-ı zamân"ın evsâfı olduğuna göre, sâlikin rü'yâda gördüğü hekîm-i ilâhînin kutbiyyet makāmında olduğu anlaşılır. Atîdeki beyit dahi bu ma'nâyı te'yîd eder.

100. Sen kavmin efendisisin; seni istemeyen, eğer vaz geçmezse, muhakkak he- [100] lâk olur.

"Kavim" ism-i cemi' olup, erkek ve kadından mürekkeb cemâate denir. Zîrâ füyûzât-ı ilâhiyye havâs ve avâma, "kutb-ı zamân"ın kalb-i şerîfinden tevzî' olunur.

Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Sen beşeriyet kitlesinin ve cem'iyyetinin efendisisin; seni istemeyen, eğer seni istememekten vazgeçmezse, muhakkak helâk-i ma'nevîye uğrar.

101. Vaktaki o meclis ve kerem sofrası geçti; onun elini tuttu ve hareme götürdü.

Ya'ni mülâkāt meclisi ve ikrâm sofrası nihâyet buldu. Sâlik, o mürşid-i kâmilin kerem elini tuttu; kendi hastası ve mahremi olan akl-ı cüz'îsinin mâhiyyetini ve ahvâlini arz etti.

102. Hastanın ve hastalığın kıssasını okudu; ondan sonra onu hastanın önüne oturttu.

Ya'ni sâlik insân-ı kâmile, ilm-i hakîkatte cehalet hastalığına uğramış olan akl-ı cüz'îsinin ve cehlinin derecesini takrîr etti. Ondan sonra o kâmili bu aklının önüne oturttu ve aklına rehber yaptı..

103. Yüzünün rengini ve nabzını ve kārûreyi gördü; onun hem alâmetlerini, hem sebeblerini dinledi.

"Nabız" damarın hareketi, "Kārûre" sırça ve şişe demek olup, burada içine hastanın idrârı konulan şişe ma'nâsınadır. Arabîdir; Fârisîsine "pîşyâr" derler.

"Yüzün rengi"nden murâd, sâlikin akl-ı cüz'îsinin mertebesidir. Zîrâ rûhun terakkîsi akıl vâsıtasıyla olur. Bundan evvelki şerh-i şerîfde Hz. Pîr, edebden bahis buyurdular; ve edeb, aklın îcâbıdır. Binâenaleyh sâlikin edebinden aklının mertebesi ve aklının mertebesinden dahi sülükde terakkî ve isti'dâdı anlaşılır. Zîrâ Hak yoluna sülük ve Hakk'a vusûl, her mertebedeki aklın kârı değildir. Nitekim V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulur:

Akılların mertebelerde, yerden göğe kadar olan bir tefävütünü iyi bil! Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihâb yıldızlanndan daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, ateş kıvılcımı gibidir.

"Nabız"dan murâd, sâlikin idrâkindeki sür'at-i intikāl ve cevvâliyyetin derecesi. "Kārûre"den murâd, sâlikin zâhirî sözleridir ki, onda hasta olan aklının çıkardığı sakîm ma'nâlar mündemicdir.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî akl-ı cüz'îsinin mertebesini ve idrâkinin cevvâliyyetini ve derecesini, zâhirî sözlerine bakıp gördü; ve bu cehil hastalığından kendisine ârız olan alâmetleri, sıkıntıları ve sebeblerini o sâlikden dinledi.

104. Dedi: Her ilaç ki, onlar yapmışlardır, o ma'mûr etmek değildir, harab etmişlerdir.

Hekîm-i ilâhî, işi anladıktan sonra dedi ki: O ulûm-ı zâhiriyye doktorları, bundan, bu cehil hastalığını gidermek için her ne öğretmiş ve kendi bilgileri dâiresinde her ne ilâç yapmış iseler, o bu aklı tenvîr ve ma'mûr etmek olmamıştır; belki büsbütün harâb etmek olmuştur.

105. İçin hallerinden habersiz idiler; iftira ettikleri şeyden Allah'a sığınırım.

O âlimler ve doktorlar akılların mertebeleri ahvâlinden ve isti'dâdlarından bî-haber olduklarından, onun hastalığını gidermek için yaptıkları ilaçlar, aksine te'sîr etti; zîrâ her birisi onu bir ilme müstaid zannedip iftirâ ettiler. Ben onların iftirâ ettikleri şeyden Allâh'a sığınırım.

106. Hastalığı gördü ve ona gizli keşf oldu; fakat gizledi, sultana söylemedi.

Ya'ni o insân-ı kâmil, akl-ı cüz'înin hastalığını gördü ve onun gizli olan mertebesi ve isti'dâdı ona münkeşif oldu; fakat bu keşfi sakladı ve sâlike, ya'ni sâlikin vücûdunda sultân olan rûhuna söylemedi.

