İçeriğe atla

Akıl gözünün za'fından dolayı hıristiyanların cümlesinin vezîre tebaiyyet etmeleri beyânındadır.

8. bölüm / 56 · 1426 kelime · ~8 dk okuma

377. Hıristiyanlar tamâmiyle ona gönül verdiler; halbuki avâmın taklidinin ne kuvveti olur?

Avâm, i'tikād husûsunda mukalliddir. Kendileri kuvve-i akliyyelerini kullanıp iyiyi kötüyü tefrîk edemezler ve her bir işin ruhuna nazar edemezler. Hıristiyanlar da bu kabil insanlar idiler; vezîrin ilkāâtını anlıyamadılar.

Hikâye: Bir vakitte iki çocuk bir karga tutmuşlar; senindir, benimdir diye nizâ'a tutuşmuşlar. Birisi hayvanın başından ve diğeri ayağından çekerken, hayvanın başını koparmışlar; ağlamaya başlamışlar. O sırada evliyâullâhdan birisi geçiyor imiş. Çocukların sâfiyâne ağlamalarına acımış ve karganın başını gövdesine bitiştirip sıvayarak nefh etmiş; karga dirilmiş; ve çocuklar da sevinmiş; ve onlara nasîhat etmiş. Bunu görenler hazretin etrafına toplanmış ve bu zâtın ismini "Karga Baba" koymuşlar. Bu zât-ı muhterem halkın kendi etrafında tehâcümünü görünce, bir gün namazda iken sadâlı bir sûrette yellenmiş. Bunu işitenler "Oh ne a'la şeyhlik!" diye dağılmışlar. Hazret: "Hamdolsun bir yel ile topladık; ve bir yel ile dağıttık" der imiş. İşte avâmın i'tikādının kuvveti ve hâli budur.

378. Sînelerinin içine onun muhabbetini ekdiler; onu Îsâ'nın nâibi zannettiler..

379. O sırren bir gözlü deccâl-ı laîn idi; ey Hudâ feryâda yetiş; sen ne güzel yardımcısın!

Hîlekâr vezîr zâhirde dîn-i Îsâ'nın vâizi idi; fakat bâtında, yalnız zâhir gözü açık ve bâtın gözü kör, huzûr-i ilâhîden matrûd bir yalancı idi. Bu gibi deccâller hiçbir asırda eksik değildir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurur: تكون في آخر الزمان دجالون كذابون يأتون لكم من الاحاديث بما لم تسمعوا انتم و لا آباؤكم فاياكم و اياهم لا يضلونكم و لا يفتنونكم "Ahir zamanda, birtakım deccâller ve yalancılar peyda olur; size sizin ve babalarınızın işitmediği sözlerden bahsederler. Imdi onlardan sakının ki, sizi şaşırtmasınlar ve fıtneye düşürmesinler."

380. Yâ Rab! Dünyada yüz binlerce tuzak ve yem vardır; bizler ise aç olan [374] harîs kuşlar gibiyiz.

381. Eğer her birimiz, doğan kuşu ve sîmurg olsak dahi, biz her bir demde yeni bir tuzağa tutulmuşuzdur.

Cenâb-ı Pîr, bu iki beyt-i şerîfde "murg" ve "bâz" ve "sîmurg" kelimeleriyle sâliklerin üç mertebesine işâret buyururlar. "Kuşlar”dan murâd alelumûm mübtedî sâliklerdir ki, henüz sıfât-ı nefsâniyyede müstağrakdırlar ve bunların tuzağa tutulması pek kolaydır. Ve "doğan"dan murâd, mutavassıt sâliklerdir ki, bunlar dahi sıfât-ı nefsâniyyelerinin kuvvetini mücâhede ile za'fa düşürmüşlerdir. "Sîmurg"dan murâd dahi müntehî olan sâliklerdir ki, bunlarda henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinin henüz bakıyyesi kalmıştır; ve fenâ-ender-fenâya müstağrak olmamışlardır. Binâenaleyh bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

382. Ey bî-niyaz, sen bizi her an kurtarırsın ve biz yine bir tuzak tarafına gideriz.

383. Biz bu anbarda buğday yaparız; toplanmış buğdayı zayi' ederiz.

384. Buğdaydaki bu ziya'ın sıçanın hilesinden olduğunu nihayet aklımız ile düşünmeyiz.

385. Sıçan bizim anbarımıza delik delmiştir. Onun zararından bizim anbarımız harab olmuşdur.

386. Ey can, evvelen sıçanın şerrini def' et; ondan sonra buğdayı cem' etmeğe çalış.

387. "Namaz ancak kalbin huzûruyla tamam olur"; o sadırların sadrının hadîslerindendir; işit!

