Pâdişâhın, kuyumcuyu getirmek için Semerkand'a elçiler göndermesi.
5. bölüm / 56 · 2398 kelime · ~12 dk okuma
186. Binâenaleyh o tarafa hâzıklar ve kâfiler ve çok adûl olan bir iki elçi gönderdi.
"Hâzık" zeyrek ve mâhir ve ârif ve iş bilici ma'nâsınadır. "Kâfî" bir işde başkasına hâcet bırakmayan ve işi tamam gören kimse demektir. "Udûl" âdilin cem'idir. Bu "iki elçi"den murâd, rûhun ilim ve tefekkür sıfatları olur ki, zikr olunan sıfatlar bu iki sıfatın hâssalarıdır ve bu iki sıfat nefsi Hak yoluna celb için aldatmağa kādirdirler.
187. O iki bey, şâhenşehden müjdeci olarak, o kuyumcunun önüne, Semerkand'a kadar geldiler.
188. Dediler ki: Ey ma'rifeti kâmil olan üstad! Sıfat, şehirlerde senden zâhirdir.
"Vasfın şehirlerde zâhir olması"ndan murâd budur ki, nefs-i emmâre veyâ levvâme sahibi olan âlimler, kendi fazıllarını ve benliklerini âleme göstermek için ilim şu'belerinin şehirlerinde eserler yazarlar; ve netîcede ilmin sıyt ve şöhreti bu nefsin benliği yüzünden vâki' olur. Nitekim Fihi Mâ Fih'in yirmi beşinci faslında şöyle buyrulur: "Nazar eyle ki, Kur'ân için onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder cild tefsîr yapmışlardır; garazları kendi fazıllarını ızhârdır. Keşşâf'da Zemahşerî kendilerini ızhâr için bu kadar dekāyık-ı nahviyye ve lugaviyye ile, ibâre-i fasîha isti'mâl etmişlerdir, ilh..."
189. İşte falan şah kuyumculuk için, seni ihtiyar etti; zîrâ sen pek büyüksün.
Bu sözler, rûhun ilim ve tefekkür sıfatlarının nefsi, rûhun huzûruna celb için iğvâlarıdır.
190. İşte bu hil'atı ve altını ve gümüşü al; geldiğin vakitte de hâs ve nedîm [189] olursun.
Ya'ni bu haz ve enâniyet hil'atını ve riyâset altın ve gümüşünü al, sultân-ı ruhun huzûruna geldiğin vakitte de, onun husûsî karîni ve musâhibi olursun. Nitekim "sâfiye" makāmına geldiği vakit, nefis ayn-ı rûh olur.
191. Merd, çok malı ve hil'atı gördü, aldandı; şehrinden ve evlâdından kesildi.
“Gurre” masdardır, aldanmak ma'nâsınadır. Ya'ni merd olan nefis, bu tab'ının meyl ettiği şeyi ve riyâset hil'atını gördü; şehri olan cismâniyet âleminden ve kendinin evlâdı olan sıfatlardan ayrıldı.
192. Adam şadman olarak yola geldi; bî-haber idi ki o şâh, onun canına kasd etti.
Nefis kuyumcusu riyâset muhabbeti ve sevinci ile yola çıktı; fakat şâh onun canına kasd edeceğinden hiç haberi yok idi. Zîrâ mürşid-i kâmil nefsi öldürüp ve rûhun câriyesi olan akl-ı cüz'îyi, ona olan aşkından kurtarıp, rûha yâr eder.
193. Arab atına bindi ve sevinerek sürdü; kendi kanının bahasını hil'at anladı.
“Esb-i tâzî” Arab atı ma'nâsınadır. Riyâset hil'atı ve halk üzerinde tasarrufa sebeb olan altın ve gümüş gibi halleri görünce, nefis sultân-ı rûh tarafına acele koştu; kendi ölümünün diyeti olan bunları, ikrâm anladı.
194. Ey kendi ayağı ile sû'-i kazaya kadar, yüz rıza ile sefere gitmiş olan kimse!
Ya'ni, ey nefsin hırsından dolayı, kendi ayağı ve irâdesi ile, zâhirde fenâ görünen kazâ-yı ilâhî tarafına râzı olarak sefere gitmiş olan kimse!
Bu ve aşağıdaki beyt-i şerîfler, umûm-ı beşerin hâlini beyânen irşâd-ı Pîr'dir.
