Bu ihtilafatın, yolun hakîkatinde değil, sûrette zâhir olduğu beyânındadır.
11. bölüm / 56 · 1225 kelime · ~7 dk okuma
508. O, İsa'nın bir renkliğinden koku almadı; ve İsa'nın mizacının küpünden huy tutmadı.
509. Yüz renkli elbise o safâ küpünden, sabâ gibi sâde ve bir renk olurdu.
O hîlekâr vezîr, Îsâ (a.s.)ın vahdet-i nübüvvetinden koku almadı ve ce- nâb-ı Îsa'nın taayyün-i sûrîsi küpünde meknûz olan mizâc-ı nebevîsinden huy tutmadı. Zîrâ o küpün içinde sâf ve berrâk olan bir nûr-i nübüvvet var idi ki, yüz renkli elbise gibi olan akāid ve mezâhib-i muhtelife erbâbı o safâ küpünden, nesîm-i sabâ gibi latîf ve sâde ve bir renkli olur; ve akāid-i muh- telife-i bâtıleden kurtulur idi. Ba'zı nüshalarda “çün ziya" vâki' olmuştur. "Ziya" dahi bir renk olmak i'tibâriyle ma'nâ değişmez.
510. Kendisinden usanç hâsıl olan bir renklik değildir; belki balık ve berrâk [502] tatlı su misalidir.
Cenâb-ı Îsâ'nın mizâcının küpünden hâsıl olan bir renklik, insanı bıktıran ve usandıran bir renklik değildir; belki o bir renklik berrâk tatlı suya ve onda müstağrak olanlar da balıklara benzerler. Balıkların hayatı sudan olup, ondan bıkmadıkları gibi, o bir renkliğe dalanlar da, öylece ondan hayat bulurlar ve aslâ usanmazlar. "Ab-ı zülâl"den murâd vücûd-ı mutlak ve "balıklar"dan murâd dahi “fânî-fillâh" olan evliyâullahdır.
511. Vâkia karada binlerce renkler vardır; balıkların kuruluk ile niza'ları vardır.
Karada ağaçlar, dağlar, çiçekler ve çayırlar gibi binlerce suver-i muhtelife vardır; deniz ise bir renkte olan sudan ibarettir. Fakat balıklar karaya çıkınca çırpınır ve ölürler. Binâenaleyh onların kuruluk ile başları hoş değildir. Evli- yâullah dahi bahr-i vahdetten kesret âlemine çıkınca, onların bu keserât ile başları hoş olmaz.
512. Meselde balık kimdir ve deniz nedir? Tâ ki Melik-i (Azze ve Celle)ye benzessin.
Biz vücûd-ı mutlak ile, insân-ı kâmili deryâ ile balığa teşbîh ettik; fakat deryâ ile vücûd-ı abd, melik-i mutlak olan Hak Celle ve Ala Hazretleri'ne nis- beten birer hiçten ibarettir; velâkin Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/27) Ya'ni “Göklerde ve yerde Allah için yüksek mesel vardır” buyrulduğu için, zihinlere takrîben bu ma'nâyı birer mesel ile tavzîh etmek istedik.
513. Vücudda yüz binlerce deniz ve balık, o ikrâm ve cûdun önünde secde ederler.
Halbuki bu vücûd-ı izâfi âleminde yüz binlerce deniz ve balık o Melik (Azze ve Cell) Hazretleri'nin ikrâmı ve cûd ve sehâsı huzûrunda baş eğmişlerdir.
514. Nice atâ yağmuru yağıcı olmuştur; tâ ki onunla o deniz, inci saçıcı olmuştur.
Vücûd-ı izâfî âleminin denizi, inciler peydâ edebilmek için, pek çok atâ ve ihsân-ı ilâhî yağmurları yağmıştır.
515. Bulut ve deniz, cömertlik öğrenmek için, ne kadar kerem güneşi parlamıştır.
516. İlim pertevi suya ve toprağa çarptı da, arz dâneyi kabul edici oldu.