107. Onun hastalığı safrâdan ve sevdâdan değil idi; her odunun kokusu dumanından zâhir olur.

Eski tıbba göre insanın vücûdunda dört nevi' ahlât vardır ki, bunlar da kan, balgam, safrâ ve sevdâdır. Bunlardan birisi i'tidâl derecesinden fazla olursa, hastalık zuhûr eder. "Safrâ'", bu ahlât-ı erbaadan ödde toplanan mâ-yi'dir. "Sevda" yine ahlât-ı erbaadan dalakta toplanan bir maddedir. "Safra" galebesinin ba'zı alâmetleri şunlardır: Yüzün rengi ve gözler sararır, ağız acılanır, dil kurur, başta çıbanlar zuhûr eder, serin havadan hoşlanır, çok susar. "Sevda" galebesinin ba'zı alâmetleri de şunlardır: Gözde ve cisimde kuruluk ve uykusuzluk vâki' olur. Kanın rengi kara ve galîz olur. Tabîatta vesvese ve çok düşünce ve gam zuhûr eder.

Yeni tıbda "safrâ" kabûl edilmiş ve ilaçları tertib olunmuştur; fakat sevdâ hakkında bir ma'lûmât yoktur. Zîrâ yeni tıbba göre dalak, küreyvât-ı hamrânın mezarıdır. Acabâ dalakta bu ölü küreyvât-ı hamrâ fazla toplanırsa, netîcesi ne olur? Bu cihet etıbbânın tedkîk edeceği bir şeydir.

Burada safrâ ve sevdâdan murâd, baş döndürücü ve asabiyete sebeb olan ulûm-i edille ve akliyye olmak münasib olur.

Ya'ni, bu akl-ı cüz'înin hastalığı ulûm-i edille ve akliyyeden değildir; bunda başka bir hastalık vardır ki, yanıp tutuşuyor. Zîrâ her odunun kokusu yanmakla çabuk zâhir olur.

108. Onun ağlamasından veya za'fından bildi ki, o gönlün inlemesidir. Cisim iyidir ve o gönül esîridir.

"Zârî” de "ya" masdariyyet içindir. "Zâr" ağlama ve hüzün ile yanık yanık ağlama, acz ve gam demektir. "Nizâr" kelimesinin muhaffefi olarak zayıf ma'nâsına da gelir. "Giriftâr" esîr demek olup, "Giriftâr-ı dil" gönül esîri ma'nâsınadır ve âşıktan kinâyedir.

Ya'ni insân-ı kâmil, aklın ıztırabından ve aczinden ve gamından bildi ki, onun inlemesi ve ıztırabı, onun bâtını olan sırr-ı kaderi ve hakîkatı iktizâsındandır. Bünyesi, ya'ni akliyyeti ve idrâki iyidir; ve fakat kendi hakîkati iktizâsınca, nefsin ve enâniyyetin esîri ve âşıkıdır. Onun için insanın vücûdunda şâh olan rûha değil, nefse meyl eder; ve nefsin nazarı ise keserât âlemine olduğundan, aklı da o âleme sürükleyip götürür.

109. Aşıklık, gönül inlemesinden zahirdir. Gönül hastalığı gibi bir hastalık yoktur.

110. Aşığın illeti, illetlerden ayrıdır. Aşk Hakk'ın sırlarının usturlabıdır.

[110] "Usturlab" ve "üsturlab" (اسطرلاب) bir dairenin dörtte biri şeklinde bir âlettir ki, bununla ehl-i hey'et güneşin yüksekliğini ve alçaklığını anlarlar. Bu kelime Yunânîdir; terâzî ma'nâsına olan "ustur" ile, güneş ma'nâsına olan "lâb"dan mürekkebdir; güneş terâzîsi demek olur.

Ya'ni cisimde za'f ve ıztırâb eseri vücûda getirdiği için, doktorlar âşığı, cisim hastası zannedip türlü türlü ilaçlar verirler; fakat hiçbirinin fâidesi olmaz. Binâenaleyh âşığın illeti, başka illetlere benzemez. Aşk öyle bir şeydir ki, onunla Hakk'ın sırlarının kokusu duyulur. Şu halde usturlâb ile güneşin ahvâli bilindiği gibi, aşk ile de Hakk'ın sırları bilinir. Nitekim 10 numaralı beyitte aşka dâir ba'zı îzâhât geçti.