Ma'lûm olsun ki bir "kazâ" ve bir de "makzî" vardır. Kazâ, Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir; buna râzı olmak lâzımdır; ve makzî, bu âlem-i kesâfette efrâd-ı beşerin, o kazâ-yı ilâhîye bağlı olan irâdesiyle zuhûr eden kötü hallerdir ki, “sûü'l-kaza” ta'bîriyle bu makzîye işaret buyrulur. Hz. Pîr, bu iki hâle, III. cildin 1365 numarasına musâdif olan şu: "Ben küfre o cihetten râzıyım ki kazâ-yı ilâhîdir; bizim nizâ' ve hubsümüz olması cihetinden râzı değilim."
Beytinde işaret buyurmuşlardır. Daha ziyâde tafsîli, bu beytin şerhindedir.
195. Onun hayalinde izzet ve mal ve büyüklük vardır. Azrail, git evet götürsün dedi.
Ya'ni kendi rızâsı ile sû'-i kazâ tarafına sefere giden o kimse, izzet bulmak ve mal kazanmak ve mansıb sâhibi ve büyük olmak hayâlindedir. Halbuki Azrâîl (a.s.), ona: Haydi bakalım git; evet, şimdi istediğin emellerine nâil olursun, der. Bu âlemde bu hâlin birçok misalleri görülmüştür. Meselâ tâcirin birisi malını bir gemiye doldurup sefere çıkar; ve bunları satıp, şöyle ve böyle yapacağım hayallerinde bulunur; başına ne geleceğini bilemez. Sefer esnâsında gemi batar; mallar mahv olur ve kendisi de boğulur.
196. Vaktaki o garib olan merd, yoldan erişti; tabib onu şahın huzuruna getirdi.
Ya'ni mürşid-i kâmil, nefis kuyumcusunu, işte senin câriyen olan akl-ı cüz'î buna âşıktır diyerek, sultân-ı rûhun huzûruna getirdi.
197. Güzel mum, başı üzerinde yanmak için, onu nâz ile şâhenşâhın tarafına götürdüler.
"Tırâz" birkaç ma'nâya gelir, burada yakışıklı ve nâzik ve güzel ma'nâsınadır. "Şem'-i tırâz" güzel mum demek olur. Bundan murâd, zulmette olan nefse rûhun nûr-i feyzidir. Ya'ni sâlikin nefsi, nûr-i feyzi onun başı üzerinde parlamak için nâz ve ikrâm ile sultân-ı rûhun huzûruna götürdüler.
198. Şah onu gördü; birçok ta'zîm etti. Altın hazînesini ona teslim etti.
Sultân-ı rûh `نفسك مطيتك عارفق بها` Ya'ni "Nefis senin binek hayvanındır; ona rifk ile muâmele et!" hadîs-i şerîfi mûcibince birçok ta'zîm etmekle beraber, altın gibi olan kendi sıfatlarının hazînesini, bu sıfatlardan kendisine münasib gördüklerini almak üzere, ona teslîm etti.
199. Sonra hekîm ona dedi: Ey büyük sultân! O câriyeyi, bu efendiye ver!
Ya'ni hekîm-i ilâhî olan mürşid-i kâmil, sâlikin rûhuna dedi: Ey cisim memleketinin büyük sultânı! O akl-ı cüz'î câriyesini, bu nefis kuyumcusuna ver.
Ya'ni, akl-ı cüz'î ibtidâ şerîat dâiresinde nefsin hazlarıyla meşgül olsun; zirâ akl-ı cüz'î, rûhun Hakk'a olan aşkını münkir olduğu için, bu husûsta rûha yâr olamaz. O nefis tarafına müncezibdir. Nitekim bu cildin 2012, 2013, 2014 numaralarına müsâdif olan beyitlerde şöyle buyrulur:
"Akl-ı cüz'î her ne kadar, sır sahibi görünür ise de, aşk-ı ilâhîyi münkirdir. Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Mülk "lâ" olmadıkça Ehrimen'dir. O söz ile ve fiil ile bizim yârimiz olur. Hâl hükmüne geldiğin vakit "lâ" olur."
200. Tâ ki câriye onun visalinde iyi olsun; onun âb-ı visâli, o âteşi def' etsin.
Tâ ki akl-ı cüz'î, şerîat dâiresinde nefsin îcâbâtına tâbi' olmakla, hoş olsun, Hak yoluna sülükden ürkmesin ve nefisden hazzını alsın.
201. Şâh o ay yüzlüyü ona bağışladı; o her iki sohbet isteyiciyi eş etti.
