Onun beyânındadır ki, kuyumcu olan adamı öldürmek ve zehir vermek işâret-i ilâhî ile idi.
6. bölüm / 56 · 903 kelime · ~5 dk okuma
223. O adamın hekîmin elinde ölmesi, ne ümîd için ve ne de korkudan idi.
224. Emir ve ilhâm-ı ilâh gelmedikçe, o onu şahın hatırı için öldürmedi.
225. O çocuğun ki Hızır boğazını kesti, onun sırrını avâm-ı halk anlıyamaz.
226. Vahy ve cevabı Hak'dan bulan kimse, her ne buyurursa, ayn-ı savab olur.
227. Can bağışlayan kimse, eğer öldürürse câizdir. Naibdir ve onun eli, Hu-da'nın elidir.
İnsân-ı kâmil, bilcümle esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin mazharı olduğundan halîfe-i Hak'dır. Nitekim âyet-i kerimede وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) Ya'ni "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı" buyrulur.
228. İsmail gibi onun önüne baş koy; onun bıçağının önüne sevinerek ve güle-rek baş koy!
İsmâîl (a.s.), pederi İbrâhîm (a.s.)ın önüne, kıssa-i zebhde nasıl baş ko-yup teslîm oldu ise, sen de insân-ı kâmilin önünde öylece sevine sevine ve güle güle başını koy ve teslîm ol! İbrâhîm (a.s.) oğullarından Hz. İsmâîl'i mi, yoksa Hz. İshak'ı mı zebha teşebbüs ettiği hakkında beyne'l-ulemâ ihtilaf vardır. Her iki taraf da delillerini îrâd ederler ve kat'î bir netîce çıkamaz. Kur'ân-ı Kerîm'de de sarâhat yoktur. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de kıssa-i zebhin, İshak (a.s.) hakkında vâki' olduğunu beyân buyurur. Ashâb-ı kiramdan Hz. Ömer ve Hz. İmâm-ı Ali ve İbni Mes'ûd ve İbni Abbâs ve İkrime ve Saîd ibnü Cübeyr (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm-ı Ebû Hanîfe hazerâtı zebîhin İshak (a.s.) olduğunu beyân buyurmuşlardır. Fakat kavl-i meşhur İsmâîl (a.s.) hakkındadır. Cenâb-ı Pîr-i destgîr, kavl-i meşhûra binâen Mesnevî-i Şerîflerinde Hz. İsmâîl'e işaret buyururlar. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'den avâm ve havâssın nasîbi olduğu için, kavl-i meşhûra muhalefeti câiz görmemişlerdir; fakat Dîvân-ı Kebîr'lerinde, âtîdeki beyitlerde zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar. Zîrâ Dîvân-ı Kebîr'lerinden yalnız havâssın nasîbi vardır. Ve muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı indinde zebîhin İshak (a.s.) olduğu keşfen sâbittir. Dîvân-ı Kebîr'den: "Benim hâk-i derim üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekdir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!"
229. Ta ki Ahmed'in, Ahad'la olan cân-ı paki gibi, senin canın ebede kadar handan kalsın.
Sen insân-ı kâmile teslîm olduğun vakit, Ahmed (aleyhissalâtü ve's-selâm) Efendimiz'in rûh-i pâki nasıl bahr-ı ahadiyyetde müstağrak olmuş ise, senin canın da ebede kadar bakā ile handân kalır.
230. Aşıklar sürür kadehini, onların ma'şûklarını kendi elleriyle öldürdükleri [229] vakit çekerler.
231. Şâh o kanı şehvet için etmedi; sen sû'-i zannı ve münazaayı bırak!
232. Sen zannetme ki, mülevveslik etti; süzülmüşlük, berraklık içinde ne vakit bulanıklık bırakır?
233. Bu riyâzet ve bu cefâ, pûtenin gümüşten cürûfu çıkarması içindir.
Kuyumcular gümüşü pûteye koyup ateşte eritirler ve bu sûretle gümüşe karışmış olan curûfu ve tortuyu tefrîk ederler.
