Bu mekrde vezîrin hasâreti beyânındadır
12. bölüm / 56 · 1863 kelime · ~10 dk okuma
529. Şah dahi vezîr gibi câhil ve gafil idi. Kadîm ve muhtacün-ileyh ile pençeleştiler.
Şâh ile vezîr, kemâl-i hamâkatlarından dîn-i Îsa'ya muhalefet ederek kadîm ve muhtâcün-ileyh olan Hak Teâlâ Hazretleri'yle pençeleşmiş oldular.
530. Öyle bir Kadir Huda ile ki, ademden âlemin yüz mislini bir demde îcâd [522] eder.
531. Senin gözünü, kendine görücü ettiği vakit, bu âlemin yüz mislini nazarında peydâ eder.
Ey sâlik, Hak Teâlâ senin gözünü kendi vücûd-ı hakîkîsi tarafına açtığı vakit, bu vücûd-ı izâfî âleminin yüz mislini bir bakışta îcâd edecek kadar kudreti bulunduğunu görürsün.
532. Alem senin indinde her ne kadar büyük ve nihayetsiz ise de, kudret indinde yok olan bir zerre bil!
Bu vücûd-ı izâfî âlemini teşkîl eden manzûme-i şemsiyyemiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâmın hey'et-i mecmûası, ey sâlik, her ne kadar senin indinde hayret verecek derecede büyük ve nihâyetsiz ise de, bunların cümlesini, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın aynı olan o nihâyetsiz fezâ içinde bir zerre bil ve o zerreyi de, bu vücûd-ı Hakîkî'nın kudreti muvâcehesinde sabun köpüğü gibi yok say!
533. Muhakkak bu cihân, sizin canlarınızın habsidir. Hemen sizin sahrânız olan o tarafa gidiniz!
Dünyâ dediğiniz bu cihân her ne kadar dağları, dereleri, çimenleri, bahçeleri ve envâ'-ı huzûzâtı itibariyle sizce bir teferrüc-gâh sayılmakta ise de, âlem-i ma'nâya ve sahrâ-yı ervâha nisbeten gâyet dar ve sıkıntılı olmak i'tibâriyle rûhlarınızın mahbesidir; çabuk o âlem-i ma'nâ ve sahrâ-yı ervâh tarafına gidiniz.
534. Bu cihân mahdûddur; O ise hadsizdir. Nakış ve sûret o ma'nânın önünde seddir.
Bu âlem-i sûretin hudûdu vardır, binâenaleyh dardır; ve o ma'nâ ve rûh âleminin hudûdu yoktur, binâenaleyh geniştir. Zîrâ o âlem, nakış ve sûret âleminin menşe'idir; ve nakış ve sûret âlemi ise, sûretsiz olan ma'nâ âleminin önünde bir mânia ve hâil teşkil eder.
535. Fir'avn'ın yüz binlerce mızraklarını, bir Musa'dan bir asa ile kırdı.
Allah'ın kudreti, Fir'avn'ın mızraklar ile müsellah yüz binlerce askerini, o ma'nâ âleminden çıkardığı bir Mûsâ ve bir asâ ile berbâd ve perîşân etti. Bir asâsıyla tek başına bir Mûsâ'nın, koca bir hükümdârın ordusuna galebesi târih ile de sâbit iken, bundan ibret almayan münkirlere ne demeli!
536. Câlinos'un yüz binlerce tıbbı var idi; Îsâ'nın ve onun nefesinin önünde hiç oldu.
Câlinos, etıbbâ-yi yunâniyyeden birinin ismidir. Âlem-i sûretde tabîb-i yûnânî olan Câlinos'un birçok usûl-i tedâvîsi var idi. Âlem-i ma'nâdan bir Îsâ geldi; tıbb-ı Câlinos'un külfetle tedâvî edemediği hastaları messetti ve onlara üfürdü, şifa-yab oldular. O messin ve üfürüğün yanında tıbb-ı Câlinos bir çocuk oyuncağı gibi kaldı.
537. Yüz binlerce şiir mecmûaları var idi; O'nun bir ümmîsinin sözü önünde âr oldu.
Arablar belâgatda yektâ olup, şiir söylerler ve birbirleriyle belâgat yarışı ederler idi. Sonra âlem-i ma'nâdan Hak Teâlâ'nın kudreti bir ümmî olan Hâtem-i enbiyâ ve Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hazretlerini çıkardı; onun vecîz olan sözleri önünde, o şairlerin hepsi hayrette kalıp belâgatteki tefähürlerinden utandılar. En beliğ olarak yazıp Ka'be duvarına astıkları şiirlerini, utandıklarından kendi elleriyle gizlice indirdiler.