388. Eğer bizim anbarımızda bir hırsız sıçan yok ise, kırk yıllık ameller buğdayı nerededir?

389. Her günün azar azar olan sıdkı, niçin bizim anbarımızda terâküm etmez?

Bu ebyât-ı şerîfede kalb-i beşer anbara ve sıdk ve ihlâs buğdaya ve İblîs sıçana teşbîh buyrulmuştur. Sıdık ve ihlâs kalbde kuvvet buldukça, kalb gözü açılır; bu bir kâide-i ilâhiyyedir. Sâliklerin az çok kalbinde olan sıdık ve ihlâsın kuvvet bulamaması ve kalb gözünün âlem-i melekûta açılamaması, her gün kalb anbarına vaz' edilen sıdk ve ihlâsın, vesâvis-i şeytâniyye ile haleldâr olmasındandır. Binâenaleyh sâlike lâzım olan evvelâ kalbinden havâtır-ı fâside ve vesâvis-i şeytâniyyeyi def' edip, onların hükmüne tâbi' olmamaktır. Nitekim hadîs-i şerîfde: "Namaz ancak kalbin huzûruyla tamâm olur" buyrulmuştur; ve havâtır-ı fâside ile kılınan namaz, her ne kadar emr-i ilâhîye ittibâan icra edilmiş bir ibâdet sayılır ve abd, serkeşlik ile muâtebe olunmaz ise de, tamâm ve ref'-i derecâta vesîle olan namaz değildir.

390. Demirden ateşin çok kıvılcımı sıçradı; ve onu yanmış gönül kabul etti ve [384] çekti.

Bu beyt-i şerîfde "vücûd" çakmak taşına; ve "a'mâl-i sâliha" çakmak demirine ve "gönül" fitile ve "kıvılcım" a'mâl-i sâlihanın nûrâniyyetine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni vücûdumuzdan zâhir olan a'mâl-i sâlihanın birçok nûrâniyetleri kalbimize aks etti.

391. Fakat karanlıkta bir hırsız gizlice kıvılcımlar üzerine parmak basar.

Ya'ni kalbimize mün'akis olan a'mâl-i sâlihanın nûrâniyyetine gizli bir hırsız olan İblîs, zulmet-i tabîat içinde, bir insân-ı kâmil daha peyda olmamak için, nefsimizin riyâ ve ucub gibi parmaklarını basarak söndürür. Zîrâ İblîs hasûddur ve benî Adem'in en büyük düşmanıdır.

392. Felekten bir çerâğ parlamamak için, kıvılcımları birer birer söndürür.

393. (İlâhî) eğer adım başında binlerce tuzak olsa, sen bizim ile oldukça hiç gam yoktur.

394. Senin inayetlerin bizim ile kāim oldukça, o alçak hırsızdan bir korku olur mu?

395. Her bir gece, ten tuzağından rûhları kurtarırsın ve elvâhı koparırsın.

İlâhî, her bir gece tenimizin tuzağına tutulmuş olan rûh-ı temyîzimizi, uykuyu musallat edip kurtarırsın ve havâss-i hamsemizin levhalarını koparırsın; onlara o hâl içinde hiçbir şey müntakış olmaz.

396. Her gece rûhlar bu ten kafesinden kurtulurlar. Kimsenin ne hâkimi ve ne de mahkûmu olmayıp fariğdirler.

Uyuyan kimsenin damarlarında deverân eden kan vâsıtasıyla kāim olan rûh-i hayvânî bâkî kalır; rûh-i izâfi ve temyîz kendi âlemine teveccüh eder ve rûh-i temyîz vücûddan alâkasını kesince, uyuyan kimse artık umûr-i dünye- viyyeden bî-haber ve fâriğ olup kimseye hükm edemez ve kimsenin de mah- kûmu olamaz.

397. Hapiste olanlar, gece olunca hapisten bî-haberdir; sultana mensub olan er- bâb-ı hükûmet de gece devletten bî-haberdir.

398. Ne kâr düşüncesi ve ne de ziyan gamı; ve ne de bu filânın ve o filânın hayali vardır.

399. Uykusuz dahi arifin hali budur. Hak Teâlâ "Onlar uykudadırlar" bu- yurur; bundan ürkme!

Bu beyt-i şerîf Ashâb-ı Kehf hakkındaki şu âyet-i kerîmeye işarettir: وَ تَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَ هُمْ رُقُودٌ وَ نُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَ ذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) Ya'ni "Sen on- ları uyanık zannedersin; halbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağına ve so- luna döndürürüz." Ya'ni avâm nasıl ki uykuda taallukāt-ı dünyeviyyeden kur- tulmuş bulunurlarsa, ârifler dahi uyanıklık içinde bu taallukātdan öylece kur- tulmuşlardır. Bu nasıl olur diye, bu sözün sıdkından ürküp inkâr etme; zîrâ uy- ku hâliyle taallukāt-ı dünyeviyyeden kurtuluş hâli herkesin zevkan başındadır.