"Sülük" pûteye ve "riyâzet" ve mihnet-i sülûk ateşe teşbîh buyrulmuş-tur. Ya'ni sülükteki riyâzetler ve muhabbetler, gümüş gibi sıfât-ı insâniyyeye karışmış olan sıfât-ı hayvâniyye tortularının tefrîkı içindir.
234. İyinin ve kötünün imtihanı, altın kaynayıp, köpüğü üstüne çıkmak içindir.
235. Eğer onun işi ilhâm-ı ilâhî olmasa idi, o şâh değil, yırtıcı bir köpek olurdu.
236. Şehvet ve hırs ve hevâdan pâk idi; iyi yaptı velâkin kötü görünen, iyi idi.
237. Eğer Hızır denizde gemiyi deldi ise, Hızır'ın delmesinde yüz sağlamlık vardır.
238. Musa'nın vehmi bu kadar nûr ve hüner ile ondan mahcûb oldu; sen kanatsız uçma.
Mûsâ (a.s.) şerîat sâhibi bir nebiyy-i zîşân idi; ve şerîat, vücûd-ı izâfî âle-mine mahsûsdur. Vücûdât-ı izâfiyye ise, vücûdât-ı mevhûmedir; ve bu vü-cûd-ı izâfî âleminde mütekevvin olan insandaki kuvânın sultânı vehimdir. Bu sebeble Mûsâ (a.s.)ın nazarı, keserât-ı mevhûme âlemine mahsûs olan şerî-ata idi. Binâenaleyh nûr ve hüner-i nübüvvete mâlikiyyetle beraber Hızır'ın efâl-i zâhiresine i'tirâz etti; çünkü o efâlin bâtınından ve esrârından bu nûr ve hüner ile mahcûb idi. Çünkü nübüvvet zâhire taalluk eder. Ey sâlik, sen-de ise bu nûr ve hüner kanadı da yoktur; şu halde insân-ı kâmilin efâline i'ti-râz sana hiç de câiz değildir.
239. O kırmızı güldür; sen ona kan deme! O aklın sarhoşudur, sen ona deli deme!
Ya'ni o kuyumcunun dökülen kanı kırmızı güldür; ona kan deme! Hekîm-i ilâhî akl-i külden sarhoş olmuştur; sen ona deli deme!
240. Eğer onun muradı müslümanın kanı olaydı. eğer onun adını anar idiysem kafir olayım.
241. Arş şakînin medhinden titrer; muttakî onun medhinden sû-i zanna düşer.
“Arş”dan maksad, mü’min-i muttakînin gönlüdür; ve “mü’min-i mutta-kî”den murâd insân-ı kâmildir. Hadis-i kudside : لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبد المؤمن التقى النقى Ya’ni “Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve ta-kî ve mü’min olan kulumun kalbine sığdım” buyrulur. Ve الرحمن على العرش استوى (Tâhâ, 20/5) ya’ni “Rahmân arş üzerine müstevî oldu” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyrulur. İmdi şakî ve zâlim olan kimse medh olunduğu va-kit, insân-ı kâmilin kalbi titrer ve şakîyi medh edenin hüsn-i hâlinden şübhe-ye düşer. Nitekim hadis-i şerîfde اذا مدح الفاسق غضب الرب و اهتز لذلك العرش ya’ni “Fâsık medh olunduğu vakit Rab gazab eder ve bundan dolayı arş titrer” buyrulmuştur.
242. Şah idi ve çok uyanık şah idi. Has idi ve Allah’ın hassı idi.
243. O kimseyi ki, böyle bir şah öldüre, baht ve mansıb-ı a'la tarafına çeker.
244. Eğer onun kahrında onun faidesini görmeseydi, o lutf-ı mutlak kahır isteyici olur muydu?
245. Çocuk hacamatçının o iğnesinden titrer; şefkatli olan annesi o anda mesrûrdur.
246. Yarım can alır ve yüz can verir; senin vehmine gelmeyen şeyi verir.
247. Sen kendinden kıyas ediyorsun; ve fakat iyi bak uzağın uzağına düşmüşsün.
Ya'ni insân-ı kâmilin efâlini, kendi ef'âline kıyâs ediyorsun; fakat onun efâlinin ma'nâsı başka, senin ef'âlinin ma'nâsı başka olduğu için kıyâsında pek uzaklara düşmüş oluyorsun.