Bakkal adamı ve tûtî kuşu ve bakkal dükkânında tûtî kuşunun yağı dökmesi hikâyesidir
7. bölüm / 56 · 5005 kelime · ~26 dk okuma
248. Bir bakkal ve onun bir tûtîsi var idi; güzel sesli, yeşil renkli, söyleyici bir tûtî idi.
249. Dükkânda, dükkânın bekçisi idi. Bütün tacirlere nükte söyler idi.
250. Ademe mahsus olan hitabda söyleyici idi. Tûtîlerin terennümünde üstâd idi.
251. Bir gün efendi evine gitmiş idi; dükkânda tûtî bekçilik etti.
252. Bir sıçan için, ansızın bir kedi dükkân içine sıçradı; tûtîcik de can korkusundan sıçradı.
253. Dükkânın bir tarafından, bir tarafına kaçtı; gül yağı şişelerini döktü.
254. Efendisi, ev tarafından geldi; efendi gibi fâriğ olarak dükkâna oturdu.
255. Dükkânı yağ içinde ve elbisesini yağlanmış gördü; başına vurdu; tûtî darbdan kel oldu.
“Kel”, başından saçı dökülmüş olana dedikleri gibi, dili tutulmuş olana da derler. Binâenaleyh eser-i darbdan tûtîye bu iki hâlin dahi ârız olduğu anlaşılmaktadır.
256. Birkaç günceğiz sözü kesti; bakkal da pişmanlıktan ah etti.
257. Sakalını yolup diyordu ki: Ah yazık ki ni'metimin güneşi bulut altına gitti.
258. Ben o hoş-zebânın başına niçin vurdum? O zaman benim elim kırılmış olaydı.
259. Kuşunun nutku gelmesi için, her dervişe hediyeler veriyor idi.
Bu beyt-i şerîfde الصدقة تطفئ غضب الرب "Sadaka Rabb'in gazabını söndürür" ve الصدقة ترد البلاء "Sadaka belayı def eder" hadîslerine işâret buyrulur.
260. Üç gün, üç geceden sonra dükkânında ümitsizce hayran ve zâr olarak [257] oturmuş idi.
261. Acaba bu kuş ne vakit söze gelecektir diye gam ve gussaya dalmış idi.
262. O kuşa, söze gelsin diye, her türlü açıb şeyler gösteriyor idi.
263. Tas ve leğen sırtı gibi, kılsız baş ile bir cavlakî baş açık geçiyor idi.
"Cavlakî", kendilerini halkın nazar-ı i'tibârından ıskāt için, saçını sakallarını tıraş eden dervişlerin bir tâifesidir. Nitekim zamânımızda saçını, sakalını ve bıyıklarını tıraş edenlere "cascavlak kaldı" derler.
264. Ansızın tûtî söze geldi; dervîşe bağırıp dedi ki: "Ey filân!
265. Ey kel, neden kellere karıştın? Galiba sen de şişeden yağ döktün?"
266. Onun kıyasından halka gülme geldi. Zîrâ libası köhne sahibini, kendi gibi zannetti.
267. Pâk olanların işini kendinden kıyas etme; vâkıa yazmak hususunda şîr şîre benzer.
Ey nâkıs olan insan, insân-ı kâmilin efâlini ve hâlini kendine kıyâs etme. Vâkıâ sûrette kâmil ile nâkıs arasında fark yoktur; fakat ma'nâlarında küllî fark vardır. Meselâ “şîr" kelimesi süt ma'nâsına geldiği gibi, arslan ma'nâsına da gelir. Binâenaleyh süt ile arslanı ifhâm eden kelimeler bir sûrette yazıldığı halde, ma'nâları bambaşkadır. İşte kâmil ile nâkıs da böyledir. Sûretlerin bir olduğunu görüp, ma'nâların da bir olduğuna hükmedenler aldanırlar.
268. Bütün âlem, bu sebebden yolunu şaşırdı; az kimse abdal-ı Hak'dan âgâh oldu.
Ya'ni herkes sûret mümâseletinden dolayı şaşırdı; az kimselerin Hakk'ın sıfât-ı beşeriyyelerini tebdîl etmiş olduğu insanlardan âgâh oldu.
269. Peygamberler ile beraberlik da'vâsına kalktılar; evliyâyı kendileri gibi zannettiler.
قَالُوا إِنْ أَنتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا (Ibrâhîm, 14/10) "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
270. İşte biz de beşer, onlar da beşerdir. Bizler ve onlar uykuya ve taâma [266] lanmışız, demişlerdir.
قَالُوا مَا لِهَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) Ya'ni "Bu resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
271. Onlar körlükten bunu bilmediler; arada nihayetsiz bir fark vardır.
فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَ لَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Ya'ni “Onların zâhir gözleri kör değildir; ve fakat sadırlarında olan kalbleri kördür" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
272. Her iki nevi' arı bir yerden yediler; fakat birinden iğne, diğerinden bal oldu.
273. Her iki nevi' âhû ot yediler, su içtiler. Birinden gübre ve diğerinden hâlis misk oldu.
274. Her iki kamış bir menba'dan su içtiler; bu biri boş ve o biri şekerden dolu.
275. Böyle yüzbinlerce emsâli gör; farklarını yetmiş yıllık yol gör!
276. Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep nûr-i Huda olur.
Birisi yer içer, ondan halkan ve hulkan murdarlık zuhûr eder; ve enbiyâ ve evliyânın yediği içtiği ise, nûr-i Hudâ olup, herkese ifaza ederler.