Allah Teâlâ'nın her şeyi kaplamış olan ilminin aydınlığı, cemâdatdan olan suya ve toprağa aks etti de, arz tohumu kabûl etti ve onu terbiye ederek filizlendirdi.
517. Toprak emîndir ve ona her ne ektin ise, huyânetsiz onun cinsini kaldırdın.
518. Bu eminliği, adl güneşi onun üzerine doğduğu için, o emânetten bulmuştur.
Adl, esmâ-i ilâhiyyedendir ve ma'nâ i'tibariyle zulmün zıddıdır; ve zulüm, bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Binâenaleyh eminlik adl ve hıyânet zulümdür. Alemin hey'et-i mecmûası kavâid-i mevzû'a-i ilâhiyye dâiresinde dönerek, bu kāideye tevfikan cemî'-i zerrât-ı kâinâtın vazîfelerini yerli yerinde yapmaları, Hak Teâlâ Hazretleri'nin güneş gibi olan Adl ism-i ilâhîsi iktizâsındandır. Bunun netîcesi olmak üzere toprak, ekilen tohumu kemâl-i emânetle kabûl ve terbiye eder.
519. Hakk'ın nişanı, ilkbaharı getirmedikçe, toprak sırları aşikâr etmedi.
İsim, müsemmâdan haber verdiği cihetle, ism-i Adl dahi, müsemmâ olan Hak'dan haber veren bir nişandır. Binâenaleyh Hakk'ın nişanı olan ism-i Adl, ilkbaharı getirmedikçe, toprak yed-i emânetinde gizlediği tohumları ve nebâtâtı meydana çıkarmadı.
520. Bu haberleri ve bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemâda veren O bir Cevâd'dır.
Cemâddan ibaret olan toprağa ekilen tohumu saklamasını ve ekilen tohumu bahar mevsiminde cinsi cinsine vermesini bildiren ve öğreten o yektâ olan Cevâd-1 mutlak Hazretleri'dir.
521. Onun fazlı, bir cemâdı habîr kılar; kahrı da akılleri kör eder.
Hakk'ın fazl u inâyeti cemâdâta âkılleri hayrette bırakacak şeyler yaptırır; fakat kahır ve celâli de âkıllerin basar-ı basîretlerini kör eder. Meselâ bu kadar sanâyi'-i bedîayı muhtevî olan âlemin sâni'i olmadığına, kılı kırk yaran âkıllere hükm ettirir.
522. Cânın ve gönlün o cûşa tâkatı yoktur; kime söyliyeyim? Cihanda bir kulak yoktur.
Hakk'ın esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesi âsârının feyezânını idrâke cânın ve gönlün tâkatı yoktur. Cihânda bu feyezânın esrârını dinleyecek bir kulak bulamıyorum. Kime söyliyeyim? Zîrâ âsâr-ı feyezân sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kadere vukuf ehassu'l-havâssın zübdesinin isti'dâdı dairesindedir. Her canda ve her gönülde bu esrâra vukufa tâkat ve isti'dâd yoktur.
523. Her nerede bir kulak var idiyse ondan göz oldu; her nerede bir taş var idiyse ondan yeşim oldu.
Bu esrâr-ı esmâyı dinlemeğe ve anlamağa müstaid olan kulaklar, Hakk'ın fazl u inâyetinden, o esrârı müşâhede mertebesine vâsıl oldu; ve âdî taşlar dahi o fazl u inâyetden yeşim denilen kıymetli taş oldu.
"Yeşim" yahud "yeşb" denilen taş, Çin taraflarında bulunur ve beyaz ve siyah renkte olur; ondan yüzük ve kıymetli fincanlar yaparlar.