111. Aşıklık gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, akıbet bizim için o tarafa rehberdir.

"Ser" baş ma'nâsına geldiği gibi, diğer ma'nâları da vardır. Burada baş ve taraf ma'nâları münasibdir. Aşk, hakîkat-i vâhideden ibaret olup kâinâtı muhîtdir. Cüz'lere tefrîk ve aksâma taksîm olunamaz. Fakat bu bir hakîkat, muhtelif mertebelere göre, muhtelif tavırlarda zahir olur. Ervâhda zuhûru başka, cemâdda ve nebâtta ve hayvanda zuhûru başka ve insanda zuhûru ise bambaşkadır. İnsan latîf ve kesîfi ve sûret ve ma'nâyı ve bilcümle merâtibi câmi' olduğu için, onda etvâr-ı aşkın kâffesi mütecellîdir. Fakat aşkın kemâli, bî-sûret olan Zât-ı mutlaka hakkındaki aşktır; ve bu aşk, sıfat ve esmâdan Zât'a intikālen vâki' olup, aslâ sükûn bulmaz. Bu aşkın mâdûnu Zât-ı mutlakının mezâhir-i esmâsı ve sıfatı olan, suver-i cemîle-i âleme taalluku vâki' olan aşktır. Bu taalluk dahi iki sebeble zuhûr eder; birisi hüsn-i sîret, diğeri hüsn-i sûretdir. Güzel sîrete olan aşk, sîret sahibinin fenâsına kadar devâm eder. Güzel sûrete olan afifâne aşk ise, kesret-i musâhabe ile muntafi olur. Bu zikr olunan etvâr-ı aşk, ancak insana mahsûstur, hayvanlarda bu- lunmaz. Şehvet-i nefsâniyye sebebiyle bir sûrete vâki' olan incizâb ve aşk ise, aşk-ı hayvânîdir; ve bu aşk, insan ile hayvan arasında müşterektir. Mevlânâ Celâleddîn (k.s.) buyurur: Rubâî:

"Eğer aşk Adem neslinin kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ve şöhreti cihânda noksan olurdu. Ve eğer aşk nefsin şehvetinden ibaret olsa idi; eşek ve öküz, âşıklar defterinin başında olurdu."

Sûretten münezzeh olan âleme âşık olmak hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh lerinin onyedinci faslında şöyle buyururlar: "Birtakım kimselerin niteliksiz ve keyfiyyetsiz olan ve mahal ve mekânı bulunmayan âlem-i bîçûn ile, evliyâ-yı âşıkān nasıl aşk-bâzlık ederler ve ondan nasıl meded ve kuvvet alırlar ve müteessir olurlar? demelerine taaccüb ederim. Nihâyet kendileri de gece ve gündüz bu hâl içindedir. Bunu söyleyen kimse, bir şahsa muhabbet eder ve ondan meded alır. Nihâyet bu mededi onun lutuf ve ihsânından ve ilim ve zikrinden ve onun şâdî ve gamından alır. Halbuki bunların cümlesi âlemde lâ-mekândır; ve o şahıs, dembedem bu ma'nâlardan meded alır ve müteessir olur da, kendisine taaccüb gelmez. Böyle iken, âlem-i lâ-mekâna nasıl âşık oluyorlar ve ondan nasıl istimdâd ediyorlar ve onunla nasıl aşk-bâzlık ediyorlar?" diye taaccüb ederler, ilh...

İmdi, bu beyt-i şerîfte aşkın insana mahsûs olan tavırlarına işâret buyrulmuş ve şehvet-i nefsâniyye ile olan aşk-ı hayvânî hâriç bırakılmıştır. Zîrâ aşkın bu nev'i, insanı âlem-i ulvîye değil, âlem-i süflîye çeker ve şehvet-i hayvâniyyeden mücerred olarak insanda zâhir olan güzelliğe olan aşkın, sonunda aşk-ı Hakk'a tebeddül ettiğinin evliyâ menâkıbında nümûneleri çoktur. Bu ma'nâyı Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitler ile beyân buyururlar:

"Gāzî, onda ta'lîm ile üstâd olsun da, harbte kılıç kullanabilsin diye ibtidâ kendi oğlanının eline tahta kılıç verir. Bir aşk ki, insana olur, tahta kılıç o olur. Aşk ibtilâsı sonuna geldiği vakit, o aşk-ı Rahmân ile olur. Nitekim Züleyha'nın aşkı senelerce ibtidâ Yûsuf üzerine geldi; onun aşkı, aşk-ı Hak oldu; Yûsufa arkasını çevirdi."

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hülâsası şöyle olur: "Aşk ister mecâzî tarafından olsun, ister âlem-i bî-çûn tarafından olsun; ya'ni sıfât ve esmâ-yı Hak tarafından olsun, âkıbet bizim için Rabb'in Zât'ına rehberdir."

112. Aşkın şerh ve beyânı için her ne söylesem, vaktaki aşka gelirim, ondan utanırım.

Ya'ni bir zevk ve bir hâl-i vicdânî olan aşkın zâtını kendi nefsimde gördüğüm vakit, bu zevk-i vicdânîden evvel, aşkın ta'rîfine dâir söylediğim sözlerden utanırım; çünkü bu söylediğim sözler ile zevk-i aşkı anlatamamış olduğumu anlarım. Nitekim Hazret bir beyitlerinde şöyle buyururlar: Beyit: "Birisi, âşıklık nedir? diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin dedim."