277. Bu yer, bütün buhul ve hased olur; ve o yer, bütün nûr-i Ahad doğar.
278. Bu, temiz yerdir; o, çorak ve fenâdır. Bu, temiz melek ve o, şeytan ve yırtıcı hayvandır.
279. Her iki sûretin birbirine benzemesi câizdir; acı suyun ve tatlı suyun berraklığı vardır.
280. Sahib-i zevkden başka, lezzetini kim tanır? Tatlı suyu, acı sudan o tanır.
281. Sihri, mu'cizeye kıyas etmiş; her ikisinin esâsını mekr ü hîle üzerine zanneder.
282. Musa'nın sihirbazları mücadeleden dolayı, onun asası gibi asa tutmuşlardı.
283. Bu asadan o asaya kadar büyük bir fark vardır. Bu amelden, o amele kadar da uzun yol vardır.
284. Bu amelin arkasında Allah'ın la'neti vardır; bu amel için de vefâda Allah'ın rahmeti vardır.
Enbiyâ ve evliyâya karşı yapılan işlerin arkasında netîceye muvaffakıyetten Allah'ın tardı ve teb'îdi vardır. Enbiyâ ve evliyânın amellerini hüsn-i netîceye iktirân hususunda, Allah'ın rahmeti ve muâveneti vardır. Nitekim وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَاب بقيعة يحسبه الظمأنُ مَاءً حتى اذا جَائَهُ لَمْ يَجده شيا (Nûr, 24/39) Ya'ni "Küfr edenlerin amelleri, susamış olan kimselerin su zannettikleri serâb gibidir; susuz ona gittiği vakit, onu bomboş bulur" buyrulur. Enbiyâ ve evliyâ tâifesi hakkında da bu âyet-i kerîmede buyrulur : إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ (Nahl, 16/128) "Allah Teâlâ ittikā edenler ve muhsinler ile beraberdir."
285. Kâfirler kadr ve rifatde müsavata çabalamakta maymun tabiatlıdır. Tab'-ı beşer derûn-i sînede bir büyük âfettir.
"Küfür" dört nevi'dir: Birincisi küfr-i inkârîdir. Allah ve peygamberi inkâr etmek gibi. İkincisi küfr-i cehûdîdir ki, kalbiyle bilir, lisânıyla inkâr eder, İblîs'in küfrü gibi. Üçüncüsü küfr-i inâdîdir ki, kalbi ile bilir, lisânıyla da tasdîk eder; fakad inâd ve âr sebebiyle mü'minler dâiresine girmez. Ebû Cehil ve emsâli gibi. Dördüncüsü küfr-i nifâkîdir; lisânıyla ikrar edip mü'minlerin dâiresine girer; ve fakat kalbi ile inkâr eder, münafıklar gibi.
İmdi kâfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip, öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insandır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar cem'iyyet-i beşeriyyenin muâmelâtı hakkında kānun vaz' ettiler, biz de vaz' ederiz" derler; ve bu hususta insanın efâlini taklîd eden maymuna benzerler. Bu taklîd beşerin tabîatı iktizâsından olup, bâtınında mündemic bir büyük belâdır. Zîrâ beşer bu tabîat-ı taklîd sebebiyle alıştığı fenâ şeylerden vaz geçemez. "Küfr"ün diğer bir ma'nâsı da örtmektir. Kavilleri ve fiilleriyle hakîkatı örtmeğe çabaladıkları için, zikr olunan dört tâifenin küfründe bu ma'nâ da mündemicdir. Fakat hadd-i zâtında kendisi mü'min olup da, henüz evliyânın halleriyle hallenmemiş iken, onların kelâmlarını taklîd ederek, halkın hürmetini kazanmak ve refah-ı dünyeviyyeye nâil olmak emeliyle halkı irşâd da'vâsına kalkanlar dahi, bu fiilleriyle hakîkatı setr ettiklerinden, onlar dahi küfrün bu ma'nâsı tahtında cem' olmuş olurlar.
286. İnsan her ne yaparsa, maymun dahi, vakit vakit adamdan gördüğünü yapar.
287. O, ben de onun gibi yaptım zanneder; o inâd yüzlü farkını bilir mi?
Ya'ni taklîd emrinde cinsinin tabîatine ittibâ'da muannid olan o mukallid, her iki fiilin arasındaki farkı bilemez.
288. Bu, emirden ve o muhalefet için yapar; muhalif yüzlülerin başına toprak saç!
Enbiyâ ve evliyânın efâlinin sâikı vahy ve ilhâm-ı ilâhîdir, emr-i Hak'dır; ve o mukallidin fiilinin sâikı ise, muhalefet ve inaddır. Bu muhâlifleri ve inadçıları sen hiçe say!
289. Bu münafık, muvafıkla beraber namaza, niyaz için değil, muhalefet ve taklîd için gelir.
290. Namazda ve oruçda ve hacda ve zekâtda mü'minler münafıklar ile bürd [286] ü mât içindedirler.
"Bürd" satranç oyunu ıstılâhında gālibe ve "mât" mağlûba derler. Ya'ni bu zikr olunan ibadetlerde mü'min ile münafık karşılıklı oyun oynarlar; netîcede mü'minler galib ve münafıklar mağlûb olur. Zîrâ emr-i ilâhî olan ef'âli, mü'minler niyyet-i hâlisa ile işlediklerinden, dünyâ ve âhiret selâmetini elde ederler. Münafıklar ise bu efâli niyyet-i fâside ile yaptıklarından, dünyâ ve âhiret âfetlerine ma'rûz kalırlar.
291. Mü'minlerin akıbeti bürd ya'ni galebe olur; münafıklara ise âhiretde mât ya'ni mağlubiyet vardır.
Mü'minlerin evâmir-i ilâhiyyeye ittibâan yaptıkları fiillerin sonu selâmet ve münafıkların fiillerinin âhireti, ya'ni sonu dünyâda ve âhirette mağlûbiyettir.
292. Vâkia her ikisi bir oyunun başı üstündedir; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir.
Ya'ni mü'min ile münafık sûret i'tibariyle amelde müttehiddir. İkisi de karşı karşıya geçip aynı oyunu oynarlar; fakat bunların ikisi de bir şehirden değildirler. Birisi "Merv" şehrine ve diğeri "Rey" şehrine mensûbdur; hemşehrî değildirler. Birisi "ism-i Hâdî"nin ve diğeri "ism-i Mudill"in mazharıdır; hakîkatleri başka başkadır ve yekdîğerine zıddır.
"Merv" şehrinin ism-i mensûbu müstesnâ olarak "Mervezî" ve "Rey" şehrinin ism-i mensûbu da “Râzî" gelir; nitekim "Fahreddîn-ı Râzî" derler.
