Halîfenin suâlinden dolayı Leyla kıssasının misâlen zikri.
9. bölüm / 56 · 1986 kelime · ~10 dk okuma
415. Halife Leyla'ya dedi: O sen misin ki, Mecnun senden dolayı perîşân ve azgın oldu.
416. Sen başka güzellerden ziyade değilsin. (Leyla): Mâdemki sen Mecnûn değilsin. Sus! dedi.
417. Her kim ki uyanıktır, o ziyâde uykudadır; onun uyanıklığı uykusundan beterdir.
Dünyâ işlerinde uyanık olan, hakikatte çok dalgın bir uyku içindedir. Onun böyle uyanıklığı, hissî olan uykusundan berbaddır; zîrâ uykusunda hem fikri ve hem cismi râhat eder, hem de maâsîden vâreste kalır.
418. Cânımız Hakk'a uyanık olmadığı vakit, uyanıklık bizim ânımıza der-bend gibidir.
Cânımız Hakk'a karşı uykuda ve bilakis umûr-ı dünyeviyyeye karşı uyanık olursa, bu uyanıklık bizim ânımıza, ya'ni cânımızın güzelliğine bir der-bend ve akabe gibi olur. Zîrâ akabelerde yolcu için eşkıyâ taarruzu tehlikesi olduğu gibi, derbende müşâbih olan bu uyanıklık içinde de mehâsin-i insâniyyemize nefis ve şeytanın taarruzu tehlikesi vardır.
419. Canın, bütün gün hayâlin tepmesinden ve zarar ve kardan ve havf-i zevâlden
420. Ne safâsı ve ne letâfet ve kuvveti ve ne de âlem-i melekût tarafına sefer [412] yolu kalır.
421. Uyumuş olan o kimsedir ki, her hayâlden ümîd bekler ve onunla konuşur.
422. O şeytanı rüyasında hûrî gibi görür; binâenaleyh şehvetten dolayı şeytana suyu döker.
Ya'ni rü'yâsında hayâl-i şeytânîyi hûrî gibi görüp, ona mukārenetle inzâl olur.
423. Nesil tohumunu çorak yere döktüğü vakit, o kimse kendine geldi, hayal de ondan kaçtı.
Şeytan görünmez bir mahlûktur ve onun gösterdiği hayâl ise, âlem-i hayâlde görünür bir mahlûktur. İmdi âlem-i hayâlde, ihtilâm olan kimse zürriyyet tohumunu, hûrî gibi görünen hayâl-i şeytânî rahmine dökmedi; belki hârice ve çorak bir yere dökmüş oldu. Bundan o kimse hayâlden kendine gelince bittabi' hayâl nâ-bedîd oldu ve inzâli hiçbir işe yaramadı.
424. Ondan başının za'fını ve teninin pisliğini görür. Ah..! Na-pedîdin pedîd olan nakşından.
Hayâl-i şeytânîden ihtilâm olan kimse, bu ihtilâmdan başının ağrıdığını ve teninin dahi nutfe ile mülevves olduğunu görür. Ah..! Bu görünmeyen şeytanın, âlem-i hayâlde görünen nuküş-ı hayaliyyesinden... el-amân!
425. Yukarıda uçan kuşun gölgesi, yerde kuş gibi uçarak koşar.
426. Ahmağın biri, o gölgenin avcısı olur; kuvveti kalmayıncaya kadar koşar.
427. Heva kuşunun aksinden haberi yoktur. O gölgenin aslı neredendir, haberi yoktur.
428. O gölge tarafına ok atar; ok mahfazası dahi, cüst ü cûdan boşalır.
Bu beyitlerde "havada uçan kuş"tan murâd, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık-ı eşyâ; ve "gölge"den murâd dahi, bu hakāyıkın gölgeleri olan suver-i dünyeviyyedir. "Ahmak avcı"dan murâd dahi, hakāyık-ı eşyâdan bî-haber olarak suver-i kevniyye arkasında koşan ehl-i dünyâdır. "Ok"tan murâd dahi enfâs-ı hayâtiyyedir. "Terkeş" ya'ni ok mahfazasından maksad dahi ömr-i beşerîdir.
429. Onun ömrünün terkeşi boşaldı; gölge avında harâretle koşmaktan ömrü gitti.
430. Onun mürebbîsi, Allah'ın sâyesi olduğu vakit, onu hayâlden ve gölgeden kurtarır.
Gölge arkasında koşan ahmağın mürebbîsi, bilfiil cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı bir insân-ı kâmil olduğu vakit, onu esmâ-i muhtelifenin gölgelerinden ve hayâlden ibaret olan suver-i kevniyye alâkalarından kurtarır.
