İçeriğe atla

Câriyeciğin hastalığını anlamak için, o velînin pâdişâhdan halvet istemesi

4. bölüm / 56 · 2378 kelime · ~12 dk okuma

144. Dedi: Ey şâh! Evi tenha et! Hem akrabâyı ve hem yabancıyı uzaklaştır!

"Hâne"den murâd, sâlikin kalbi. "Halvet" yalnızlık ve tenhâlık demek olup, burada umûmen havâtırdan tecerrüde işarettir. "Hıyş" akrabâ demek olup, burada rûhânî olan havâtır-ı mahmûdeye; ve "bîgâne" yabancı demek olup, nefsânî olan havâtır-ı mezmûmeye işarettir.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî ve mürşid-i kâmil sâlike dedi ki: "Kalbini huzûrumda umûmen hâtıralardan tecrîd edip, hâlî yap; bu havâtırın iyisini ve kötüsünü uzaklaştır.

145. Ev altında kimse dinlemesin, tâ ki câriyeden birtakım şeyler sorayım.

"Dihlîz" ev ile kapı arası ma'nâsınadır, ev altı demek olur. Bundan murâd, hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, mutasarrifa ve hâfıza kuvvetlerinden ibâret olan havâss-i bâtınedir. Ya'ni senin cisim evinin dehlîzi mesâbesinde olan havâss-i bâtıneden hiçbirisi hâl-i faaliyette olmasın. Kendini ölü gibi bana teslîm et; tâ ki senin bu akl-i cüz'înden şeyler sorayım.

146. Ev boş kaldı ve bir dolaşan kalmadı; tabibden başka ve ancak hastadan başka kimse kalmadı.

"Deyyâr" dâirin mübâlaga sîgasıdır, dönüp dolaşan demektir. Ya'ni sâlikin kalb evi havâtırdan boş kaldı; ancak hekîm-i ilâhî ile, sâlikin akl-ı cüz'îsi karşı karşıya kaldı.

147. Yavaş ve yavaşçacık dedi: Senin şehrin neresidir? Zîrâ her bir şehir ehlinin ilacı ayrıdır.

Bu ve aşağıdaki beyitlerde insân-ı kâmil tarafından sâlikin akıl ve idrâkinin mertebesi ve isti'dâdı ve idrak-ı hakāyık için bâtınındaki usturlâbı ve akıl ve nefsinin en ziyâde alâka gösterdiği şey tedkîk edildiğine işaret buyrulur.

148. O şehirde karabet cihetinden kimin vardır; akrabalığın ve ittisalin ne sebebledir?

Ya'ni, mürşid-i kâmil, sâlike mülayimâne bir sûrette şehrini ya'ni, aklının ilimlerden hangi ilimde şöhret aldığını sordu. Zîrâ herhangi bir ilimde rüsûh bulmuş ve onu hakikat zannedip temekkün etmiş olan aklın tenvîrinin usûlü ve ilacı başka olur. Ve yine sordu ki, o ilimde sen kime ve hangi üstâda müntesibsin, ona yakınlığın ve ittisâlin ne şey sebebiyledir? Ya'ni seni nefsinin gurûru ve enâniyeti mi ilim tahsîline sevk etti? Zîrâ insân-ı kâmil sâlikin aklının ve ilminin mâhiyyetini ve mertebesini anlamak ister; ve ma'lumdur ki rûhun terakkîsi akıl vâsıtasıyladır. Bundan evvelki sürh-i şerîfde Hz. Pîr, edebden bahis buyurdular; ve edeb aklın îcâbıdır. Binâenaleyh sâlikin o beyitten, aklının mertebesi ve aklının mertebesinden dahi sülükte terakkîye isti'dâdı anlaşılır. Zîrâ Hak yoluna sülük ve Hakk'a ve hakîkate vusûl, her mertebedeki aklın kârı değildir. Nitekim V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştur:

"Akıllar için mertebelerde yerden göğe kadar olan bu tefāvütü iyi bil. Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihab yıldızlarından daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, bir ateş kıvılcımı gibidir."

149. Elini onun nabzı üzerine koydu ve bir bir cevr-i felekden dahi sordu.

Ya'ni tefahhus elini sâlikin idrâkinin nabzına koydu; cevr-i felekden ve hayatındaki geçirdiği hallerden dahi sordu.