293. Her birisi kendi makāmı tarafına gider; her biri kendi nâmına uygun olarak yürür.
Ya'ni, her birisi ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkati cânibine gider ve her biri mazhar olduğu ism-i ilâhînin muktezâsına muvâfık olarak bu âlemde iş işler. Eğer ezelde şekāveti sâbit olmuş ise, bu âlemde icrâ-yı şekāvet; ve saâdeti sâbit olmuş ise, emr-i ilâhîye mutâvaat eder.
294. Onu mü'min diye çağırırlar; cânı mesrûr olur ve eğer münafık dersen, ateş kesilir.
295. Onun namının mahbub olması, onun zâtındandır; bunun namının mebgûz olması da, onun âfetlerindendir.
Mü'min adının sevimli olması, onun ma'nâsındandır; zîrâ bu lafzın ma'nâsı sevimlidir. Münâfik adının iğrenç olması da, o lafzın ma'nâsında mündemic olan âfetlerden ve fenâlıklardandır.
296. “Mîm” ve “vây” ve “mîm” ve “nûn" teşrîf değildir; mü'min lafzı ta'rîfin gayri değildir.
"Mü'min" kelimesini terkîb eden harflerin kendisinde bir şeref yoktur. Bu lafız, bir ma'nâyı anlatmak içindir. Eğer bu lafızda bir şerâfet varsa, ma'nâsından nâşîdir.
297. Onu münafık diye çağırdığın vakit, bu aşağı lafız onun içini akrep gibi sokar.
298. Eğer bu ismin cehennemden iştikākı yok ise, o halde, onda mezak-ı cehennem olması niçindir?
Bu münafık adı cehennemden iştikāk etmiştir. Cehennem nasıl insanı yakarsa, onun ma'nâsı da insanı öylece yakar. Zîrâ birine münafık desen kızar ve âteş-i gazab kalbinde alevlenir. Binâenaleyh bu kelimenin ma'nâsında cehennem çeşnisi vardır.
299. Bu kötü nâmın çirkinliği harften değildir; o deniz suyunun acılığı zarftan değildir.
Bu fenâ adın çirkinliği harflerden değil ma'nâdandır. Nitekim deniz suyunu bir bardak içine koyduğumuz vakit, ondaki acılık ve tuzluluk bardaktan değildir, aslındandır.
300. Onda harf, zarf ve ma'na da su gibi geldi. Ma'na denizi onun indinde [296] ümmü'l-kitabdır.
Ya'ni kelime, ma'nânın bardağına ve ma'nâ dahi bardağın içindeki suya benzer; ve ma'nâ denizi de Allah Teâlâ'nın indindeki "ümmü'l-kitâb" dır;
ya'ni ma'nânın menba'ı ve menşeidir. Ma'lûm olsun ki, efrâd-ı beşerden her biri bir “kelime"dir ve bu kelimeler bardağa benzer. Her birinin içinde "ümmü'l-kitâb"dan, ya'ni ma'nâ bahrinden birer cüz vardır. Ma'nâ bahri ise ilm-i ilâhî mertebesidir ki, bu mertebede her bir ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesi sâbittir; ve bu suver-i ilmiyyeden her biri bu âlem-i kesâfette ve dünyâda, efrâd-ı insaniyyenin içidir ve bâtınıdır. Binâenaleyh saâdet ve şekāvet kelimeden ibaret olan sûret-i unsuriyyeden değil, bâtından ve rûhdan inbiâs eder. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَمَا كَانَ لِرَسُولِ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/38,39) Ya'ni "Allah'ın izni olmaksızın resûl bir âyet getiremez. Her bir zaman için bir emr-i mektûb ve mukadder vardır; Allah Teâlâ istediğini mahv eder ve istediğini isbât eder. Ve umûr-ı mektûbe ve mukadderenin menşe'-i umûmîsi O'nun indindedir."
301. Cihanda acı derya ve tatlı derya vardır; aralarında bir berzah vardır ki birbirine tecavüz etmezler.
Bu beyt-i şerîf مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يُبْغِيَانِ (Rahman, 55/19,20) [Ya'ni “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar"] âyet-i kerîmesine müsteniddir. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri aşağıda gelecektir.
"Acı deniz”den murâd ism-i Mudill'in sâhası ve hayyizidir; ve tatlı deryâdan murâd dahi, ism-i Hâdî'nin sahası ve hayyizidir. Her ikisinin müsemması Hak olduğu ve her ikisine de imdâd Zât-ı Hak'dan geldiği halde, aralarında bir perde-i isti'dâd vardır; bu isti'dâd perdesi birbirlerine tecavüzü men' eder. Zîrâ kalb-i hakāyık mümkin değildir. Binâenaleyh ezelde kâfir ve münafık olanlar "acı deniz"e; ve mü'min olanlar "tatlı deniz"e mensûb olmuşlardır.
302. Bil ki, bunun her ikisi, bir asıldan akar; bu her ikiden geç de, onun aslına kadar git!
Ya'ni acı ve tatlı denizler bir hakîkatten zuhûr etmişlerdir. Sen onların ikiliğinden geç de, bir olan asıllarına nazar et!
303. Kalp altını ve hâlis altını ayârda asla miheksiz, i'tibâr cihetinden bilemezsin.
Kalp ile hâlisı ayâr edeyim dersen mutlakā mihek lâzımdır. İ'tibârî olarak bu kalpdır ve bu hâlisdir diye miheksiz hükmedemezsin.
304. Hudâ-yı müteal her kimin cânına mihek koydu ise, o her yakîni şekden açık bir süretde bilir.
"Mihek"den murâd, ilim ve irfandır; "yakîn"den murâd hak ve "şek"den murâd bâtıldır. Ya'ni Hak Teâlâ kimin cânına ilim ve irfan mihekkini koymuş ise, o kimse hakkı bâtıldan tefrîk eder.