431. Huda'nın bendesi, Allah'ın sâyesi olur; bu âlemin ölmüşü ve Huda'nın dirisidir.
İnsân-ı kâmil Allah'ın kuludur. Nâkıs insanların her birisi ise, muhabbet ettikleri şeylerin kullarıdır. Kimi nefsin, kimi kadının, kimi paranın kuludur. Binâenaleyh insân-ı kâmil abd-i mahz olup, bilfiil cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı bulunduğundan, Allah'ın zıllidir ve bu âlemin alâkāt ve muhabbetinden ölmüştür; ancak muhabbet-i ilâhiyyeye karşı âgâh ve diridir.
432. Çabuk onun eteğini tut; tâ ki şübhesiz ahir zamanın eteğinden kurtulasın.
İnsân-ı kâmilin terbiyesi altına gir ki, âhir zamanda, ya'ni son nefesindeki fitne ve mihnetlerden yakanı kurtarasın.
433. كيف مد الظل evliyânın nakşıdır; zîrâ o şems-i Hudâ nûrunun delîlidir.
Alemin hey'et-i mecmûası, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharları olup, Allâh'ın zıllidir; ve insân-ı kâmil ise âlemin zübdesi ve rûhudur. Binâenaleyh âlemin nukūş ve taayyünâtı tafsîl ve insân-ı kâmilin nakşı ve taayyünü icmâldir. Bu i'tibâr ile insân-ı kâmilin nakşı Allah'ın zılli olur; ve ayet-i kerîmedeki كيف مد الظل den murâd dahi nakş-ı evliyâ olmuş bulunur.
Bu âyet-i kerîme sûre-i Furkān'da bu vech iledir: أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا (Furkan, 25/44,45) Ya'ni "Rabbine nazar etmez misin? Zılli nasıl uzattı. Halbuki istese idi, onu sâkin kılardı. Ba'dehû biz ona güneşi delîl kıldık; sonra onu bir kolayca kabz ile kabz ettik."
Bu îzâhâta göre âyet-i kerîmenin tefsîri böyle olur: "Ey Peygamber'im! Rabb'in olan Allah'a nazar etmez misin, esmâsının ve sıfatının zıllerini âlem-i kevnde tafsîlen ve icmâlen nasıl neşr etti? İstese idi, o zılleri sâkin kılar ve neşr etmezdi. Fakat bu neşirden sonra zâtımızın güneşini o zıller üzerine delîl yaptık; ya'ni tecellî-i Zât'ımız o zıllerin önüne düşüp rehber oldu; sonra da o gölgeleri kendi cânibimize kolayca bir kabz ile kabz ettik."
İmdi güneş, sudan ibaret olan buzu nasıl eritip deryâ cânibine çekerse, şems-i zâtın tecellîsi dahi buz gibi müncemid olan taayyünât-ı kevniyye zillerini öylece eritip deryâ-yı zât tarafına çeker; ve bu zıllerin zî-zıll tarafına rücû'una delîl olur. İşte insân-ı kâmil dahi, nâkıs insanları zulumât-ı tabîiyyeden, şems-i zâtın nûru ve aydınlıkları tarafına çekmek için böylece delîl olur.
434. Bu vâdîde delîlsiz gitme! Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!
Bu vâdî-i tabîatte sakın delîlsiz ve rehbersiz gitme! Yukarıda zikr olunan vasıfta bir insân-ı kâmil bul ve İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi, zâil ve fânî olan şeyleri görüp لا احب الآفلين de! Bu beyt-i şerîfde, sûre-i En'âm'da olan şu âyet-i
435. Git sâyeden bir güneşi bul! Tebrizli şah Şems'in eteğini bul!
Zıll-i ilâhî olan insân-ı kâmil delâletiyle Zât-ı ahadî güneşini bul! Eğer bu zamanda insân-ı kâmil kimdir diyecek olursan; şâh Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin eteğine sıkıca yapış; o seni Zât-ı ahadiyyete götürmeğe delîl olur. (123 numaralı beyt-i şerîfe müracaat.)
436. Bu düğün ve gelin tarafına yolu bilemezsen, ziyâu'l-Hak Hüsamed-dîn'den sor!
Eğer Hz. Şems'in düğünü ve gelini tarafına çıkan yolu bilemezsen, o yolu Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinden sor! Bu düğünün ve gelinin yolunu o da bilir; zîrâ o da asrın insân-ı kâmilidir.
"Düğün"den murâd, Hakk'a vuslat deminin meserretidir; ve "gelin" den murâd dahi, mahbûb-i hakîkî olan Hak'dır. (125 numaralı beyt-i şerîfe de mürâcaât.)