538. Böyle galib bir Efendi'nin karşısında bir kimse eğer bed-tıynet değil ise, nasıl ölmez?
Yukarıdan beri kudret-i celîlesini tasvîr ettiğimiz gälib bir Efendi'nin karşısında aklı ve dirâyeti olan bir kimse, kendi varlığını ve enâniyyetini nasıl terk etmez? Bunları duyduktan sonra, kendisinde kudret ve varlık gören, ancak tıyneti ve cibilliyyeti fenâ olan bir kimsedir.
539. O, dağ gibi olan çok kalbi kopardı; o, zekî kuşu iki ayağı ile astı.
Hakk'ın kudreti, kendisine karşı, iktidar ve enâniyet duygularında müstağrak bulunan Fir'avn ve emsâli hükümdarların dağlar gibi metîn olan kalblerini kopardı; ve ilim ve fetânetlerine güvenen ve kurnaz kuşlar gibi tuzağa tutulmaktan müctenib olan ulemâ ve hükemâyı iki ayağından mekr-i ilâhîsinin darağacına astı.
540. Anlayışı ve fikri keskin etmek yol değildir; şahın fazlı, münkesirden başkasını kabul etmez.
Anlayışın kuvvetli ve fikrin ince ve keskin olması, Hak yolunda fâide vermez. Pâdişahlar pâdişâhı olan Hak Teâlâ'nın fazl u inâyeti, ancak kendi muvâcehesinde acizden boynu bükülmüş ve kendisinin hiçliğini ve müflisliğini bilerek dilenciler gibi âh ve enînler ile tese'ül yolunu tutmuş olan kimseleri kabûl eder.
541. Hey gidi hey!... Çok köşe ve bucak kazıp hazîne dolduranlar; o hayâl düşünen kimseye maskara oldu.
"Hazîne dolduran"dan murâd, nâs arasında parmakla gösterilecek bir mertebe-i enâniyyete vusûl için ulûm-i dünyeviyye tahsîl edenlerdir. "Hayâl düşünen" kimselerden murâd, anlayışlarının ve fikirlerinin inceliğine i'timâden, ilmî enâniyyetlerinde müstağrak hükemâ ve feylesoflardır ki, bunlar aslâ hakâyık-ı ahvâli idrâk edememişlerdir; ve bunların ilmini öğrenmek için bunlara bende olanlar ise, bunlardan daha dûn mertebede birer maskaradır. "Rîş gâv" inek sakalı demek olup, bu ta'bîr ile kuyruğu murâd olunur. Lisân-ı Fârisîde ahmak ve maskaradan kinâye olur.
542. İnek kim oluyor ki, sen onun sakalı olasın; toprak ne oluyor ki sen onun otu olasın?
"İnek"ten murâd, bilgilerine mağrûr olan hükemâ ve ulemâ ve feylesoflardır. "Toprak"tan murâd mertebe-i cemâdiyyetdir.
Ya'nî, ey sâlik, mertebe-i rûhâniyyete terfi' etmek senin şân-ı insâniyyetinden iken, niçin esfel-i sâfilîn olan mertebe-i cemâdiyyetde saplanıp kalasın; ve cemâd sûretine mesh olunasın.
543. Vaktâki bir kadının yüzü fenâ fiilden sarardı, Hak Teâlâ onu mesh etti de Zühre yaptı.
Bu beyt-i şerîf meşhûr olan bir kıssaya işârettir. Kıssanın hulâsası şudur: İki melek, Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'ne insanların şenâatinden bahs ederler. Hak Teâlâ dahi "Ben insanlara nefis verdim; onlar bu sıfat-ı nefsâniyye sâikasıyla hareket ederler. Eğer sizlere de bu sıfatı vermiş olsa idim, siz de onların yaptıklarını yapardınız" buyurur. Melekler, böyle bir sıfat içinde Zât-ı Hazret'e mutî' olacaklarını va'd ederler. Hak Teâlâ Hazretleri bunları, o vakit ma'mûr olan Bâbil şehrine sûret-i beşeriyyede inzâl eder. Nâs bunların fazlını görüp, hâkim yaparlar. O sırada Zühre isminde gâyet güzel bir kadın gelip, bunların huzûrunda zevcini da'vâ eder. Bunlar kadının hüsnüne meftûn olup kendisini halvet-hânelerine da'vet ederler, kadın da muvâ- fakat eder. Aralarında zinâ vukû'undan sonra Hak Sübhânehû ve Teâlâ kadını bu şenâatinden dolayı mesh edip Zühre yapar; melekler de nedâmet edip, kendilerini ta'zîb ederler.