Ya'ni rûh, aklını nefsine ve nefsini de aklına tevcih etti. O her iki sohbet isteyeni ve âşıkı ve ma'şûku birbirine eş yaptı. Kıssanın zâhirine nazaran kuyumcu, câriyeyi satmış olduğu cihetle onun sohbetini isteyici olmaması îcâb eder; zîrâ bir âşık ma'şûkundan kendi irâdesiyle ayrılmak istemez. Fakat kıssanın bâtınına nazaran akıl nefsin ve nefis dahi aklın tâlibi olduğundan, her ikisi birbirinin sohbetini isteyicidir.
202. Altı ay müddet, murad sürdüler. Nihayet o kız tamâmiyle sıhhate geldi.
"Altı ay”dan murâd, nefsin altı mertebedeki terakkîsine işarettir ki, bunlar da emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye ve merzıyyedir; bunların fevkı olan nefs-i sâfiye, rûhiyyet mertebesinde fânî olduğu için, nefsin mertebesinden hâriç olur. Ya'ni akıl, nefsin altı mertebesinde o nefse musâhib oldu; nihâyet o akıl câriyesi, nefsin her mertebesinde aldığı hazdan dolayı, ıztırâbdan kurtulup sıhhat buldu.
203. Ondan sonra onun için şerbet yaptı; içtiği zamandan beri kızın önünde erimekte idi.
Ondan sonra mürşid-i kâmil, o nefis için tevhîd-i hakîkî ve ma'rifet-i Hak şerbetini yaptı. Nefis bu şerbeti içtiği zamandan beri erimeğe ve varlığından geçmeğe başladı.
204. Vaktaki hastalıktan onun cemâli kalmadı, kızın canı, onun vebâlinde kalmadı.
"Vebâl" zarar ve ziyân ve mekrûh olan şey demektir. (Ahteri)
Vaktāki mevhûm olan nefsin akıl nazarındaki güzelliği ve varlığı kalmadı, aklın cânı ve hakîkati o nefsin zarar ve ziyânından kurtuldu.
205. Vaktaki çirkin ve fenâ ve yüzü sarı oldu, azar azar onun kalbinde soğudu.
206. Birtakım aşklar ki bir renk için olur, aşk olmaz, akıbet bir ayıp olur.
"Neng" ayıp ve âr ve hasret ve nedâmet ma'nâlarınadır. Bu beyt-i şerîfde fennin bir hakîkatine de işaret buyrulur. Ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsı yedi renkten mürekkebdir ve eşyânın kendilerine mahsûs hiçbir rengi yoktur. Ancak mâlik oldukları hâssa vâsıtasıyla ziyânın herhangi bir rengini emerek, diğer renklerini almaz. Meselâ bir kumaşın mâvi görünmesi, kendisinin veyâhut boyasını teşkil eden maddelerin, ziyânın yedi renginden altısını göstermiyerek, yalnız mâvisini almasındandır. Binâenaleyh eşyâya renk veren şeyler, onların maddelerinin husûsî halleri ve isti'dâdlarıdır. İmdi bir kimse renginden dolayı bir çiçeği sevse, zaman geçtikçe o çiçeğin maddelerindeki o rengi almak kābiliyyeti gidip, solar ve âşık, ben buna mı âşık olmuşum diye kendisini ta'yîb eder. İşte bunun gibi eşyanın güzellikleri dahi, Hakk'ın cemâlî olan sıfatlarının kabûlüne, o şeylerin isti'dâdları olmasındandır; ve bu güzellikler onlarda âriyettir. Vaktâki bu âriyet ve ârızî olan güzellikler, zaman geçerek cismin bozulması yüzünden, gider, binâenaleyh bu âriyet ve ârızî renklerden ve güzelliklerden dolayı olan aşklar âkıbet ayıp ve hasret ve nedâmet olur, aşk olmaz. Aşkın nevi'leri hakkında 111 numaralı beyitte îzâhât vardır.
207. Ne olaydı o, baştanbaşa ayıp olaydı da; onun üzerine o kötü hüküm vâki' olmaya idi.
"Kâşki" edât-ı temennîdir, "Ne olaydı" demektir. "Dâverî" hüküm ve hükûmet; "bed-dâverî" kötü hüküm ve süü'l-kazā demek olur ki; bundan murâd dahi makzîdir.
Kazâ ve makzî 194 numaralı beyitte îzâh olundu. Ya'ni, ne olaydı o kuyumcuda böyle bir âriyet ve ârızî güzellik olmaya idi de, câriyeyi bu ârızî güzellik aşkından kurtarmak için, şerbet içirip öldürmek gibi, o kuyumcu aleyhinde bir kötü hüküm vâki' olmaya idi. Ya'ni aklın nazarında nefsin güzelliğine olan aşk, onu rûh tarafına meyilden ve aşk-ı ilâhîden ayırdığı için ehl-i hakîkat indinde, onun maârif-i ilâhiyye şerbeti ile öldürülmesi iktizâ etmiştir. Bu hüküm nefse nazaran, kötü bir hükümdür; zîrâ nefis ölümden istikrâh eder ve kendi benliği dâiresinde yaşamak ister; fakat ind-i ilâhîde nefsin öldürülmesi hakkında vâki' olan hüküm güzeldir ve ayn-ı hikmettir. Nitekim hadis-i şerîfde موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz" buyrulmuştur.