437. Ve eğer yolda senin boğazını hased tutarsa, hasedde İblîs'in tuğyanı vardır.
Eğer tarîk-ı Hakk'a sâlik olmak isteyip de, Hak Teâlâ'nın inâyet-i husûsiyyesine nâil kıldığı bir insanda gördüğün irfâna ve kemâlâta hased eder ve ben ondan daha hayırlıyım diyerek yüz çevirir isen, işin berbattır. Zîrâ İblîs'in azgınlığı ve serkeşliği hased duygusundan ileri gelmiştir.
438. Zîrâ o, hasedden dolayı âdemden arlanır; hasedden dolayı saadetle niza eder.
İblîs, sûrette kendisini Adem'den daha yüksek görerek, ona baş eğmekten arlanır; halbuki hakîkatte ve ma'nâda saâdete karşı muhasama eder.
439. Yolda, bundan daha güç bir geçit yoktur; ne mutlu o kimseye ki, hasede yoldaş değildir.
Tarîk-i Hak'da bu hased duygusundan daha güç bir geçit yoktur. Kendi-sinde hased duygusu olmayan kimse ne mübârektir!
440. Bu cesed, hasedin hânesi geldi bil! Hasedden hanedan bulaşık olur. [432].
441. Gerçi cesed, hasedin evi olur; velâkin Allâh-ı mukaddes o cesedi temizler.
Vâkıâ cesed, anâsır-ı muhtelifeden terekküb ettiği cihetle, onda her bir unsurun ahkâmı zâhir olmak iktizâ eder ve bu sebeble o cesed, hasedin dahi evi olur; fakat Allâh-ı mukaddes hazretleri ilim ve ma'rifet suyu ile o cesedi temizler.
442. "Benim evimi temizleyiniz!" tahareti beyandır; her ne kadar tılsımı top-rağa mensub ise de, nûrun hazînesidir.
Bu beyt-i şerîf, sûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işarettir: وَعَهِدْنَا إِلَى ابْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طهرا بيتي للطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَ الرُّكَّعِ السجود (Bakara, 2/125) Ya'ni "Biz İbrahîm'e ve İsmâîl'e benim evimi tavaf edenler için ve mukîm olanlar için ve rükû' ve sücûd edenler için temizleyin diye emr ettik." "Beyt"den murâd mü'minin kalbidir; binâenaleyh Hak Teâlâ'nın bu âyet-deki beyân-ı âlîsi kalbin temizlenmesine işâret olur. Zîrâ her ne kadar kalb unsurî ise de, nazargâh-ı ilâhî olduğundan, nûrun hazînesidir.
443. Eğer sen hasedsize hîle ve hased edersen, o hasedden kalbe siyahlıklar erişir.
Hased duygusunu kalbden çıkarıp atmış olan insân-ı kâmile hased ve ona karşı hîleye kıyâm, ya'ni halka onun aleyhinde söz söyleyerek tebrîde sa'y edersen, o hasedden kalbin kararır ve nûr-i ilâhîye yabancı kalır.
444. Allah adamının ayağı altında toprak ol; hasedin başına bizim gibi toprak saç!
İnsân-ı kâmile karşı mütevazi olup, tabîat-ı beşeriyye îcâbı olan hased duygusunun başına bizim gibi toprak saç! "Bizim gibi" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr, nefs-i şerîflerine işâret buyururlar; zîrâ cenâb-ı Şems-i Tebrîzî ma'şûk-ı ilâhî olan bir insân-ı kâmil olduğu halde ümmî idi. Cenâb-ı Pîr ise, asr-ı şerîfinde parmakla gösterilen ulemâdan ve urefâdan idi. Cenâb-ı Şems'e mülâkî oldukları vakit, aslâ onun kemâl-i ma'nevîsine hased ve kendi ilim ve irfanlarına nazar edip de, ben onlardan daha efdalim demedi. Sohbetlerini cân-ı azîzlerine minnet bildi. İşte kendilerinin yaptığı bu hâli, Hak yolunun sâliklerine tavsiye buyururlar.
Vezîrin hasedinin beyânındadır
445. O vezîrcik ki, onun aslı hasedden idi, nihayet kulağını ve burnunu bâtıl sebebiyle hevâya verdi.
446. O ümid üzerine ki, hased iğnesinden, onun zehrinden miskinlerin canına erişe.
O denîu't-tab' olan vezîr, kendi canını sokan hased iğnesi ve bu iğnenin zehri, idrâk-i hakāyıktan âciz olan kimselerin canlarını da sokmak ve zehirlemek ümîdiyle burnunu ve kulağını fedâ etti.
447. Hasedden burnunu koparan her bir kimse, kendisini kulaksız ve burunsuz eder.
Hased yüzünden, doğruyu işitmez ve hakîkat kokusunu alamaz.
448. Burun odur ki, o bir koku ala; koku onu bir mahalle canibine götüre.
Burun, hakîkat kokusunu alandır; ve aldığı koku da onu mahall-i maksû-da götürmek lazımdır.