Ma'lûmdur ki: Zühre yıldızı, güneşten ayrılan yedi seyyâreden birisidir ve hiç şübhe yok ki, Bâbil şehrinin ma'mûr olduğu zamanda da bu Zühre yıldızı yine güneş etrafında devr edip durur idi. Ve ilm-i hey'ete de vâkıf olan Mevlânâ hazretlerinin indinde bu da ma'lûm idi. Mesnevî-i Şerîf de âdet-i seniyyeleri beyne'n-nâs meşhur olan kıssalardan hisse çıkarmak olduğundan, Zühre kıssasını mahzâ mesh mes'elesini beyân için zikr etmişlerdir; yoksa Zühre yıldızı Zühre ismindeki bir zâniye kadının meshi ile peydâ olmuş olduğunu beyan etmek değildir. Maahâzâ bu kadının rûhunun Zühre seyyâresi üzerindeki mahlūkāttan birinin sûretine mesh buyrulmuş olması da vârid olabilir.
544. Bir kadını Zühre yapmak mesh olur da, ey inadçı, su ve çamur olmak mesh değil midir?
Fi'l-i şenî' icrâ eden bir kadının rûhunun semâdaki Zühre olması veyâ Zühre üzerindeki mahlūkāttan birine intikāli mesh olur ve sen bu kıssaya inanır-sın da, kendinin öldükten sonra rûhunun âlem-i illiyyîne çıkamayıp, âlem-i siccîne mülhak olan su ve toprak sûretinde mahbûs kalması mesh sayılmaz mı? Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyurur: ان كتاب الأبرار لفي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Andolsun iyilerin kitabı illiyyîn'dedir"] ve إِنْ كِتَابَ الْفُجَارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) ["Kötülük edenlerin kitabı siccîn-dendir."]
545. Rûh seni yüksek olan felek tarafına götürür. Sen ise esfeller içinde su ve toprak tarafına gittin.
Rûhânî sıfatlar seni âlî olan ervâh tarafına götürür; velâkin sen sudan ve topraktan mürekkeb olan kalıbının îcâbâtına tâbi' olup esfel-i sâfilîn-i tabîat tarafına gittin.
546. Reşk-i ukūl olan o vücuddan, bu alçaklıktan dolayı kendini mesh ettin.
Senin bir hakîkat-ı insâniyyen vardır ve bu hakîkat-i insâniyyenin vücûdunu akıllar kıskanır idi. Hatta İblîs onun şerâfetini kıskanıp, çekemediği için, o hakîkate düşman oldu. Sen bu vücûd-ı şerîfi terk edip, süflî olan sıfât-ı hayvâniyyeye rağbet ettin. Binâenaleyh kendini su ve toprak sûretine mesh ettin.
547. İmdi bak ki, bu mesh etmek nasıl oldu? O meshin önünde bu son derece aşağı olur.
Ya'ni senin bu sûretle meshin, Zühre nâmındaki kadının meshinden daha aşağı değildir.
548. Himmet atını ahır tarafına sürdün; mescûd olan Adem'i tanımadın.
Himmetinin atını yemek ve içmek ve uyumak gibi sıfât-ı hayvâniyye tarafına sürdün ve tabîat ahırına sevk ettin. Melâikenin ya'ni bilcümle kuvâ-yı unsuriyye âleminin mescûdu olan hakîkat-i insâniyyeyi tanımak tarafına gitmedin.
549. Ey hayırsız olan! Nihayet Adem oğlusun. Sen ne vakte kadar alçaklığı şeref zannedersin?
550. Ne vakte kadar ben âlemi tutarım, bu cihanı kendimden doldururum de-[542] yip durursun?
Esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîatta kalmayı şeref zannediyorsun. Ne zamâna kadar ben, devletimle ve nail olduğum mansıb-ı âlî ile âlemde tasarruf ederim ve bu cihânı sıyt u şöhretimden doldururum deyip durursun.
551. Eğer cihan baştan başa kar ile dolu olsa, güneşin harâreti onu bir nazar ile eritir.
Devlet ve rif'at-ı dünyeviyye kara ve tecellî-i kahrî, güneşin harâretine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cihânda Fir'avnlar ve Dârâlar ve İskenderler gibi ne kadar kuvvetli devlet-i sûriyye sahibi olursan ol, onu bir tecellî-i kahrî-i ilâhî çarçabuk mahv eder.