305. Dirinin ağzına bir çöp girse, onu çıkardığı vakit rahat eder.
306. Binlerce lokmanın içinde bir küçük çöp zuhûr ettiği vakit, dirinin hissi idrak eder.
Câhil ölü ve ârif diri mesâbesindedir. Mâdemki acı ve tatlı denize mensûb olan insanlar yekdîğeriyle mümtezic bir halde yaşıyorlar, mü'minler, kâfirlerin ve münafıkların ilkāâtındaki fesâdı tefrîk etmek îcâb eder. Bunun için de ilim ve irfân mihekki lâzımdır. Bir münafıkın rûy-i Hak'dan görünerek bir mü'mine nasîhatı vâki' olunca, mü'min bu nasâyih arasındaki fesâdı, mihekk-i irfân ile temyîz edebilir.
307. Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir; hiss-i dînî ise göğün merdivenidir.
Dünyâ havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne-i beşer ile ma'mûr olur. Dîne mensûb olan his ise, âsumân-ı rûhun merdivenidir. "Hiss-i dînî"den murâd idrâkât-ı irfaniyyedir. Binâenaleyh küffâr ve mü- nâfikîn havâss-i hamse-i zâhiriyye ve bâtınıyye sahibi olduklarından, dünyâyı ma'mûr edebilirler; fakat onlarda âsumân-ı ma'nâya âid idrâkât bulun- madığından, ahvâl-i uhreviyyeleri harâbdır. Mü'minler ise, hiss-i dünyeviyyeleriyle dünyayı ve hiss-i dîniyyeleriyle uhrâyı ma'mûr edebilirler.
308. Bu hissin sıhhatini tabibden isteyiniz; o hissin sıhhatini habibden isteyiniz.
Hiss-i dünyevî olan havâss-i hamseden birisine maraz ârız olursa hekîme mürâcaât ediniz; fakat hiss-i dînîde bir bozukluk görürseniz, her zamanda mevcûd olup, nâib-i ilâhî olan evliyâ ve asfiyâya mürâcaât ediniz.
309. Bu hissin sıhhati tenin ma'murluğundandır; o hissin sıhhati, bedenin tahribindendir.
Ya'ni yiyip içip hayât-ı hayvaniyye kuvvet buldukça, havâss-i hamse-i zâhire sıhhat içinde olur; fakat ezvâk-ı rûhâniyyeden bî-behre olur. Bilakis sıyâm ve riyâzet sebebiyle hayât-ı hayvâniyye zayıf düşerse de hayât ve ezvâk-ı rûhâniyye küşayiş bulur.
310. Cânın yolu, cismi vîrân eder; o vîrânlıktan sonra ma'mûr eder.
[306] Can yolu, nefsi huzûzâtından men' etmek yolu olduğundan, elbette nefsin şetâret-i hayvâniyyesini izâle eder. Fakat bu sıfât-ı nefsâniyye zevâlinden sonra cismi zevk-i irfân ile ihyâ eder.
311. Hey... aşk-ı meâlde hanumanını ve mülk ü malını bezl eden ne saûdetli bir cândır.
Bütün taayyünâtın merci'i olan vücûd-ı hakîkî aşkında, vücûd-ı izâfi sâhibi olan hânumânını ve malını ve mülkünü fedâ eden can, ne saâdetli bir candır. Ya'ni bâkîye fânîyi fedâ eden can demek olur.
312. Altın hazînesi için evini yıktı ve yine hemân o defîneden daha ma'mûr yaptı.
Aşk-ı Hudâ için her şeyini fedâ eden, evinin altındaki defineyi bulmak için evini yıkan kimseye benzer.
313. Suyu kesti ve ırmağı temizledi; ondan sonra ırmağa içilecek suyu akıttı.
Ya'ni aşk-ı Hudâ için malını mülkünü fedâ edenin bir misali de budur.
314. Deriyi yardı ve okun temrenini çıkardı; ondan sonra onun yerine tâze deri bitti.
Bu da aşk-ı Hakk'a malını ve mülkünü fedâ eden kimsenin misâlidir.
315. Kal'ayı yıktı ve kâfirden aldı; ondan sonra onun üzerine yüz burc ve sed yaptı.
316. Bî-çunun işine kim keyfiyyet verebilir? Bu, benim söylediğim zaruret verir.
Yukarıdan beri söylediğim Hakk'a vusûl kāidelerini mutlak zannetmeyin; zîrâ bî çûn ve bî-keyfiyyet ve niteliksiz olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin inâyetini bir keyfiyyete ve bir husûsa hasretmek aslâ câiz değildir. Eğer Hakk'a vusûl, bu benim söylediğim kāidelerden ibaret olsa, bu mes'elede zarûret ve çâresizlik hâsıl olur; ve bu kavâidi icrâya muvaffak olamayanların, inâyet-i Hak'dan ümîdlerini kesmeleri lâzım gelir. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri âyet-i kerîmede: لَا تَقْنَطُوا مِن رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) Ya'ni "Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz" ve إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِن رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) ya'ni "Allah'ın revhinden me'yûs olanlar, ancak kâfirlerdir" buyurur. Binâenaleyh Hak dilerse bir kulunu bu kavâide riâyet etmemiş olsa dahi inâyetine mazhar kılar.
317. Gâh öyle ve gâh böyle görünür. Dînin işi hayranlıkdan başka bir şey değildir.
Hak Teâlâ'nın kullarını gâh riyâzet ve mücâhede ile ve gâh riyâzetsiz ve mücâhedesiz kendisine cezb ettiği vâki'dir ve bunun menâkıb-ı evliyâda na- zîri çoktur. Hak Teâlâ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (Hac, 22/18) يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Maide, 5/1) ya'ni "Dilediğini işler" ve "Dilediği şeye hükmeder" âyet-i kerîmesiyle bu hakîkati bize bildiriyor. Binâenaleyh bu mesele sırr-ı kadere âiddir ve sırr-ı kadere nazaran dînin işi hayranlıktan başka bir şey değildir.