449. Kokusu olmayan her bir kimse, burunsuz olur. O dînî olan koku, kokudur.
Zâhiren burnu olup da koku almayan kimse, hakîkatte burunsuzdur; fakat asıl koku, dînî olan kokudur. Dînî kokuyu almayan kimse ise, zâhiren burnu olsa ve zâhirî kokulanı alsa bile, bâtınen burunsuzdur.
450. Vaktaki bir koku aldı ve onun şükrünü etmedi, ni'metin küfrü geldi ve [442] burnunu yedi.
Maahâzâ bir kimse dînden bir koku almak ni'metine mazhar olup da, onun şükrünü îfâ etmezse; onun bu şükürsüzlüğü, o ni'metin küfrü, ya'ni setri hâli ta'kîb etti demek olur; ve artık o kimse ma'nevî burnunu yemiş, ya'ni mahv etmiş ve isti'dâdını zâyi' etmiştir.
451. Şükr et ve muhakkak şükr edenlere bende ol; onların huzurunda öl, bâkî ol!
452. Vezîr gibi yol vuruculuktan sermaye yapma; halkı namazdan alı-koyma!
Ya'ni, vezîr gibi, doğru yolda giden halkın yolunu kesmeyi kendine iş yapma ve halkı Hakk'a teveccühden alıkoyma!
453. O kafir olan vezîr, dînin nasihi olmuş; o hîleden, helva içine sarmısak kat-mış idi.
Hıristiyanların mâhirlerinin vezîrin hîlesini anlamaları
454. Her kim ki sahib-i zevk idi, onun sözünden acılıkla tev'em bir lezzet gördü.
455. O karışık nükteler söylüyor idi; şeker şerbetinin içine bir zehir dökmüş idi.
456. Zahirinde, yolda çevik ol diyordu; ve arkasından cana, tenbel ol diyordu.
Vezîrin zâhiren sözünden, tarîk-i Hak'da çabuk yürü ma'nâsı anlaşılıyordu; fakat bâtınından cana, tarîk-i Hak'da tenbellik tavsiyesi olduğu görülüyordu.
457. Gümüşün zahiri, vakıa beyaz ve yenidir; velâkin el ve elbise ondan siyahlanır.
458. Ateş vakıa alev cihetinden kırmızı yüzlüdür; sen onun fiili cihetinden siyeh-kârlığına bak!
Vâkıâ ateş, alevi ile parlak bir kırmızıdır; fakat sen onun yakıcılığına bak ki, eşyayı yaktıktan sonra, simsiyah bir hâle koyar. Bu da vezîrin sözlerine ikinci bir misâldir.
459. Vâkıâ, şimşek nazara bir nûr gösterir; fakat gözü çalması hassıyyetindendir.
Şimşek her ne kadar zâhiren bir nûr ve aydınlık halde görünür ise de, netîcede gözü kamaştırır ve gözün rü'yet hassasını bozar.
460. Her kim ki, âgâh ve sahib-i zevkın gayri idi, onun sözü, onun boynunda [452] gerdanlık gibi oldu.
Hıristiyanlar içinde, akıl ve zekâya ve zevk-ı irfana sahip olmayanlar, hilekâr vezîrin bu sözlerini kıymetli görüp boyunlarına gerdanlık gibi taktılar.
461. Şahın hicrânında altı sene müddet, vezîr İsâ'ya tabi' olanlara melce' oldu.
Hilekâr vezîr, şahdan ayrıldığı altı sene müddet zarfında İsâ (a.s.)'ın ümmetine bir müracaat-gâh oldu.
462. Halk kâmilen dînini ve gönlünü ona teslim etti; onun emrinin ve hükmünün önünde halk ölüyordu.
Şâhın vezîre gizli haber göndermesi
463. Şah ile vezîrin arasında muhabereler var idi. Şahın ona gizli aramları, va'dleri vardı.
464. Şah, ey makbûlüm, vakit geldi, çabuk benim gönlümü fâriğ kıl, diye ona mektup yazdı.
465. Ey şah, şimdi dîn-i İsâ'ya fitneler ilkā etmek işi içindeyim, diye cevap verdi.
Hıristiyan kavminden on iki kabîlenin beyânındadır
466. Zabt ve hükûmetde kavm-i İsa'nın hakimi on iki bey idi.
467. Her bölük bir beye tabi' olup, tama' cihetinden kendi beyine kul olmuş idi.
468. Bu on iki bey ve onların kavmi, o bed-nişân olan vezîre kul olmuş idiler.
469. Hepsinin i'timadı onun sözüne, hepsinin iktidası onun reftarına idi.
470. Eğer o öl dese idi, her bey onun huzûrunda derhal can verirdi.