113. Vâkıa dilin tefsîri aşikâr kılıcıdır; fakat dilsiz olan aşk daha açıktır.

"Tefsîr" gizli olan şeyi, meydana çıkarmak ve kelimenin ma'nâsını beyân etmek demektir. Ya'ni dil ile aşkın ahvâlini beyân etmekle, gerçi evsâf ve ahvâl-i aşk meydana çıkar; fakat dili olup söz söylemeyen aşkın zâtı ve kendisi daha açıktır; ve kendi zâtını kendisi gösterir.

114. Vaktaki kalem yazmakta acele etti; aşka gelince kalem kendi kendine çatladı.

Ya'ni, ahvâl-i aşk söz ile anlatılamadığı gibi, kalem ile de yazılamadı; kalem yazmaktan âciz kaldı.

115. Akıl onun şerhinde eşek gibi çamurda yattı. Aşkın ve âşıklığın şerhini, yine aşk söyledi.

"Har der-gil behuft" Ya'ni, "eşek çamurda yattı" ta'bîrî, âciz kalmaktan kinâyedir. Ya'ni, söylemek ve yazmak aklın te'sîri altındadır. Halbuki akıl, aşkın şerh ve beyânında âcizdir. Binâenaleyh bir zevk-i vicdânîden ibaret olan aşkın ne olduğu, âşık olmadıkça anlaşılamaz. Aşkı ve âşıklığı ancak yine aşkın kendisi anlatabilir.

116. Güneşin delili güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme.

Meselâ, karanlık bir mağarada sun'î ziyâ içinde büyümüş ve yaşamış bir adama, güneşin vücûdu ve evsâfı hakkında ne kadar delîl getirilip anlatılmağa çalışılsa, lâyıkıyla anlatmak kābil olmaz. Ona güneşi göstermek lâzımdır. Zîrâ güneşin zâtı, zâtına delîldir. Eğer delîl lâzım ise, güneşin zâtından yüz çevirme. Aşk dahi böyledir; aşkın delîli, yine kendisidir. Ve kezâ Zât-ı mutlak dahi böyledir. Zât-ı mutlakın delîli yine kendi zâtıdır.

117. Eğer gölge ondan bir nişan verirse, güneş her an bir can nûru verir.

Ya'ni, eğer gölge güneşin vücûdundan bir nişân verir ve güneşin vücûduna delîl olur ise de, bu delîl, medlûlün hâssıyyetinden uzaktır. Zîrâ delîl olan gölgenin medlûlü olan güneş, her an bir hayât nûru ve hayât feyzi verir. Bunun gibi, gölge mesâbesinde olan cismânî sûretlerden münbais olan aşk-ı mecâzî de, gerçi aşkın vücûdundan nişân verir ise de, güneş mesâbesinde olan Zât-ı Hakk'a olan aşk gibi değildir; zîrâ bu aşk rûha nûr verir.

118. Gölge sana gece masalı gibi uyku getirir; vaktāki güneş zahir olur, ay yarılır.

"Semer" vakit geçirmek için gece söylenen masallar ve hikâyeler demektir. Ya'ni, gölge mesâbesinde olan cismânî sûretlerin aşkı, sana gaflet uykusu getirir; fakat bu aşk-ı mecâzî ibtilâsı son dereceye gelip, aşk-ı hakîkîye inkılâb ederek, bu aşk-ı hakîkî güneşi zâhir olunca, aya müşâbih olan o cismânî sûretler münşakk olur ve nazardan kalkar. Zîrâ ay güneşten ziyâ aldığı gibi, bu cismânî sûretler dahi, Zât-ı Hakk'ın aşkı güneşinden ziyâlanır; ve rûh-i insânî dahi bu aşk-ı hakîkîden nûr alır.

119. Muhakkak cihanda güneş gibi bir garib yoktur. Cân güneşi bâkîdir, onun dünkü günü yoktur.

Bu kesâfet âlemi olan dünyâda, can güneşi gibi bir garîb yoktur; unsuriyyât içinde mahbûs kalmıştır. Bu kesâfet ve unsuriyyât âlemi ve sûrî güneş fânîdir; zamâna, akşama ve sabaha tâbi'dir. Fakat rûh güneşinin dünkü günü ve yarını ve zamânı yoktur, o bâkîdir.

Birinci mısra'da "garîb olan güneş'ten murâd, sûrî güneş olmak dahi muhtemeldir; ve güneşin garîbliği, onun vücudunun ferd ve tek olmasıyladır. Nitekim aşağıdaki beyitte îzâh buyrulur.