150. Bir kimsenin ayağına diken battığı vakit, ayağını dizinin üstüne koyar.

İnsân-ı kâmil, o sâlikin bâtınındaki ıztırabı ve illeti anlamak için, bu sualleri sordu. Meselâ bir kimsenin ayağına diken batsa, ayağını evvelâ dizinin üstüne koyar. "Cehed" sıçramak ma'nâsına olan "cesten" masdarının fiil-i muzâri'dir; burada, batmaktan kinâyedir. Ba'zı nüshalarda batmak ma'nâsına olan "halîden" masdarının fiil-i muzâri'i olan "haled" vâki'dir.

151. Ve iğne ucu ile onun başını arar ve eğer bulamaz ise, dudağı ile onu ıslatır.

Ya'ni diken batan ayağını dizinin üstüne koyduktan sonra, iğnenin ucu ile de, o dikenin başını arar; ve eğer bulamaz ise, o diken batan yeri dudağı ile ıslatır. "Vez" "ve ez" demek olup, burada "ez", "ile" ma'nâsınadır. Birinci "ser" "uç" ve ikinci "ser" "baş" ma'nâsınadır.

152. Ayakta olan diken, böyle güç bulunucu olursa, gönülde olan diken nasıl olur? Açık cevab ver!

"Düşvâr-yab" vasf-ı terkîbîdir, "güç bulucu" demek olur. "Vâ" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; birisi de açık demektir. "Vâ-dâden" açık vermek demek olur. Ya'ni, ayaktaki maddî bir dikeni bulmak böyle güç olursa, kalbe batan ma'nevî dikeni bulmak ne kadar müşkil olur; ve bu müşkilin cevabını da, eğer mümkin olursa, sen açık olarak ver!

153. Eğer gönül dikenini her bir soysuz göre idi, bir kimsenin üzerinde ne vakit gamların eli olurdu?

"Has" (خس) burada kendini beğenen ve ma'nâ âleminde soysuz ve alçak mertebede olan kimseden kinâyedir. "Gamân", gamın cem'idir. Elif ve nûn ile cem', her ne kadar zî-rûh olanlara âid ise de, lisân-ı Fârisîde ba'zan bu edât kāide hilafında zî-rûh olmayanların hakkında da kullanılır.

Ya'ni, ma'nâ âleminde mertebesi alçak olan her bir kimse, gönül dikeni olan kötü sıfatları görmüş olsa idi, her bir kimsenin kalbine gamların eli erişemez idi. Meselâ tevâzu' makbûl bir sıfattır; fakat çok mütevâzı' kimseler vardır ki, zâhirde bu tevâzu'u ile halk nazarında i'tibâr kazanmak ve yükselmek isterler. Halbuki bu tevâzu'un altında kötü ahlâk olan kibir ve ucub gizlidir. Eğer bir kimse i'tibâr etmese veyâ hakāret nazarıyla baksa, müteessir olup, kalbi gamlanır.

154. Bir kimse eşeğin kuyruğu altına bir diken koyar; eşek onun def'ini bilmez, sıçrar.

155. Sıçrar ve o diken daha muhkem çarpar; bir akıl lâzımdır ki dikeni koparsın.

156. Eşek dikeni def' etmek için, yanmaktan ve acıdan, çifte attı; her yerini yaraladı.

Bu beyitlerde eşek ve diken misâli ile, ehl-i gafletin hâli tasvîr buyrulur. Zîrâ ehl-i gaflet kalbi ta'zîb eden nefsin kötü sıfatlarını bilip ve bulup def edemez; çırpınır durur ve birtakım tedbîrlere müracaat eder. Bu tedbîrler ise bilakis onun gamlarını ve ıztırâblarını ziyâdeleştirir. Binâenaleyh bir gönül tabîbi olan insân-ı kâmil lâzımdır ki, onun kalbinden bu nefsânî sıfatları çıkarsın.

157. O diken toplayıcı olan hekîm üstad idi. El vururdu, yer yer sınar idi.

"Hâr-çîn" toplamak ve devşirmek ma'nâsına olan “çîden" masdarının emr-i hâzırı olan “çîn" ile "hâr" dan mürekkeb, vasf-ı terkîbîdir. "Azmûden" sınamak, denemek, imtihân etmek demektir. Ya'ni, o ma'nevî dikenleri toplayıcı olan hekîm ve insân-ı kâmil, bu hususda üstâd ve mâhir idi. O dikeni bulmak için tecessüs elini o sâlikin yer yer sıfatları üzerine vurur ve sınar ve tecrübe eder idi.

158. O câriyeden, hikâye tarîkı üzere dostlarının hâlini dahi sorar idi.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî, maksadını sezdirmeksizin mahzâ bir mükâleme zemîni teşkîl etmek ve bir sergüzeşt beyânı kabîlinden olmak üzere câriyeden, sevdiği dostlarının hâlini dahi sorar idi.

