Vezîrin hıristiyan kavmine karşı, İncil'in ahkâmında karışıklık yapması
10. bölüm / 56 · 1232 kelime · ~7 dk okuma
471. Her birinin nâmına bir risale yaptı; her risalenin münderecâtı başka bir meslek idi.
472. Her birinin hükümleri başka türlü idi; nihayetinden bidâyetine kadar bu, onun hilafı idi.
473. Birisinde riyazeti ve açlığı ve tövbeyi ve tövbe şartını esas yapmış.
474. Birisinde riyazet fâideli değildir; bu yolda sehâvetden başka mahall-i necât yoktur demiş.
475. Birisinde demiş ki, senin açlığın ve sehavetin, senden ma'buduna karşı şirk olur.
476. Tevekkülden ve teslîm-i tamâmdan gayrisi, gam ve râhatta hep mekr ve tuzaktır.
477. Birisinde demiş ki, vacib olan çalışmaktır; yoksa tevekkül düşüncesi kabahattır.
478. Birisinde de demiş ki, vârid olan emir ve nehyler, işlemek için değildir, aczimizin şerhidir.
479. Tâ ki onlarda kendi aczimizi görelim; o zaman onun kudretini bilelim.
480. Birisinde demiş ki, kendi aczini görme, âgâh ol ki o acz, küfrân-ı ni'metdir.
481. Kendinde olan kudrete bak ki, bu kudret ondandır. Kudretini, hüviyyet-i eşya olan O'nun kudreti bil!
482. Birisinde de demiş ki, bu ikisinden de geç! Nazara sığar her şey put olur.
Kendini aciz görmekten ve kendinde kudret görmekten geç! Bunların ikisi de vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde gayriyyet isbâtı demek olduğundan, nazarda put olurlar.
483. Birisinde demiş: Bu ışığı söndürme; zîrâ nazar cem' için ışık gibi geldi.
484. Nazardan ve hayâlden geçtiğin vakit, vuslat ışığını gece yarısı söndürmüş olursun.
Keserâta nazar, bunları vahdette toplamak için bir ışık gibidir. Bu nazarı ve hayali terk ettiğin vakit, tabîatın karanlığı içinde bu cem' ve vuslat ışığını söndürmüş olursun ve zulmet içinde kalırsın.
485. Birisinde demiş: Söndür; korkma, tâ ki nazarın yüz bin bedelini göresin.
486. Zîra söndürmekten canın ışığı ziyade olur; senin Leyla'n, sabrından Mecnun olur.
487. Her kim zühdünden dolayı dünyayı terk ederse, onun önüne dünya ziyade yaklaşır.
Keserâta nazar ışığını söndür ki, bu söndürdüğün ışığın yüz bin bedeline nâil olursun; zîrâ bu ışık sönünce cânın nûru ziyâdeleşir. Senin ağyâra nazar etmen husûsundaki sabrından, Leylâ'n olan mahbub-i hakîkî senin âşıkın olur; ve nazarının ışığını söndürmenin kıymetli bir bedeli olmak üzere vaziyetin değişir; bu defa sen Leylâ ve mahbûb-i hakîkî senin Mecnûn'un olur. Çünkü ağyâr olan dünyayı kim zühdünden dolayı terk ederse, dünyâ onun önüne pek çok yaklaşır.
488. Birisinde demiş ki, Hak sana verdiği şeyi, hakk-ı îcâdda sana tatlı yaptı.
489. Sana kolay yaptı, onu hoş tut; kendini yürek ağrısına bırakma!
Hakk'ın sana verdiği şeyler, senin isti'dâdına muvâfık şeyler olduğundan, onlar sana tatlı ve lezzetli gelir; ve onları külfetle değil, kolayca icrâ edersin. Binâenaleyh o atâyâyı gönül hoşluğuyla kabûl edip, sana külfetli gelen şeyleri yapamadım diye kalbini sıkıntısı içinde bırakma! Zîrâ hadîs-i şerîfde کل میسر لما خلق له Ya'ni "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, o, ona kolay gelir" buyrulur.
490. Birisinde de demiş ki, kendi muktezânı bırak; zîra o senin tab'ının kabu-lü merdûd ve fenâdır.
491. Muhtelif yollar, kolay olmuştur; her birine bir millet can gibi olmuştur.
492. Eğer Hakk'ın kolay yapması, yol olaydı, her yahûdî ve mecûsî ondan âgah olurdu
Kendi tab'ının muktezâsını terk et; çünkü senin tab'ına hoş gelen şeyler indallâh merdûddur ve fenâdır. Alemde bu kadar muhtelif tarîk ve mezhebler vardır; bu mezheblerin her biri erbâbına kolay ve sevimli gelmiş ve her birinin mensûb olduğu millet kendilerine can gibi olmuştur. Eğer Hakk'ın her bir meslek ve mezheb erbâbına mensûb olduğu mesleği kolay göstermesi bir tarîk-ı vuslat olsa idi, Cenâb-ı Îsâ'yı münkir olan yahûdîler ile mecûsîlerin dahi hakîkate vâsıl olmaları lâzım gelirdi.
493. Birisinde dahi demiş ki, müyesser olan o olur ki, gönlün hayatı canın gıdâsı ola.
494. Tab'ın zevki olan her şey, geçtiği vakit, çorak yer gibi ekinin başağını çıkarmaz.
Kolay gelen hizmetlerin iyisi, gönül isteği ile olandır. Zîrâ gönlün diriliği cânın gıdâsı olur ve rûhu takviye eder. Tab'-ı beşerin zevki, efâlinde müessirdir; o zevk geçince, ef âlinin tadı kalmaz; çorak yere bir tohum ekmek gibi olur ki, hâsılât vermez.