120. Gerçi güneş hariçte tektir; onun mislini tasvir etmek dahi mümkindir.

His gözüyle görülen sûrî güneş, bizim manzûmemiz içinde gerçi ferddir ve tektir. Hatta onun mislini levhalar üzerinde tasvîr etmek ve resmini yapmak dahi mümkindir.

121. Esîrden hariç olan cân güneşinin, zihinde ve hâriçde nazîrî yoktur.

"Esîr" ölçülmesi ve daraltılması mümkin olmayan ve nihâyetsiz olan fezâyı dolduran rakîk bir seyyâledir ki, tabîat âlimleri, akl-i cüz'îleriyle yaptıkları tedkîkātda, ancak bu esîr nazariyyesine kadar çıkabilirler. Nitekim bunlardan Ernst Haeckel bir konferansında şöyle diyor: "En evvei nihayetsiz olan fezâ içinde elastikî, dâimâ mütehavvil ve sayılması kābil olmayan gizli, ya'ni görünmez cüz'lerden müteşekkil, mütecânis ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esîrden başka hiçbir şey mevcûd değil idi. Hattâ belki bu atomlar da, yine esîrin tekâsüf etmiş mühtezz cüz'lerinden ibâret bulunuyorlar idi. Bir zaman oldu ki, bu ibtidâî atomlar muayyen mikdârda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabîatın ma'cûnunu teşkîl ettiler.

Kant'ın ve Laplace'ın "sehâb-ı muzî" nazariyyesi mûcibince dönmeye başlayan kürelerin hepsi bu ibtidâî ve mühtezz buluttan, bu zikr ettiğimiz ma'cûn ayrılmıştır. Bizim güneşimiz işte bu milyonlarca kürelerden biridir ki, merkezden hârice doğru atan bir kuvvetin te'sîri altında, kendisinden kopan seyyâreleriyle birlikte güneş manzûmesini teşkil eder ilh..." Bu tabîat âlimlerine burada sorulacak şeyler vardır: Bu esîr cevherini ni- hâyetsiz fezâya dolduran kimdir? Ve kezâ kendi arasında maddenin atomla- rını serpen kimdir? Bu cevherin cüz'lerini ihtizâza ve harekete getiren kim- dir? Zîrâ hikmet-i tabîiyye kānûnunca bir cevherin harekete gelmesi için el- bette bir sebeb ve bir muharrik lâzımdır; bu kimdir? Esîrin ihtizâz eden cüz'le- ri bî-nihâye fezânın içinde kâmilen tekâsüf etmiyor da, niçin fezânın şurasın- da, burasında muntazam manzûmeler teşkil edecek sûrette tekâsüf ediyor ve tekâmül bir intizâm-ı tâm altında bir silsile ta'kîb ediyor. Bu akılsız ibtidâî atomlar nasıl muayyen mikdârda ve muntazam sûrette bir araya toplandılar? İşte tabîat âlimleri bu suallere cevab veremezler de, derler ki: Bu suallerin ce- vâbları bizi alâkadar etmez. Garîbdir ki, kendilerinde mevcûd olan idrâk, ta- bîat âlemlerindeki mechûlleri bulmağa ve anlamağa alâka göstermiş iken, onun fevkındeki bu zikr ettiğimiz mechûllere, yine aynı idrâklerinin kendile- rini alâkadar etmemesinin hiç ma'nâsı yoktur. İşte bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ, esîrin fevkı ve muharriki olan "rûh-i küllî"ye işaret buyururlar. Ya'ni esîrden hâric ve onun fevkı olan cân güne- şinin, akl-ı cüz'î ile bilinmesi ve tasavvuru kābil değildir. Çünkü gerek zihin- de ve hayâl âleminde ve gerek kesâfet ve maddiyyât âleminde o "rûh-i kül- lî"nin nazîrî yoktur.

122. Onun zâtının tasavvura sığması nerededir? Ta ki tasavvurda O'nun mis- li zâhir olsun.

Ya'ni, âyet-i kerîmede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّی (İsrâ, 17/85) Ya'ni “Ey Resûl'üm de ki, rûh Rabb'imin emrindendir” buyrulmasına nazaran “rûh-i küllî” bir emr ve şe'n-i ilâhîdir. Binâenaleyh âlem-i halk ve kesâfetten olmadığı için, zihinde ve hayâlde sığacağı bir yer yoktur. Zihnî ve hayâlî bir sûreti olma- yınca da, onun mislini tasavvur etmek kābil değildir. "Günc" güncâyiş ve sığış demektir.