159. O, makamından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden kıssaları, hekîme açık söyler idi.

"Tâş" edât-ı şirketdir. İsimlerin âhirine geldiği vakit, beraberlik ma'nâsını ifade eder. "Şehr-tâş" hemşehrî ve bir-şehirli demek olur. Ya'ni, câriye o hekîmin hastalığını izâle edeceğine kanâat getirdiği için, ondan hiçbir hâlini ve sergüzeştini saklamayıp, apaçık bir sûrette kendi makāmından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden haber verir idi.

160. Kulağını onun kıssa söylemesi tarafına tutardı; aklını da nabzına ve onun hareketine tutardı.

Ya'ni o mürşid-i kâmil, zâhirini sâlikin zâhirine ve bâtınını da sâlikin bâtınına tevcîh edip, onun ma'nevî hastalıklarını tedkîk ederdi.

161. Tâ ki nabzı kimin namından sıçrayıcı olursa, onun cânının maksudu cihanda o olur.

Zîrâ gam ve sürür gibi insanın bâtınına te'sîr eden haller, onun zâhiri olan cisminde de eserlerini gösterir ve nabzının mu'tâd olan darabânını da değiştirir. Tabâbet-i atîkada "ilm-i nabız" var imiş. Doktor, hastaya illetini söyletmeksizin nabzının atışından illeti anlar imiş. Bu gibi tabîblere yetişenler, onların hâlini bize nakl ediyorlar. Şimdiki tabâbette ilm-i nabızdan pek az bir ma'lûmât kalmıştır. Bu tabâbetin Hind'de mevcûd olduğunu söylüyorlar.

162. Kendi dostlarını ve şehirlerini saydı; ondan sonra başka şehir adını götürdü.

Ankaravî'de birinci mısra'da “şehr-i o râ" vâki'dir. Bu sûrette câriyenin dostlarını ve şehrini söyleyen hekîm-i ilâhî olur. Fakat Hind nüshalarında "Şehr-i hod râ" vâki'dir; bu sûrette de bunları söyleyen câriye olur ki, siyâk-ı ma'nâya göre bu nüsha daha muvâfik görünür.

163. Dedi: Vaktaki kendi şehrinden çıktın; hangi şehirde çok olmuş idin?

Câriye, sâlikin akl-ı cüz'îsi i'tibâr edildiğine göre, "sâlikin kendi şehri"nden murâd, ilim şu'belerinden en ziyâde müstaid olup, muhabbet ettiği ilim olmak münasib olur.

Ya'ni, kendine meslek ittihâz ettiğin ilim şubesinden başka, hangi ilim şu'besinde çok meşgül oldun.

164. Bir şehrin adını söyledi ve ondan da geçti; yüzünün rengi ve nabzı başka olmadı.

Bir şu'be-i ilmin adını söyledi ve geçiverdi. Ona muhabbet göstermediği için, bundan ayrılığından dolayı idrâkinde bir tagayyür hâsıl olmadı.

165. Efendilerini ve hemşehrilerini, onların mekânından ve tuz ve ekmekten bir bir açık söyledi.

"Ekmek ve tuz" ta'bîri, beraberce bir sofrada yiyip içmekten ve münâsebette bulunmaktan kinâyedir. O akl-ı cüz'î, o ilim şu'besindeki üstadlarını ve ders şerîklerini ve onların sâkin oldukları yeri ve onlar ile olan münasebetleri açık bir sûrette söyledi.

166. Şehir şehir ve hâne hâne hikâye etti; onun ne damarı kımıldadı ve ne yüzü sarı oldu.

Ya'ni sâlik bu tafsîlâtı verdiği halde, onlardan ayrılmış olmasından dolayı, kendisinde hiçbir teessür eseri zâhir olmadı.

167. Şeker gibi olan Semerkand'dan soruncaya kadar, onun nabzı zararsız hali üzere idi.

"Semerkand"dan murâd, vücûd ve enâniyet şehridir ki, bu şehir akl-ı cüz'î indinde şeker gibi tatlıdır; ve bu şehirde her an akla, türlü türlü ezvâk-ı cismâniyyeyi yaldızlayıp gösteren nefis kuyumcusu sâkindir. Ve akıl, bu nefis kuyumcusunun âşıkıdır. Arifin biri nefsi şöyle tasvîr eder: “Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucub, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kin, karni şehvet ve bühtan, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet ve rûhu küfürdür." Nefsin kuyumcuya tesbihi اكذب الناس الصواغون Ya'ni "Nâsın en yalancısı kuyumculardır" hadîs-i şerîfine müsteniddir. Ya'ni sâlikin hâli vücûd ve enâniyet şehrinden soruncaya kadar, hiç mütegayyir olmadı.