524. Kîmya yapıcıdır; kimya ne olur? Mucize bağışlayıcıdır; sîmya ne olur?
Bu beyt-i şerîfde zikr olunan kimyâ, elyevm mekteblerde tedrîs olunan kimyâ değildir. Esâsen ulûm iki kısımdır; birisi ulûm-i celiyye, diğeri ulûm-i hafiyyedir. "Ulûm-i celiyye" mekteblerde tahsîl olunan ulûm-i mütedâviledir; "ulûm-i hafiyye" erbâbı indinde gizli tutulan ilimlerdir. Bunlar da beş nevi' olup, "hamse-i muhtefiye" derler. Onlar da şunlardır: Kîmyâ, lîmyâ, hîmyâ, sîmyâ ve rîmyâ isimleriyle mevsümdür. Bu beyt-i şerîfde bunlardan kîmyâ ile sîmyâ zikr olunmuştur. Bunların her birerlerinin ayrı ayrı ta'rîfâtı vardır, burada zikri saded hâricidir. "Kîmyâ" eczâ-yı unsuriyyeden mürekkeb olan "iksîr"dir ki, bilenler ender olup, saklarlar. Bu iksîr bakıra ve kalaya karıştırılsa altın olur. Ehl-i garb yakın vakte kadar, altın tabîatte basit olarak bulunur ve zerrâtı diğer basît ma'denlere inkılâb etmez iddiasında bulunur ve iksîr ile uğraşanlarla istihzâ ederler idi. Vaktāki son zamanlarda elektron nazariyyesi netîcesinde basît ma'denler zerrâtının yekdîğerine inkılâb edebileceği anlaşıldı; istihzâlarının cehle müstenid olduğu zâhir oldu.
"Sîmya", hakîkatı olmayan birtakım hayâlâttır ki, erbâbı, huzzâr nazarında bu hayâlâtı bu ilim vâsıtasıyla îcâd eder ve temâşâ edenleri hayrette bırakır. İmdi ma'nâ-yı beyt böyle demek olur: Kîmyâ nedir ki, Cevâd-ı mutlak Hazretleri'ni kîmyâ ta'bîriyle medh edelim? O kîmyânın hâlıkıdır. Sîmyânın ne kıymeti vardır ki, O'nu sîmyâ diye medh edelim. O sîmyânın fevkınde olan hârikulâde mu'cizeler bahş eder.
525. Bu senâyı söylemek benden terk-i senâdır; zîrâ varlık delilidir ve varlık ise hatâdır.
Benim Hak Teâlâ Hazretleri'ni medh için söylediğim sözler, benim mertebeme nazaran medhi terk etmek demektir; zîrâ O'nun varlığı muvâcehesinde başka varlıklar da isbât etmiş olurum; ve başka varlıklar isbâtı ise hatâdır.
526. O'nun varlığı önünde yok olmak lazımdır; varlık nedir? O'nun huzurunda fenâ bir haldir.
"Kür ü kebûd" ta'bîri Bahâr-ı Acem nâmındaki lügatte kara gün ve fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarından kinâye olarak gösterilmiştir. Zîrâ bu kelime "kûr" ile “kebûd" kelimelerinden mürekkebdir. “Kûr" [kör] Türkçede dahi aynen müsta'mel olup, gözü görmeyen kimseye ıtlâk olunur. “Kebûd” mâî renk olup, diyâr-ı Acemde mâtem alâmetidir; bunların ikisi de fenâ bir hâli müş'irdir. Ya'ni vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde bu vücûd-ı izâfî nedir? Onun huzûrunda fenâ bir hâl olan kördür ve mâtem alâmetidir.
527. Eğer kör olmasa idi ondan erir idi; güneşin harâretini anlar idi.
Eğer vücûd-ı izâfi kör olmasa idi, vücûd-ı hakîkîyi müşâhede eder ve O'nun istiklâli karşısında kendisinin hiçliğini anlayıp erir idi; ve o vakit güneş gibi olan Zât-ı Hakk'ın tecellîsindeki harâreti hisseder idi.
528. Eğer o ta'ziyetden mâî olmasa idi, bu nahiye buz gibi donar mı idi?
Esfel-i sâfilîn olan o vücûd-ı izâfî âlemi, eğer latîf olan vücûd-i hakîkî-i Hak'dan ayrıldığından dolayı reng-i mâteme bürünmemiş olsa idi, bu nâhiye-i tabîat buz gibi donup, kesîf olur mu idi?