123. Vaktaki Şemseddin'in rûyunun sözü erişti, dördüncü göğün güneşi başını içeriye çekti.

"Rûy" zât ve hakikat ma'nâsınadır. Ya'ni, biz cân güneşinden bahs etti- ğimiz için, vaktāki söz "şems" karînesiyle, Şemseddîn Tebrîzî hazretlerinin zâtına ve hakîkatine erişti, arzımızdan i'tibâren dördüncü felekte "Utarid, Zühre ve Mirrîh ve Güneş" mihveri etrafında dönen sûrî güneş, başını içeriye çekti, ya'ni gurûb etti ve utandı. Zîrâ sûrî güneş cisimlerin rûh-i hayvânîlerine hayat ve feyz verir. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin güneş gibi olan zâtı ve hakîkatı ise rûh-i insânîye feyiz verir. Sipehsâlâr Menâkıbı'nda beyân olunduğu üzere, Şems-i Tebrîzî hazretleri, Hz. Mevlânâ'nın mürşidi değil, sohbet ashâbındandır. Nitekim Hz. Pîr sarahaten buyururlar: "Hz. Şems benim hem pîrim ve hem müridimdir; ve hem derdim ve hem ilâcımdır; bu sözü açık söyledim ki, benim şemsim ve efendimdir." Binâenaleyh Hz. Pîr, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin sohbetinden istifade buyurdukları gibi, Şems-i Tebrîzî hazretleri dahi, Hz. Mevlânâ'nın sohbetinden müstefid olmuştur.

124. Mâdemki onun adı geldi, onun ni'metlerinden bir remzi şerh etmek îcâb etti.

125. Bu dem cân eteğimi çekti; Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmuştur.

"Nefes" dem ve ân ma'nâsınadır. "Cân"dan murâd, bu Mesnevî-i Şerîf nâm-ı âlîsine ithaf olunan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. "Yûsuf"dan murâd Şems-i Tebrîzî hazretleridir. "Gömlek"ten murâd, onların sîret ve ahvâl-i şerîfeleridir. Ya'ni Cenâb-ı Hüsâmeddîn, Hz. Şems'in sözünü işittiği anda, biraz burada dur diye eteğimi çekti. Zîrâ Ya'kūb (a.s.), Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi, o da Hz. Şems'in sîretini ve ahvâlini tahattur etti.

126. Dedi ki: Senelerce olan sohbet hakkı için, o güzel hallerden bir hâlî açık söyle.

127. Tâ ki, yer ve gök gülsün, akıl ve rûh ve göz yüzlerce kadar olsun.

Yer ve gök, ya'ni zâhirim ve bâtınım gülücü ve mesrûr olsun; ve zâhir ile bâtını birbirlerine bağlayan akıl ve rûh ve göz, ya'ni görüş terakkî edip yüz misli ziyâde olsun.

128. Bana teklif etme; zîrâ ben fenâdayım; benim anlayışlarım dondu, binaenaleyh ben medhi sayamam.

Istılâhât-ı sûfiyyede "fena" abdin mülk ve melekût âlemini ihsâs etmemesidir ki, bu hâl dahi, azamet-i Bârî'de ve Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olmaktır.

Ya'ni, bana Hz. Şems'in ahvâlinden ve sözlerinden bahs etmeyi teklîf etme; zîrâ muhakkak ben Hakk'ın zâtında fânîyim ve yok olmuşum. Benim fehimlerim ve anlayışlarım dondu; binâenaleyh Hz. Şems'in medhini sayıp dökmeğe kadir değilim.

129. Her bir şey ki, onu ayıktan başkası söyledi, tekellüf etse, yahut tasallüf etse lâyık olmaz.

"Tekellüf" âdetten ve lüzûmundan fazla çalışarak bir şey yapmak; "tasallüf" öğünmek ve kibirden dolayı kendi zarâfet ve rüşd ve zekâsını, hakîkat mertebesinden ziyâde medh ve iddia etmek demektir.

Ya'ni, ayık olmayan kimse, söylediği şeyi fazla gayretle söylemeye çalışsa, veyâhut halk tarafından medh olunmak için, kendi zekâsını ve zerâfetini, haddinden fazla ızhâra çabalasa lâyık olmaz; zîrâ ayık olmadığı için sözlerinde tekellüfe ve tasallüfe kādir olamaz.

130. Ben yâri olmayan o yârin şerhini nasıl söylerim ki, bir damarım ayık de- [130] ğildir.

Ben yâri ve eşi olmayan ve benim yârim ve eşim bulunan o Hz. Şems'in hallerinin ve sözlerinin şerhini nasıl söyliyebilirim ki, vücûdumda bir damarım bile ayık değildir.

131. Bu hicrânın ve bu gam ve gussanın şerhini, başka bir vakte kadar, şimdi bırak!

"Hûn-ı ciğer" gam ve gussadan kinâyedir. (Bahâr-ı Acem.) Ya'ni, bu Hz. Şems'in ayrılığının ve bu ayrılıktan mütevellid gam ve gussanın şerhini, şimdi söyliyebilecek bir halde değilim; bunları başka bir vakte bırak!