400. (Arif) gece gündüz ahval-i dünyadan uyumuştur; Hakk'ın taklibi pen- [393] çesinde kalem gibidir.

401. Kitâbetde eli görmeyen her bir kimse, hareketde fiili kalemden zanneder.

Yazı yazarken kalemi oynatan eli görmeyen kimse, hareketin kalemden vâki' olduğunu zanneder.

402. Arifin bu halinden bir şemme gösterdi; halkı dahi hâb-ı hissî kaptı.

Halkın havâss-i hamsesinin uyku sebebiyle vâki' olan ferâgatını, Hak Teâlâ ârifin uyanıklıktaki hâl-i ferâgatine bir nümûne göstermiştir.

403. Canları sahrâ-yı biçûna gitmiştir, rûhları ve bedenleri rahat olmuştur.

Halkın rûh-ı temyîzleri, uyku hâlinde, ta'rîfe sığmayan bir âleme gidip, kâr ve zarar fikir ve gamından ve bedenleri hareket-i muhtelife yorgunluğundan kurtulmuştur.

404. Bir sadadan tekrar tuzağa çekersen, cümleyi dâda ve dâvere çekersin.

"Safir"den murâd, tecellî-i Hak'dır; "tuzak"tan murâd, bedendir; "dâd"dan murâd atâ-yı Hak'dır; "dâver"den murâd hükûmet-i esmâdır. Ya'ni uykuda olanların rûh-i temyîzlerini bir tecellî ile yeniden tuzağına çekersin; ve mezâhir-i esmâiyye olan ebdânı, bu sûretle atâyâ-yı esmâiyyene ve esmânın hükm-i hükümetine çekersin.

405. Sabah deminin nûru zuhûr ettiği vakit, feleğin zerrîn akbabası kanat çarpar.

Güneş, zerrîn akbaba kuşuna teşbîh buyrulmuştur.

406. Sabahları ızhar eden Hak, cümleyi İsrafil gibi o diyârdan sûrete getirir.

407. Munbasıt olan rûhları ten yapar; ve her teni tekrar gebe eder.

Âlem-i latîfe yayılmış olan rûhları kesîf ten yapar; ve her kesîf tene tekrâr rûhları cenîn gibi tahmîl edip, gebe gibi yapar.

408. Canların atını eyerden ârî kılar; bu, "en-nevmü ahu'l-mevt"in sırrıdır.

"Canların atı"ından murâd, beden-i kesîf; "eyer"den murâd dahi havâss-i hamsedir. Zîrâ uyuyan kimsenin havâssı kısmen muattaldır; yanındaki mü- kâlemeyi işitmez ve eşyâyı görmez ve kokuyu duymaz. İşte bu, "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfinin sırrı ve ma'nâsıdır; zîrâ ölüm dahi havâssın muattal ve cismin müncemid bir hâle gelmesidir.

409. Fakat gündüz yine gelmeleri için, ayaklarına uzun bağ koyar.

Uyku hâlinde bedenden büsbütün alâkalarını kesip, âlem-i ervâhın vâsi' sâhalarına dalmamak ve gündüz tekrar beden tarafına gelebilmek için, ervâh-ı izâfiyyenin ayaklarına uzun bağlar koyar.

410. Ta ki gündüz onu o merg-zardan çeke ve onu otlaktan yük altına getire.

411. Keşke bu ruhu, Ashâb-ı Kehf gibi veyahut Nuh'un gemisi gibi hifz ede idi de,

412. Bu uyanıklık ve akıl tûfânından, bu kalb ve göz ve kulak kurtula idi.

413. Ey (müstemi'), bu zamanda da, cihanda çok Ashâb-ı Kehf senin yanında ve senin karşında vardır.

414. Gar onun ile ve yâr onun ile tegannî içindedir; ne faide! Senin gözünün ve kulağının üzerinde mühür vardır.

"Gar"dan murâd Cenâb-ı Hak'dır; zîrâ herkesin melce'i ve sığınacak yeridir; ve "yâr"dan maksad yine Hak'dır. Çünkü mahbûb-i hakîkî O'dur; ve "tegannî" den murâd dahi muhâtaba-i ilâhiyyedir. Ya'ni Ashâb-ı Kehf gibi uyanıklık hâli içinde, uykuda olan evliyâullâh bu zamanda dahi mevcûddur ve yanında ve karşında olduğu halde, gözün ve kulağın perdeli olduğu için onu göremez ve işitemezsin; binâenaleyh onların vücûdundan sana ne fâide var- dır. Zîrâ sen onların cisimlerini görürsün, ma'nâlarından bî-habersin. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfe bu ma'nâyı tavzîh buyurur.