168. Nabız hareket etti ve yüzü kızardı ve sarardı; zîra Semerkandlı kuyumcudan ferd oldu.

"Zer-ger" kuyumcu demektir. Ya'ni vaktâki bu şehirden bahs olundu, o şehirde sâkin bulunan nefse olan aşkından dolayı, sâlikin aklında ve idrâkinde bir tagayyür hâsıl oldu; zîrâ sultân-ı rûhun huzûrunda nefis kuyumcusundan ayrıldı.

169. O hekîm vaktaki hastadan bu sırrı anladı, o dert ve belânın aslını açık buldu.

O hekîm vaktāki nefsin aşk ve muhabbetine mübtelâ olan akl-ı cüz'îden bu sırrı anladı ve bu yüzden uğradığı derd ve belânın aslını açık buldu; zî-râ sâlikin envâ'-ı ulûm şehirlerinde tahsîl zahmetini ihtiyâr etmesi, hep nefsine olan muhabbetinden nâşî idi ve hep iştihâr ve enâniyyeti aşkından idi.

170. Dedi: Geçit mahallinde onun mahallesi hangisidir? Dedi: Köprü başında ve Gatfer mahallesidir.

Hekîm-i ilâhî, câriyeye dedi: Geçit mahallinde, o kuyumcunun mahallesi hangi mahalledir? Câriye cevâben dedi: Köprü başında ve Gâtfer mahallesidir. "Köprü"den murâd, cismâniyet âlemidir ki, nefis bu cisim âleminin bakāsına bağlıdır; ve cismâniyet âlemi ise, rûhun bu cismâniyet âlemine gelmezden evvel bulunduğu birinci âlem-i misâl ile, bu cismâniyet âleminden ayrıldıktan sonra ikinci âlem-i misâl, ya'ni berzah arasında bir köprüdür. "Gâtfer" ile, nefs-i emmâre mertebesine işaret buyrulmuş olmak münasib olur; zîrâ sâlikin nefsi, bu cismâniyet âleminde evvelâ bu mertebede bulunur.

171. Dedi: Bildim ki senin hastalığın nedir; hemen senin halasında sihirler göstereceğim.

"Sihir" müteaddid ma'nâsı vardır; burada hârika göstermek demektir. Ya'ni insân-ı kâmil sâlike dedi: Senin hastalığının mâhiyyetini teşhîs ettim ve senin bu illetten kurtulman hususunda acele hârikalar göstereceğim. Zîrâ insân-ı kâmilin hizmeti sâlikin nefsini öldürüp onu موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz" hadîs-i şerîfi mûcibince, sıfat-ı nefsâniyyesinden kurtarmak ve rûhâniyet mertebesine terakkî ettirmektir.

172. Mesrûr ve fâriğ ve emîn ol ki, sana yağmurun çemene yaptığını yapacağım.

"Îmin" "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, emîn olan demektir. Ya'ni hekîm dedi ki: Bana mülâkî olduğun için sevin ve kalben râhat ve korkudan ve sıkıntıdan emîn ol; zîrâ yağmur nasıl çemenistanı yemyeşil ya- parsa, ben de seni nefsinin sıkıntılarından kurtarıp, rûhunun sıfatlarıyla latîf ve güzel bir hâle getireceğim.

173. Ben senin gamını yerim; sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkat ediciyim.

174. Her ne kadar padişah senden çok araştırır ise de; sakın sakın bu sırrı kimseye söyleme.

Bu beyt-i şerîfde sâlikin ahvâl-i sülûku ağyâra ifşa etmemesine işaret buyrulur.

175. Senin sırrının mezarı gönül olduğu vakit, senin o muradın pek çabuk hâsıl olur.

176. Peygamber, her kim sırrı gizledi ise, çabuk kendi muradı ile çift oldu buyurdu.

Bu beyt-i şerîfde: من كتم سره حصل امره Ya'ni "Kim ki sırrını sakladı, onun işi hâsıl oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

177. Vaktaki tohum yerde gizli olur, onun sırrı bostanın tâzeliği olur.

"Ser-sebz" tâze, genç, ikbâlli ve tâli'li ma'nâsınadır. Ya'ni tohum yere gömülüp nazarlardan gizli kaldığı vakit, onun içi açılıp, yemyeşil bir halde çıkar ve bostanın tâzeliği ve tarâveti olur. Bu beyt-i şerîf sır saklamanın misâlidir.