132. Dedi: Beni doyur; zîrâ muhakkak ben açım ve acele et ki vakit, kesici bir kılıçtır.

Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi ki: Benim rûhum hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye pek acıkmıştır; binâenaleyh Hz. Şems'in ayn-ı ma'rifet-i Hak olan halleriyle ve sözleriyle beni doyur; ve bunları söylemekte acele et; zîrâ vakit çabuk geçer ve ömürleri keskin kılıç gibi kesip kısaltır; belki başka vakte yetişmek mümkin olmaz.

133. Ey refik! Sufî ibnü'l-vakt olur, Yarın demek tarîkın şartından değildir.

Sûfi hakkında ehl-i hakîkatin çok sözleri vardır; hulâsası budur ki: Sûfî kalbini gayrdan saklayan ve Hak'dan başka mevcûd bilmeyen ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan kimsedir. Sûfi, ya makām sâhibi olur veyâ hâl sahibi olur. Makām sâhibi, dinleyenlerin isti'dâdlarını ve muhîtinin ahvâl ve şeraitıni gözeterek söz söyler. Hâl sahibi ise, sözlerinde dinleyenin isti'dâdı ve muhîtının ahvâl ve şeraitı ile alâkadar olmaz. Makām sâhibine "ebu'l-vakt” ve hâl sahibine "ibnü'l-vakt" derler. Makām sâhibi, hâl sâhibi olan sûfiyyeden daha yüksektir.

Bu beyitlerden anlaşılır ki, Hz.Pîr, bu I. cild-i Mesnevî-i Şerîfı söylerken Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri, hâl sahibi ve ibnü'l-vakt imiş; Hz. Pîr efendimiz ise, makām sâhibi ve ebu'l-vakt olduklarından, onların isti'dâdlarını nazar-ı i'tibâra alarak, Hz. Şems'in maârif ve hakäyıkını "başka vakit" ta'bîriyle, onların terakkîleri zamânına ta'lik buyurdular.

Ya'ni Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi mertebelerinden Hz. Pîr'e hitâben dedi ki: Ey arkadaş! Sûfi ibnü'l-vakt olur; binâenaleyh hâlin îcâbına tâbi' bulunur; yarın demek ve Hz. Şems'in ahvâlinin şerhini başka vakte bırakmak sûfînin tarîkı değildir.

134. Sen ise, acaba sûfî âdem değil misin? Vara, veresiden yokluk kalkar.

"Nüsye" veresi demektir. Ya'ni, ey sûfilerin imâmı olan pîr-i muhteremim! Acabâ sen sûfî değil misin? Bu sözleri başka vakte bırakıyorsun. Halbuki bir kimse, elinde mevcûd olan malı veresiye verecek olur ve bedelini almayı te'hîr ederse, o elindeki mal yok olur ve eline de bir şey girmez.

135. Ona dedim: Vârin sırrı örtülmüş olması daha hoştur; sen ancak hikâyenin zımnına kulak tut!

"Zımn" bir şeyin içi ve bâtını ma'nâsınadır. Ya'ni makām sâhibi olup, dinleyenin isti'dâdını ve muhîtin ahvâl ve şeraitını nazar-ı i'tibâre alan Hz. Pîr buyururlar ki: Ben Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine cevâben dedim: Yârin sırrı açık söylenmeyip, örtülmüş olmak daha iyidir. Sen hikâyenin iç yüzüne rûhunun kulağını tut ve bizim kıssalardaki lafızlarımız altında kapalı olan rumûzâtı keşf etmeğe çalış.

136. O, daha hoş olur ki, dilberlerin sırrı, başkalarının sözü içinde söylenmiş gelsin.

Hakk'ın dilberleri olan insân-ı kâmillerin sırrını bu Mesnevî-i Şerîf'de, birtakım kıssalar ve hikâyeler altında anlatmak ve erbâbına bu süretle ifşâ etmek daha iyi bir usûl olur. Zîrâ akılların ve idrâklerin mertebeleri bir değildir. Yanlış anlayanlar fitneye ve dalâlete düşerler. Ehl-i zâhir varsın bizim hikâyelerimizin zâhirlerinde saplanıp kalsınlar; ve ehl-i idrak ve isti'dâd ise onların bâtınlarına nüfüz etsinler. Hz. Mevlânâ niçin bu hakāyıkı açık söylemedi de, böyle birtakım hikâyât ve rumûzât altında sakladı diyenler zamânımızda da vardır. Bu ve aşağıda gelecek olan beyitler onların cevabıdır.

137. Dedi: Ey bü'l-füzûl, beni reddetme; açık ve çıplak ve saklayıp esirgemeksizin söyle!

"Bü'l-fuzûl" fazîletler sahibi. "Gulûl" hıyânet etmek. Burada esirgeyip, saklamaktan kinâyedir. Ya'ni Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi: Ey fazîletler sahibi olan pîrim! Benim arzumu ve niyâzımı reddetme; o hakāyık ve maârifi açık ve kısa, libaslarından çıplak olarak ve saklayıp esirgemeksizin, olduğu gibi söyle!