318. Arkası Hak tarafına olan öyle hayran değil; belki dostun garkı ve sarhoşu olan böyle hayrandır.
"Hayrân" lügatte şaşmış ve ne yapacağını bilememiş kalmış olana derler. Bu beyt-i şerîfde hayrânı iki kısma tefrîk buyurdular. Biri: Yüzünü Hakk'ın hükm-i ezelîsi olan sırr-ı kadere çevirmiş ve fakat ibâdullâhdan mestûr olan bu sırr-ı kaderin zuhûr-ı ahkâmından hayrete düşmüş olandır. Bu kısım, mahbûb-i hakîkî olan Hak'da müstağrak ve onun tecelliyâtından sarhoş olmuştur. Diğeri, arkasını Hakk'a ve yüzünü nefsine çevirmiş ve hazz-ı nefsânîde müstağrak ve mest olmuştur. Evvelkisi "hayret-i mahmûde, ikincisi "hayret-i mezmûme"dir.
319. O birinin yüzü dost tarafına ve bu birinin yüzü, nefsin yüzünedir.
320. Her birinin yüzüne bak da, dikkat et! Câiz ki sen huzûrdan yüz tanıyıcı olursun.
Seni Hakk'a da'vet eden bir kimseye mülâkî olursan, sen onun teveccüh ettiği tarafa bak; belki onun huzûrunda ve hizmetinde bulunduğun vakit, sözünden ve fiilinden, teveccüh etmiş olduğu tarafı anlayabilirsin.
321. Çünkü çok adam kılıklı İblîs vardır; binâenaleyh her ele el vermek câiz değildir.
Zâhiri âdem ve bâtını İblîs olan müddeîler çoktur; binâenaleyh Hakk'a vusûl için her önüne gelene tebaiyyet câiz değildir.
322. Zîrâ o kuş tutucu avcı, kuşu aldatmak için ıslık çalar.
323. O kuş kendi cinsinin sesini işitir, havadan gelir; tuzağı ve iğneyi bulur.
324. Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervişlerin kelâmını çalar.
Yalancı müddeîler, kuşları ıslık ile aldatan avcılar gibi, ıstılâhât-ı sûfiyyeyi öğrenip saf dillere bahs etmeğe başlar. Ağzından bal ve kalbinden zehir akar. Sâf olan kimseler, onları ehl-i hâl ve Hakk'a vusûl için rehber zannedip ona tebaiyyet ederler. Kuşcağızlar gibi dâm-ı belâya giriftâr olurlar.
325. Merdlerin işi nûrâniyyet ve hamiyyettir; alçakların işi hîle ve hayâsızlıktır.
326. Dilenmek için, yünden arslan yapar; Ebû Müseylem'e de Ahmed lakabını verir.
Zamân-ı Pîr'de yünden arslan şekli yapıp, değnek ucuna bağlıyarak dilenen dilenciler var imiş. Cenâb-ı Pîr, ıstılâhât-ı sûfiyyeyi çalan yalancı müddeîleri bu dilencilere teşbîh buyururlar; ve nübüvvet da'vâsına kalkmış olan Müseylemetü'l-Kezzâb'a Ahmed lakabını verenlere benzetirler.
327. Ebû Müseylem'in lakabı "yalancı" kaldı; Muhammed'in lakabı ise "Ulü'l-elbab" kaldı.
Ebû Müseylem'e "el-Kezzâb" lakabı taktılar da "Ebû Müseylemeti'l-Kezzâb" dediler. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'e ise "Ulü'l-elbâb" ya'ni "Akılların sahibleri" olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtına verilen lakab verildi; ya'ni "Akılların sahibi" denildi.
328. O şarâb-ı Hak'dır, onun hâtimesi hâlis miskdir; bâdenin hatmi ise kokmuş azâbdır.
Bu beyt-i şerîfde enbiyâ ve evliyânın füyûzât-ı bâtınıyyesi şarâba ve ağızlarından sâdır olan kelâm ise, şarâb şişelerinin ağzına vaz' edilen hâlis misk-den ma'mûl mühürlü tıpaya; ve bu zevât-ı kirâmın mukallidlerinin ahvâl-i bâtınıyyeleri dünyâ içkisine ve kelâmları da, içki şîşelerinin ağzındaki kokmuş ve meşâmmı ta'zîb eden mühürlü tıpaya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni enbiyâ ve evliyânın vücûd-ı şerîfleri aşk-ı ilâhî şarabıyla doludur. Kelâmları dahi meşâmm-ı cânı ta'tîr eder. Yalancı müddeîlerin vücûdu ise, dünyâ içkileri gibi müteaffin sıfat-ı nefsâniyye ile doludur. Kelâmları dahi meşâmm-ı cânı fenâ kokusuyla ta'zîb eder. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz, yalancı müddeîlerin hâlini tafsîl için âtîdeki hikâyeyi beyân buyururlar.
Hıristiyanlığın ilk mahall-i intişârı olan Filistin tarafı, eskiden beri yahûdîlerin memâliki ve Kudüs-i Şerîf dahi dince onların kıbleleri olduğu ma'lûmdur. Burası birçok inkılâblar geçirdi. Milad-ı İsevî'den mukaddem 722-727 senelerinde Âsur kıralı olan Salmânasar ve Buhtu'n-Nasr ve Acem imparatorluğunun müessisi olan Sîrus, Makedonya imparatoru İskender-i Kebîr; ve mîlâd-1 Îsevî'den mukaddem 283-323 senelerinde Mısır kıralı Birinci Batlamyus ve Sûriye kıralı Selûküs Nikator tarafından zabt edildi. Ve nihâyet Selûsidler altında kaldığı bir sırada, yahûdîler bu müstevlîlerin mezâlimine tâkat getiremeyip, Makabe ismindeki bir mûsevî hânedânının riyâseti altında umûmen isyan ettiler ve birçok hûn-rîzâne muhârebeler ile milâd-ı Îsa'dan 169 sene mukaddem istiklâllerini kazandılar. Fakat karanlık bir sûrette idâre-i umûr eden bu hânedâna tefrika ve ihtilâl geldi ve oraları zabt etmek isteyen Roma devletinin müdahalesi ile, milâd-1 Îsevî'den kırk sene evvel Makabelerden Herod yahûdîlerin kıralı oldu. İşte Îsâ (a.s.) bu Büyük Herod zamânında dünyaya geldi ki, bu zamanda meşhûr Neron Roma imparatoru idi. Herod şeriat-ı mûseviyyeden ziyâde, çok korktuğu Neron'un emirlerine tâbi' olurdu. Herod'un vefâtından sonra Filistin dört kısma ayrıldı; ve Herod'un "Yu-da", "Celîl", "Bânâne" ve "Ebtore" isimlerinde dört evlâdından herbiri hükümdar oldu. Bu taksîm mes'elesinde, Romalılar'ın parmağı vardı. Hatta birkaç sene sonra, Roma imparatorluğu tarafından Kudüs-i Şerîf'e gönderilen bir vâlî, Filistin'i doğrudan doğruya Roma nâmına idare etmeğe başladı. İşte Hıristiyanlığın ilk intişârında Filistin'in ahvâl-i siyâsiyyesi bu merkezde idi.