178. Altın ve gümüş eğer gizli olmasa idiler, ma'den altında ne vakit terbiye bulurlar idi?

"Kân" filîzât-ı ma'deniyye çıkarılan menba'dır. Ya'ni altın ve gümüş, toprak altında gizli olup, kendi ma'denlerinin altında terbiye olunup, altınlık ve gümüşlük mertebesini bulurlar. Bu beyt-i şerîf dahi sır saklamanın diğer bir misâlidir.

179. O hekîmin va'dleri ve lutufları, o hastayı korkudan emîn etti.

180. Hakîkî olan va'dleri gönül kabul edici olur; mecâzî olan va'dler elem tu- [180] tucu olur.

"Tâse" elem demektir. Ya'ni doğru va'dlere kalb inanır ve onları kabûl eder; mecâzî ve yalan va'dlerden kalb şübheye düşer ve elem peydâ olur.

181. Kerem ehlinin va'di, akıcı hazînedir; nâ-ehlin va'di, rûhun elemi oldu.

“Revân” birinci mısra'da “reften” veyâ “revîden” masdarlarından sıfat-ı müşebbehe olup, cârî ve gidici demektir. “Genc-i revân” kıymeti cârî olan hazîne demek olur. İkinci mısra'da, “nefs-i nâtıka” ve “rûh-i izâfi” ma'nâsındadır.

Ya'ni kerem ehlinin va'di, doğru olduğu için hükmü râyic ve cârî olan bir hazînedir. Ve kerem ehli olmayanın va'di ise, yalan olduğu için, rûha sıklet ve sıkıntı verir ve kalb onun va'dinden soğukluk duyar.

Velînin, câriyenin hastalığını anlaması ve câriyenin elemini ve marazını pâdişâh huzûrunda arz etmesi.

182. Bundan sonra şaha azm etti; şahı ondan bir şemme âgâh etti.

"Şemme" Arabîde, az bir şey ve mutlak koku ma'nâsınadır. Ya'ni hekîm-i ilâhî câriyenin hastalığını teşhîs ettikten sonra, sâlikin sultân-ı ruhuna teveccüh etti ve onun ruhunu o hastalıktan biraz haberdar etti.

183. Dedi: Tedbîr o olur ki, bu derd için, o merdi hazır getirelim.

Hekîm-i ilâhî dedi: Bu hastanın iyi olması için yapılacak tedbîr budur ki, o kuyumcu adamı ihzâr edelim. Nefs-i emmâre, Hak yolu sâliklerinden pek çoğunu mağlûb ettiğinden, "merd" ta'bîriyle onun kahramanlığına ve kuvvetine ve ezvâk-ı cismâniyyeye mütemâyil olan bu merdin, sultân-ı rûh tarafına celbine işâret buyrulur.

184. O uzak şehirden kuyumcu olan adamı çağır; altın ve hil'at ile ona gurûr ver.

"Uzak şehir"den murâd, vücûd ve enâniyet şehridir. "Hil'at" padişahın ve vezirlerin ve büyüklerin eski zamanlarda ba'zı kimselere ikrâm kasdıyla giydirdikleri kıymetli elbiselerdir.

Ya'ni, ey sultân-ı rûh! O varlık ve enâniyet şehrinden, kuyumcu mesâbesinde olan o merdi çağır; ve altın ve hil'at ile, ya'ni haz ve enâniyet libasları göstererek onu aldat! Ma'lûm olsun ki, nefs-i emmâre asla Hak yoluna sülûke yaklaşmaz; eğer yaklaşırsa, onda bir hazz-ı enâniyyet duyduğu için yaklaşır. Zîrâ mürşid-i kâmillerin, halk tarafından hürmet ve i'tibâr gördüklerini görür ve kendisinin dahi bu yoldan o makāma vusûlünü tahayyül ederek, kendisi için bir varlık ve enâniyet zevkı duyar. Halbuki o yola girdikten ve mürşid-i kâmilin eline geçtikten sonra, kendisinin öldürüleceğini bilmez.

185. Sultan hekîmden bunu işittiği vakit, onun nasihatını gönülden ve candan ihtiyar etti.

Vaktāki sâlikin sultân-ı rûhu, mürşid-i kâmilin bu tedbîrini dinledi; onun nasîhatını kemâl-i hulûs ile kabûl etti ve mürşidine teslîmiyet gösterdi.