208. Onun gözünden ırmak gibi kan koştu; onun yüzü, canının düşmanı geldi.
"Devîden" koşmak ve seğirtmek ma'nâsına olup, Fârisîde zî-rûh ve gayr-ı zî-rûh hakkında kullanılır. Ya'ni, kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlı yaşlar koştu ve hücûm etti. Onun yüzündeki ârızî güzellik, canının düşmanı oldu.
209. Onun kanadı, tavus kuşunun düşmanı geldi. Ey kimse, ne çok şahı onun ferri öldürmüştür.
"Ferr" şan, şevket, fazl-ı vakar, zînet, revnak ma'nâlarınadır. Hz. Pîr tarafından irşâden buyrulur ki, tâvus kuşunun kanadının letâfeti ve güzelliği, kendisinin düşmanı oldu. Zîrâ onun kanatlarını yolup süs yapmak için kendisini öldürürler; ve kezâ târihlerde görülür ki, birçok padişahlar, şan ve şevketleri yüzünden düşmanların hücumuna ma'rûz kalıp öldürülmüşlerdir.
210. Dedi: Ben o ceylânım ki, göbeğimden dolayı, bu avcı benim sâf olan kanımı döktü.
"Nâf" göbek demek olup, burada âhûların yedikleri güzel kokulu otlardan ve çiçeklerden, göbeklerinde biriken misk ma'nâsınadır; ve ona "misk göbeği" derler. Ya'ni kuyumcu ölürken bile kibir ve enâniyetten ve öğünmekten vazgeçmeyip dedi: Ben o ceylânım ki, bu avcı benim sâf ve güzel olan kanımı misk göbeğimden dolayı döktü. Zîrâ nefis, kibir ve enâniyet ızhârından ve öğünmekten aslâ vazgeçmez. Onun hakîkati bu sıfatları iktizâ eder.
211. Ey! Ben o sahra tilkisiyim ki, pusudan postu için onun başını kestiler.
Nefis kuyumcusu yine öğünüp dedi ki: Ben o vücûd-ı izâfi sahrâsının türlü türlü hîleler yapan tilkisiyim ki beni pusuya düşürüp, postum için başımı kestiler.
212. Ey! O bir filim ki, filcinin zahmı, kemik için kanımı döktü.
Fil ihtiyar olup, artık işe yaramaz bir hâle gelince, fil muhafızı olan filciler, zehirli bir ma'cûn yapıp file yedirirler; fil düşüp ölür; onun kıymetli olan dişlerini alırlar.
Bu beyt-i şerîfde nefis, file teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni nefis kuyumcusu yine öğünerek dedi ki hey...! Ben, dişlerini almak için filcilerin öldürdükleri file benzerim.
213. O kimse ki beni, benim madûnum için öldürmüştür ki, bilmez ki benim kanım uyumaz.
Bu beyt-i şerîfde dahi nefsin tekebbürüne ve ucbuna işâret buyrulur. Zîrâ nefis kuyumcusu aklı ve rûhu ve insân-ı kâmili kendisinden aşağı görmüştür. Ya'ni kuyumcu tekebbür cihetinden dedi: O kimse ki, ya'ni sultân-ı rûh veyâ hakîm-i ilâhî beni, kadr ü kıymetçe benden daha aşağı olan akl-ı cüz'î câriyesi için öldürmüştür; bilmez ki benim kanım uyumaz; ya'ni muhakkak benim öldürülmemin cezâsını görür.
İkinci mısra', istifhâm-ı inkârî sûretinde tercüme olunmak dahi câizdir. Ya'ni" bilmez mi ki benim kanım uyumaz," demek olur.
214. Bugün bana ise, yarın da onadır; benim gibi kimsenin kanı ne vakit böyle zâyi'dir?
"Kes" kadr ve i'tibâr sahibi olan kimse demek olup nâ-kesin zıddıdır. Ya'ni bu ölmek ve fânî olmak bugün bana ise, yarın da beni öldüren kimseyedir; ancak onun boynunda beni öldürmenin vebâli kalmıştır. Binâenaleyh benim gibi kadr ü i'tibâr sahibi olan bir kimsenin kanı ne vakit böyle zâyi' olup gider?