Mûsevî pâdişâhlar idâresinde olan bir yerde, yeni bir din olan Îseviyyet'in serbestçe intişâr edemiyeceği pek tabîîdir. Mesnevî-i Şerîf de beyân buyrulan pâdişâh, Herod'un oğullarından Celîl; ve "müzevvir yahûdî vezîri" dahi, onun vezîri olmak lâzım gelir. Fakat bu gibi vukūât, teferruât kabîlinden olduğundan, vukūât-ı umûmiyyeyi zabt eden târih tarafından bu gibi hâdisât-ı müteferria zabt edilmiş değildir.
Bu zamanlarda Filistin taraflarında felsefe ve hikemiyyât pek ziyâde revâc bulmuş idi ki, Hıristiyanlığın bidâyet-i intişârında târih, buralarda başlıca yedi mezheb-i felsefe mevcûd olduğunu kayd eder. Onlar da şunlardır: "Harîsîler, Sâdûkîler, Eseniyen, Yahûdâî, Terapotlar, Refabit, Herodetîler." Bunlardan "Eseniyenler" izdivâcdan istikrâh eder; sulhu sever, muhârebeden nefret eder; aşk-ı ilâhîyi tavsiye eder ve rûhun bakāsını kabûl eder olduklarından, manastır gibi uzlet-gâha çekilmişler ve oralarda ahlâka ve vahdâniyyâta dâir dersler vermekle iştigāl etmekte bulunmuşlar idi. Avrupa hükemâsından ba'zıları, Hz. Îsâ'nın bu mezhebden olduğuna kāildirler. Hattâ mîlâdın ilk asrında şöhret almış olan Romalı putperest hükemâdan Pelin beşinci kitabının 27. bâbında, bu mezheb için "Bir ebedî familya, ammâ içinde kimse doğmaz" demiştir.
İşte bu yahûdî vezîri, Hıristiyanlığı "Eseniyen" mezhebine müşâbih bulduğu için, hîlesini ve tezvîrâtını bu vâdîde icrâya başlamış ve o zamanlar hükûmetler derebeylik usûlü ile idâre olunduğundan ba'zan bu, yukarıda saydığımız yedi mezheb ahkâmını da birbirine karıştırarak, on iki derebeyine tomarlar yazıp, her birisini kendisine Hıristiyanlıkta velîahd yapmıştır.
Vezîrin ölümünden sonra bu on iki velîahdın her biri, yekdiğerine karşı kılıç ile kıyâm etmiş ve münâzaât başlamıştır.
İlk asr-ı mîlâdîde Îsevîler, yahûdîler ile beraber geçindikleri müddetçe, onların ibâdethânelerinde icrâ-yı âyîn eyledikleri gibi, yahûdîler ile bozuşup ayrıldıktan sonra, onların şerri ile bir belâya uğramamak için sırlarını gâyet saklarlar idi. Ba'zı yer altında kâin mahzenlerde ve ba'zı kimselerin evlerinde AHMED AVNİ KONUK toplanıp, dinlerini müzakere ve akîdelerinin hülâsalarını -o zamâna kadar mezâhib-i felsefiyyenin cümlesinde ve hattâ Eflâtûnîler'de olan âdet-i vechile- ketm ederlerdi. Fakat zâhirde ağyâra karşı kendileri sakladıkları halde, kendi aralarında böyle birtakım münâzaalar çıkardılar ve bu münâzaât üzerinde uzun müddet inâd ederek, nihâyet Hıristiyanlığı her biri belli başlı birer mezheb olmak üzere: "Nasrânî, Karpokratiyen, Bazîlidiyen, Valantiniyen, Marsiyonist, Sabelliyanizm, Montanist" vesâir mezhebleri gibi elli dört mezhebe ayırıp bunların her birini birtakım şu'belere taksîm derecesine vardılar. Binâenaleyh bu yahûdî memleketinde bir şûriş başlamış ve nihâyet Roma hükümeti yahûdîlerin iltimâsı üzerine, mahzâ memlekette âsâyişin te'mîni için hıristiyanların kahrına teşebbüs etmiştir. Bu inkısâm-ı mezâhibin ve vezîr-i müzevvirin tezvîriyle yazılan tomarlardaki ahkâm-ı felsefiyye üzerine başladığı anlaşılır. Münderecât, metin ve ma'nâ i'tibariyle yekdîğerine ziyâdesiyle müşâbih bulunan "Matta, Mark ve Luka" üç İncîl'i bir küll gibi addedildiğinden, bu üçüne birden "Sinoptin" nâmı verilmiştir. İşte bu İncil'in rivâyetine göre, Hz. Îsâ yalnız bir sene nübüvvet etti; ya'ni vaftîzinden sonra "Celil" kıt'asına çekilip, oralarda melekûtullâhı tebşîre çalışmakta iken, "îd-i nush" münasebetiyle Urşelim'e, ya'ni Kudüs-i şerîfe gelerek, orada derdest edildi." Pavlos Fars şehrinde doğmuştur; ve o zaman yahûdîlerin en büyük ulemâsından ma'dûd olan Cemâlin'den şerîat-ı Mûseviyye ahkâmını öğrenmiştir. Lakin kendisi hocasının kızını almak sevdasına düşmüş ise de, kendisi koca başlı, kel ve çatık ve düşük kaşlı ve karga burunlu, kısa boylu ve gâyet şişman ve eğri bacaklı bir adam olduğundan, kız kendisini beğenememiş; hocası da mümânaat etmiş bulunduğundan, o zamâna kadar Savol isminde olan bu adam, ismini Pavlos koymuş ve dînini değiştirip, hocasından intikām almak için, cem'iyyet-i mesîhiyyeye dehâlet etmiştir. Pavlos'un bu hâli târîhen müsbetdir. Pavlos hıristiyan olduktan sonra, Yunanistan'ı ve ba'zı mahalleri dolaşmış ve oralarda hakaret görmüş; Kudüs'e gelmiş ve ba'zı yabancıları yahûdîlerin ma'bedine sokmuş ve onlar ile beraber müstehziyâne hareketlerde bulunduğu için, yahûdîler ayaklanarak kendisini hükümete teslîm etmişler; ve Pavlos hükümetin tazyîkātını görünce, bu istihzâları inkâr etmiş ise de, Roma muhafızı kendisi tahte'l-hifz Roma'ya sevk etmiş ve orada göz hapsine alınmıştır. Risâlelerin hemen hepsini bu esnâlarda yazmıştır. (Midhat Efendi merhûmun Müdafaa nâmındaki eserinden.)