138. Perdeyi kaldır ve çıplak söyle; zîrâ ben dilber ile, gömleği ile beraber yatmam.

"Sanem" put demektir; burada ma'şûktan ve dilberden kinâyedir. Ya'ni, kıssalardaki rumûz perdelerini kaldır ve o hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi hikâye libaslarından çıplak söyle! Zîrâ o maârif-i ilâhiyye benim dilberim ve ma'şûkumdur; ben ise ma'şûkum ve dilberim ile gömleği ve libâsı ile yatmam.

Beyt-i Şem'î: Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim Dem-i vuslatda bana hâil ola pîrehenim.

139. Dedim: Eğer o zahirde üryan olursa, ne sen kalırsın, ne kenarın, ne ortan kalır.

Ya'ni Şems-i Tebrîzî hazretleri, vahdet-i mutlaka sırrına mazhardır; eğer bu sır kıssa ve hikâye libaslarından çıplak olarak, apaçık bir sûrette zâhir olursa, nazarında senin senliğin kalmaz; ve senin kenârın ve etrafın olan taayyünât âlemi de ortadan kalkar ve senin rûhun ile cisminin arasında râbıta olan aklın da zâil olur.

140. Murad iste; fakat ölçüyü de iste! Bir saman çöpü dağa takat getiremez.

Ya'ni, isteyeceğin şeyi, ölçü ile iste ve isti'dâdına münasib olan mikdârda iste! Çünkü bir saman çöpü gibi zayıf olan bir isti'dâd, dağ gibi olan vahdet-i vücûd sırrına tahammül edemez. Zîrâ Hak Teâlâ hakîmdir; herşeyi lâyık olduğu mahalle vaz' eder ve her hak sahibine hakkını verir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Rahman'da olan اَلا تَطْغَوا في الميزان (Rahmân, 55/8) Ya'ni "Mîzanda haddi tecavüz etmeyiniz" emrine işaret buyrulur.

141. Bir güneş ki ondan bu âlem aydınlandı, eğer biraz ziyade gelse, hep yandı.

Meselâ güneş, uzaklık hicabı sebebiyle âlemi nûrlandırmakla beraber yakıp mahv etmez. Güneş gibi olan Zât-ı ahadî dahi, hicâb-ı taayyünât sebebiyle vücûdât-ı izâfiyye âlemini nûrlandırır. Eğer bu suver-i taayyünât perdesi kalkarsa, vücûdât-ı izâfiyye âlemi mahvolur; o vakit sen dahi kalmazsın. Sûrî güneş nasıl ki biraz daha yaklaştığı vakit cihânı yakıp mahvederse, hakîkat güneşi dahi, perde arkasından çıkıp zâhir olursa, O'nun kendi varlığından başka hiçbir varlık kalmaz.

142. Fitne ve kavga ve kan dökücülük isteme; bundan ziyade Şems-i Tebrîzî'den söyleme!

Sırr-ı vahdeti apaçık söylemek, halk arasında dalâlet fitnesine ve ulemâ-yı zâhire ile ehl-i hakikat arasında kavgaya ve mücadeleye ve hatta kan dökücülüğe sebeb olur. Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri bu sırrı keşf edince, bu halk onun kanını döktüler; ve Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikemlerini bir rü'yâ-yı sâdıkada aldığı emr-i Peygamberî üzerine, bu vahdet-i vücûd sırrını apaçık söylediği için, ulemâ-yı zâhire tekfirine kadar cür'et ettiler ve elyevm inkâr edenler de çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ bu sırr-ı vahdetin birçok inceliklerini, kıssa libasları altında beyân buyurdukları halde, halk bu kıssaların iç yüzüne vakıf olamadıklarından, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu'l-Hikem'e olan ta'nlardan âzâde kalmıştır. Beyt-i Hz. Pîr: “İşâret söyleyici olan Mansûr, halk tarafından dâr ağacına geldi. Benim esrârımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı, beni Hallâc dâr ağacına asar.”

İşte bu mahzûra binâen Hz. Pîr, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine, bundan ziyâde Şems-i Tebrîzî hazretlerinden ve onun esrârından bahs etmemeği tavsiye buyururlar.

143. Bunun nihayeti yoktur; ibtidâdan bahs et; git, yine bu hikâyenin tamamını söyle!

Ya'ni Hz. Şems'ın esrârı hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur; zîrâ esrâr-ı vahdet biter ve tükenir şey değildir; binâenaleyh ibtidâdan bahs edelim ve dönüp yine bu hikâyenin tamâmını söyliyelim.