215. Vâkıa duvar, uzun gölge bırakır; o gölge yine onun tarafına döner.
Meselâ duvar uzun bir gölge bırakır; fakat o gölge sonunda yine duvar tarafına döner. Bunun gibi, duvar mesâbesinde olan şahs-ı beşerden sâdır olup, gölge mesâbesinde olan iyi ve kötü fiillerin, iyi ve kötü netîceleri, yine o şahıs tarafına döner. Nitekim âyet-i kerîmede مِنْ عَمَلَ صَالِحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ اسَاءَ فَعَلَيْهَا (Fussilet, 41/46) Ya'ni "Kim ki iyi amel işledi, nefsinin lehinedir; ve kim ki fenâlık yaptı, nefsinin aleyhinedir" buyrulur.
216. Bu cihân dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir.
Ya'ni bu dünyâ bir dağa benzer ve bizim fiillerimiz de, o dağa karşı bağırmak gibidir. Meselâ bir kimse dağa karşı "Efendim!" diye bağırsa, dağdan "Efendim!" diye o sesin aksi gelir; ve eğer bilfarz "Eşek!" diye bağırsa, dağdan da "Eşek!" aks-i sadâsı gelir.
217. Bunu söyledi; derhal toprak altına gitti; o câriye aşkdan ve marazdan temiz oldu.
Ya'ni nefis kuyumcusu, lisân-ı hâl ile bu sözleri söyledi ve öldü; ve derhal sâlikin topraktan mahlûk olan cisminde ihtifa etti ve artık sâlikin vücûdunda hükmü kalmadı. Zîrâ nefis, mevt-i sûrîye kadar sâlikde bâkîdir; ancak sülük neticesinde, mevt-i ma'nevî ile ölüp, sâlikin cisminde ihtifa eder. Binâenaleyh rûhun câriyesi olan akl-i cüz'î dahi, çirkinliği nazarında sabit olan nefsin aşkından ve onun sıfatına mübtelâ olmak marazından temizlendi.
218. Zîrâ ki ölmüşlerin aşkı bâkî değildir; zîra ki ölmüş, bizim tarafımıza gelici değildir.*
218 numaralı beyitin "tercümesi"ni müteâkıben, "Îzah" kelimesinden sonra açıklama yapılmayıp satıra şu târihler yazılmıştır: "12 Muharrem 1357 ve 14 Mart 1938 ve 1 Mart 1354 pazartesi günü. İrtihâli 17 Muharrem 1357, 19 Mart 1938 ve 6 Mart 1354 cumartesi günü." Bu nottan sonra 219. beyitten 230. beytin sonuna kadar farklı bir el yazısı görülmekte, sonra yine Merhum A. Avni Bey'in el yazısı başlamaktadır. 314. beyitten 354. beyitin tercümesine kadar tekrar, nottaki imzâdan anlaşıldığına göre, Abdurrahman Adil Doğru'nun el yazısı karşımıza çıkmakta ve 317. beyit şerhinin sonunda şu not bulunmaktadır:
219. Dirinin aşkı canda ve gözde her bir dem, goncadan daha taze olur.
220. O dirinin aşkını intihâb et ki, o bâkîdir; zîrâ sana can-fezâ olan şarab- [219] dan sakîdir.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان وَ يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلال و الاكرام (Rahman, 55/26, 27) Ya'ni "Âlem-i sûretde olan her şey fânîdir ve ancak Celâl ve ikrâm sâhibi olan senin Rabb'inin vechi ve Zât'ı bâkîdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
221. Onun aşkını ihtiyar et ki, bütün enbiya, işi gücü O'nun aşkından bul- dular.
222. "Bizim için o şâha ruhsat yoktur" deme! İş kerîmler ile güç değildir.
Ya'ni, dünya dediğimiz şey, fezâ-yı bî-nihâye içinde bir zerredir. Onun üstünde olan bizim gibi aceze ise hiç mesâbesindedir. Bî-nihâyeliklerde kudret ve azamet sahibi olan şâhın ve Hudâ-yı müteâlin huzûr-ı celâletine, hiç mesâbesinde olan bizlere nasıl ruhsat ve icâzet olur ki, onun aşk ve muhabbetinden dem vuralım deme. O azamet ve celâl sâhibi olduğu kadar da, kerem sahibidir. Binâenaleyh kerîmlere düşen iş, her ne kadar güç olsa bile, kolay olur.
Mesnevîhanlar bu beyt-i şerîfi derse mübâşeret esnasında okurlar.