329. İsa'nın düşmanı ve nasrânîyi helâk eden zalim bir yahûdî padişahı var idi.
330. Ahd-i Isa idi ve növbet onun ânı idi. Musa'nın canı o ve onun canı da Musâ idi.
Îsâ (a.s.)ın zamânı idi ve növbet onun cemâl-i nübüvvetine gelmiş idi. Gerçi zuhûrda ve taayyünde Îsâ başka ve Mûsâ başka idi; fakat hakikat-ı nübüvvetde birbirinin canı olup, yekdîğerinden kābil-i tefrîk değil idi. Nitekim âyet-i kerîmede لا تفرق بين أحد من رُسُله (Bakara, 2/285) Ya'ni "Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız" buyrulur.
331. Şah, Hak yolunda şaşı idi; o iki ilâhî arkadaşı ayırdı.
332. Üstad, bir şaşıya dedi ki: İçeriye gel; haydi o şişeyi evden dışarı çıkar!
333. Şaşı dedi: O iki şişeden hangisini önüne getireyim, îzah et!
334. Üstad dedi: O şişe iki değildir; haydi şaşılığı bırak ve çok görücü olma!
335. Ey usta! Bana darılma, dedi. Usta dahi, o ikiden birini kır, dedi.
336. Vaktaki birini kırdı, gözünden her ikisi gitti. Adam, şehvet ve gazabdan şaşı olur.
Cisim gözünün şaşılığı, böyle bir süretin iki görülmesine sebeb olur; fakat gazab ve şehvet sebebiyle kalb gözü şaşı olan kimse, hakîkat-ı vâhideden ibâret bulunan nübüvveti, yahûdî pâdişâhı gibi iki görür. Bir sûreti iki gören şaşının önünden sûret gâib olunca, iki dahi nasıl zâil olursa; bir hakîkati iki gören kalb gözü şaşısının önünden, o bir hakîkat nefy edilince, o ikiden hiç birisi kalmaz.
337. Şişe bir idi, onun gözüne iki göründü. O şişeyi kırınca, diğeri de mevcûd olmadı.
338. Gazab ve şehvet âdemi şaşı eder; âdemi doğruluktan çevirir.
339. Garaz gelince, hüner mestûr kalır; gönülden göz tarafına yüz perde olur.
340. Hâkim gönlünde rüşvete karar verdiği vakit, mazlum-ı zaîfden, zalimi tanıyabilir mi?
341. Şah böyle çıfıtça olan kîninden şaşı oldu ki, artık el-amân yâ Rab el-amân!
342. Ben dîn-i Musa'nın melcei ve muîniyim diye, yüz binlerce mü'min ve mazlumu öldürdü.
Hıristiyanları [ortadan] kaldırmak için vezîrin pâdişâha hîle öğretmesi
343. Onun yol kesici, hîlekâr bir vezîri var idi ki, hîleden suyu bile düğümler idi.
344. Dedi ki: Hıristiyanlar canlarını muhafaza ederler, padişahdan dinlerini saklarlar.
345. Onları öldürme; zîra öldürmenin faidesi yoktur; dînin kokusu yoktur; misk ve öd ağacı değildir.
346. Yüz kılıf içinde gizli sırdır; onun zahiri seninledir, bâtını hilaf üzeredir.
347. Şah ona dedi: Öyle olunca, söyle tedbîr nedir? Ve bu mekrin ve bu tezvîrin çaresi nedir?
348. Tâ ki cihanda ne açık ve ne de gizli dinli bir hıristiyan kalmasın.
349. Dedi: Ey şah! kulağımı ve elimi kes; burnumu yar; dudağımı yırt, hükmünü icra et!
Vezîr-i mekkâr: "Ey şâh! Kulağımı ve elimi kesmek ve burnumu yarmak ve dudağımı yırtmak sûretiyle i'dâmıma hükmet!" dedi. "Mür" acı ma'nâsına geldiğine göre, "acı çekmek" demek olur.
350. Ondan sonra beni dâr ağacının altına götür; nihayet beni bir şefâatçi istesin.
351. Sen bu işi münâdîlerin bağırdığı mahalde, çarşı olan bir yol başında yap!
352. Ondan sonra beni, kendinden uzak şehre sür, tâ ki onların içine fitne ve fesâd bırakayım.
353. İmdi ben diyeyim ki: Ey gizliyi bilen Huda! Sen beni bilirsin ki, ben gizli hıristiyanım.
Hıristiyanlara kasd için, o yahûdî vezîrin telbîsi ve onların hâlini şâhın huzûruna arz etmesi
354. Padişah benim îmânımdan âgâh oldu ve taassubdan canıma kasd etti.
355. İstedim ki, onun dînini izhar edeyim ve kendi dînimi saklayım.