495. Onun hâsılı ancak pişmanlık olur; onun bey'i de ziyandan başka bir şey getirmez.
496. O akıbetinde müyesser olmaz; onun adı akıbet muasser olur.
497. Sen muasseri, müyesserden açık bil! Akibet bunun ve onun cemâline bak!
Gönül hoşluğu ile yapılmayan amelin, hâsılât-ı ma'neviyyesi olmaz; netîcede onun hâsılı pişmanlık olur. Öyle bir ameli Allah'a satmak dahi ziyandan başka bir şey hâsıl etmez; zîrâ Allah Teâlâ : إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَى مِنَ الْمُؤمنين أنفسهم و أموالهم بأن لهم الجَنَّةَ )Tövbe, 9/111) Ya'ni "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini cihâdá ve mallarını sadaka ve infâka sarf edenlere bilmukābele cennet i'tâsıyla müşterî oldu" âyet-i kerîmesinde beyan buyurduğu üzere, mü'minlerin amellerine müşterîdir; ve mü'minler dahi amellerinin bâyi'idir. İmdi ameli istikrâh-ı tab' ile yapan kimse, kendisine tâat kolay gelen kimselerden değildir. Onun adı muasser olur, ya'ni tâatda güçlük çeken kısımdan olur. Zîrâ şakî olanlara a'mâl-i kabîha kolay gelir; ve saîd olanlara da a'mâl-i hayriyye kolay gelir. Binâenaleyh sen, a'mâl-i hayriyye kendisine kolay gelen ile güç geleni açıkça gör ve bil! Netîcede de bunun ve onun hâline dikkatle bak!
498. Birinde demiş ki, bir üstâd taleb et! Akıbet görücülüğü hasebde bulamazsın.
499. Her türlü millet akıbeti hasebde gördüler; şübhesiz dalâletin esîri oldular.
500. Akıbeti görmek, el örgüsü değildir; yoksa dinlerde ihtilaf olur mu idi?
Ya'ni zâhirde haseb ve nesebi âlî olan kimse âkıbet-i emri müdrikdir zannetme! Muhtelif milletler الناس على دين ملوكهم Ya'ni "nâs, hükümdarlarının dîni üzeredir" hükmüne tebaan, âkıbet-i emri hasebde görerek, kendi üzerlerinde hükümrân olanların dînine ve ahlâkına tâbi' oldular. Binâenaleyh şübhesiz dalâlet ve kabâhatın esîri oldular. Akıbet-i emr, el örgüsü gibi, iyiliği ve kötülüğü his gözüyle görülür bir şey değildir. Eğer gözle görülür bir şey olsa idi; dinlerde bu kadar ihtilaf zuhûr eder mi idi.
501. Birisinde de demiş ki, üstâd dahi sensin; zîra üstadı tanıyan dahi sensin.
502. Adam ol, adamların maskarası olma; git kendi başını tut; hayran olma!
Üstâdı ve muallimi tanıyan sen olduğun için, hakîkatte muallim dahi sensin. Binâenaleyh adam olduğunu bilmek sûretiyle adam ol; ve muallim bulacağım diye şuna buna müracaatla adamların eğlencesi olma! Git, kendi başına ve dimâğına sahib ol; şaşkın şaşkın dolaşma!
503. Birisinde de demiş ki, bunların cümlesi birliktir; her kim onu iki görürse, şaşı bir adamcıktır.
Muhtelif mesleklerin hepsi hakîkatte birdir; bu biri iki gören kimse, bâtın gözü şaşı olan bir adamcıktır.
504. Birisinde de demiş ki, yüz nasıl bir olur? Bunu düşünen ancak mecnun olur.
Bu keserât-ı âlemin hepsine birdir demek nasıl olur; bu ancak deli düşüncesi olabilir. Hiç bir, çok ve çok, bir olur mu?
505. Her birisi yekdiğerinin zıddı olan bir sözdür; nasıl bir olur? Biri zehir, biri şeker.
506. Sen zehirden ve şekerden geçmedikçe, ne vakit gülzâr-ı vahdetten koku alırsın.
507. O dîn-i İsa'nın düşmanı, bu üslub ve bu nevi' üzere on iki risale yazdı.
Yukarıdan beri "Der yekî güfte" ile başlıyan beyitlerin adedi, on altı olduğuna göre, vezîrin bu kadar risâle yazmış olduğu anlaşılmasın. Vezîr on iki risâle yazdığı halde, bu on altı beyitteki ma'nâları, bu on iki risâleye derc etmiştir; ve bu ma'nâların cümlesi de doğrudur; fakat her birerleri muktezâ-yı hâle ve merâtibe ve isti'dâdâta göre doğrudur. Alelıtlâk alınırsa doğru değildir. Meselâ birisine, senin tab'ının kabûlü merdûddur ve fenâdır diyor; fakat bu nefs-i emmâre mertebesinde olanlara göredir; "nefs-i levvâme"ye ve ondan yukarısına göre değildir. Zîrâ "nefs-i levvâme"de bulunan sâlikin tab'ında hatâsından dolayı nedâmet zâhir olur; nedâmet-i tab' ise merdûd değil, makbüldür. Birisinde de bunun aksi olarak, tab'ının zevkine göre hareket et! diyor. "Nefs-i emmâre"de tab'ın zevki fesâd ve maâsîde olup aslâ nedâmet etmemekte olduğundan, bu söz "nefs-i emmâre" mertebesinde bulunanlar için doğru bir tavsiye değildir; fakat "levvâme"de ve "mülhime"de olanlar için doğru olabilir. Vezîr bunları mutlak olarak yazıp, merâtibi yekdîğerine tahlît etmekle, her iki mertebe ehlini ıdlâl etmiş oluyor. Sâir vesâyâsı da buna kıyâs olunsun.