552. Onun günahını ve yüz vezîri ve yüz bini, Hak Teâlâ bir kıvılcım ile yok eder.
Maahâzâ Hak Teâlâ Hazretleri öyle bir lutufkârdır ki; o hîlekâr vezîrin günahını ve öyle yüz vezîri ve hatta yüz binini rahmetinden sıçrattığı bir kıvılcım ile mahv ediverir. Binâenaleyh rahmet-i Hak'dan ümîd kesilmez.
553. O tahyîlin aynını hikmet yapar; o zehirli suyun aynını da şerbet yapar.
O vezîr ve emsâlinin tahayyülât-ı fâsidesini aynen hikmete tebdîl eder; ve zehirli su gibi olan vasâyâ-yı bâtılesini aynen fâide-bahş olan şerbete çevirir.
554. O gümân-engîzi yakîn yapar; esbâb-ı kînden dahi muhibler bitirir.
Vezîrin şekleri hâvî olan sözlerini yakîn mertebesine îsâl eder; o vakit şekler zâil olur ve yahûdî vezîrin dîn-i Îsâ'ya olan kîni ve garazı sebebiyle yaptığı bu fâsid vasâyâdan muhabbet-i ilâhiyye fidanları bitirir.
555. İbrâhîm'i ateş içinde besler; korkuyu rûha korkusuzluk yapar.
İbrâhîm (a.s.)ı Nemrûd'un ateşi içinde yakmayıp yaşatır. Ve ateş, uzaktan görülen kırmızı rengiyle, korkulacak bir şey iken, onu bir emriyle gülistâna çevirir; rûhu, onun yakması korkusundan emîn eder.
556. Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayranım; ve onun hayalâtında da sofistâîler gibiyim.
Hak Teâlâ zâhiren iyi bir sebebin netîcesinden fenâlık ve fenâ bir sebebin netîcesinden de iyilik çıkardığı cihetle ben Hakk'ın sebeblerin hükmünü ibtâlinde hayrette kalmışımdır ve esbâbın tahayyülâtında da: Var mıdır yok mudur diyerek sofistâî gibiyim.
Hıristiyan kavminin ıdlâlinde vezîrin bir başka hîle îcâdı
557. O vezîr kendisinden bir başka hîle îcâd etti; va'zı bıraktı da, halvette oturdu.
Ya'ni vezîr yaptığı hîleleri tetmîmen bir başka hîle îcâd etti; artık va'zı ve nasîhatı bıraktı da, nâs arasında ihtifâ edip tenhâ bir mahalde oturdu.
558. Müridlere şevkden harâret bıraktı; kırk elli gün halvette oldu.
559. Halk onun iştiyakından; onun hâl ve kalinin ve zevkinin firâkından deli oldular.
560. Ona yalvarmakta ve figân etmekte idiler; riyazetden halvette iki kat olmuş [552] idi.
561. Onlar dedi: Sensiz bize nûr yoktur. Değnek ile yedilmeyen körün ahvali nasıl olur?
562. Keremen ve Allah için, bundan ziyade bizi kendinden ayrı tutma!
563. Biz çocuklar gibiyiz ve sen bize dâye gibisin; bizim başımızın üzerine o sâyeyi döşe!
564. (Cevaben) dedi ki: Benim canım dostlardan uzak değildir; lakin halvetten dışarıya çıkmağa izin yoktur.
565. O beyler şefâate geldiler; o mürîdler de şenâate geldiler.
Kendilerine risâle yazmış olduğu beyler, halvetten çıkmasını ricâya ve bu beylerin tevâbi'i olan müridler de kendi nefislerini ta'n ve teşnîa geldiler.
566. Şöyle ki: Ey kerîm, bize bu ne bedbahtlıktır; biz sensiz gönülden ve dinden yetîm kaldık.
567. Sen taallül ediyorsun; halbuki biz gamdan ve gönül yanıklığından soğuk nefesler alıyoruz.
568. Biz senin latîf sözüne alışmışız; biz senin hikmetinin sütünden içmişiz.
569. Allah aşkına, bize bu cefâyı etme; lutf et, bu günü yarına bırakma!
570. Gönül sana rıza verir mi ki bu âşıklar, nihayet sensiz bî-hâsıl kalsınlar?
571. Hepsi karada balık gibi çırpınıyorlar; ırmaktan, bendi kaldır da, suyu aç!
572. Ey (Zât-ı şerîf) ki zamânede senin gibi kimse yoktur; Allah için halkın feryâdına yetiş!