356. Şah benim esrarumdan bir koku aldı; benim sözüm onun indinde geçmez oldu.
357. Dedi ki: Senin sözün iğne içinde ekmek gibidir; senin gönlünden, benim gönlüme pencere vardır.
358. Ben o pencereden senin halini gördüm; senin halini gördüm, lafını yutmam.
359. Eğer İsa'nın dîni, benim çarem olmasaydı, o çıfıtça beni paralardı.
360. Îsâ için can teslîm eder ve baş veririm; onun yüz binlerce minnetini nefsime koyarım.
Hz. Îsâ için can ve baş vermeyi, kemâliyle canıma minnet bilirim.
361. Îsâ'dan canımı esirgemem; ve fakat onun dîninin ilmine iyiden iyiye vâkıfım.
362. Câhiller arasında o dîn-i pâkin mahv olması bence yazıktır.
363. Allah'a ve Îsâ'ya şükür olsun ki biz, bu dîn-i Hakk'a rehnümâ olmuşuz.
364. Çıfıttan ve çıfıtlıktan kurtulmuşuz. Nihâyet belimizi bir zünnâr ile bağlamışız.
“Zünnâr”, uçları dizlerine doğru sarkan bir kuşaktır. Alâmet-i nasrâniyyet olmak üzere bellerine bağlarlar. elyevm bu kuşakları râhibler kullanırlar. Yahûdî vezîr, kisvesini de hıristiyanların kisvesine uydurduğunu beyân ediyor.
365. Ey insanlar! Devr, devr-i Îsâ'dır, onun dîninin esrârını cân ile dinleyiniz!
366. Vaktâki vezîr o hîleyi şâha saydı; onun gönlünden kâmilen düşünceyi kaldırdı.
367. Şâh ona söylediği işi yaptı; halk onun şânında taaccübde kalmış idi.
Ya'ni vezîr şâha ne demiş ise, şâh tamâmiyle o siyaseti icrâ etti; halk şâhın yanında pek muhterem ve makbûl bildikleri vezîre böyle yaptığını görünce hayrette kaldılar.
368. Onu hıristiyanlar tarafına sürdü; ondan sonra o, da'vete başladı.
Pâdişâh onu darağacına astıracağı sırada, bir şefâatçinin şefâatini kabûl etti ve "Gözüm görmesin" diyerek onu hıristiyanların sâkin olduğu mahalle sürdü. Hıristiyanlar o vezîrin gâyet dindar bir hıristiyan olduğuna i'tikād ettikleri kanâatı hâsıl olunca, vezîr o hıristiyanları da'vet edip, dîn-i îsevîyi teşvîş için tezvîrâta ve ilkāât-ı fâsideye başladı.
Hıristiyanların onu telbîsden ve za'f-1 idrâkden dolayı kabûl etmeleri beyânındadır
369. Yüz binlerce hıristiyan adamlar onun mahallesinde, onun önüne azar azar toplandılar.
370. O, onlara gizlice, İncil'in ve zünnârın ve namazın sırrını beyan ederdi.
371. O zahirde ahkâmın vâizi idi; fakat bâtında ıslık ve tuzak idi.
Ya'ni vezîr-i hîlekâr yukarıda geçen 322,323,324,325 numaralı ebyât-ı şerîfeye mâsadak idi.
372. Bunun için ashabın ba'zısı resûlden, gül gibi olan nefsin hilesini iltimas ederler idi.
"Gul" sahrâlarda gece vakti yolu şaşırtan bir hayâldir.; buna lisân-ı avâmda "gulyabânî” dahi derler. Nefs-i beşer gazab ve şehvet yüzünden, Hak yo- luna sülûk edenlerin yollarını şaşırttığı için, "gül'e teşbîh buyrulmuştur. Binâenaleyh zulmet-i tabîat içinde nefsin mekr ü hîlesini bilip, yollarını şaşırmamak için Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'den ashâb-ı kirâm istifsârâtda bulunurlar idi.
373. İbadetlerde ve ihlas-ı cânda gizli garazlardan ne karıştırır; söyle!
Ya'ni ashâb-ı kirâm derlerdi ki: Yâ Resûlullâh! ibadetlerimizde ve canımızın Hakk'a karşı olan hulûsunda nefsimiz ne gibi gizli garazlar karıştırır; lütfen bize bunları îzâh buyur!
374. Ondan taatın fazlını aramazlardı; ayb-ı zahirin dahi hangisi olduğunu sormazlar idi.
Ashâb-ı kirâm Resûl-i Ekrem Efendimiz'den tâatın fazîleti olup olmadığını sormazlar idi; zîrâ emr-i ilâhîye itâatla yapılan ibâdetin elbette fazîlet-bahş olacağını bilirler idi. Ve zâhirî kabahatlerin dahi ne gibi şeyler olduğunu sormazlar idi; çünkü bu kabahatlerin bir kısmı Kur'ân ve hadîs ile birer birer gösterilmiş idi; ve edeb-i zâhirîyi de Resûl-i Ekrem'in ef'âlinden öğrenirler idi. Ancak ibâdetde gizlenmiş olan nefsin kabahatlerini ve kemâlât-ı zâhiriyye nikābı altına saklanmış olan nefsin noksanlarını anlamak isterlerdi.
375. İnceden inceye ve zerre zerre nefsin hîlesini, kerevizden gülü ayırdıkları gibi tanıyorlar idi.
376. Sahâbenin kılı kırk yaranları da, o va'zda canları ile hayran kalırlar idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kişinin yaptığı tâata nefsinin ne gibi hîleleri karıştırdığını ve ızhâr-ı kemâl husûsunda, nefsin ne gibi gizli tezvîrâtı bulunduğunu îzâh buyurdukça, ashâb-ı kirâmın ince düşünenleri hayrette kalırlar idi. Zîrâ bunu dinleyen ashâb-ı kirâm dahi sahib-i nefis olduklarından, Resûl-i Ekrem'in bu îzâhâtını kendi nefislerine tatbîk edip, nefislerinin yaptığı tezvîrâta zevkan vakıf oldukça bu hayretleri artar idi.