Vezîrin mürîdleri def etmesi
13. bölüm / 56 · 1231 kelime · ~7 dk okuma
573. (Vezîr) dedi ki: Ey güft ü gunun mağlubu olup dil ve kulak sözünün na- sîhatını isteyenler, kendinize gelin!
574. Alçak olan his kulağına pamuk tıkayınız; gözlerinizden his bağını çıka- rınız!
Esfel-i sâfilîn olan âlem-i anâsırın eczâsından bulunan his kulağını, meş- güliyet-i zâhiriyyesinden alıkoyunuz! Kalb gözünüzden, hiss-i zâhirî bağları- nı çözüp atınız!
575. O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sa- ğırdır.
Ya'ni rûh kulağını tıkayan pamuk, baş kulağının faâliyetidir. Bu zâhir ku- lağı meşâgil-i dünyeviyyeden sağır olmadıkça, o bâtın ve rûh kulağı sağırdır.
576. "İrciî!" hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!
Bu beyitte يَا أَيُّهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجعى إلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةٌ (Fecr, 89/28) Ya'ni "Ey nefs-i mutmainne, rấzı ve marzî olduğun halde Rabb'ine rücû' et!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni bu âyet-i kerîmedeki hitâb-ı ilâhîye nâil olmak için, nefsin bütün hevesât-ı nefsâniyyesine rücû'dan mutmain olması ve nefsin böyle bir itmi'nân kesb etmesi dahi havâss-i hamse-i zâhirenin ve fikr-i mâsivânın mağlûbu ve esîri olmamasıyla olur. Vezîrin söylediği sözler hakîkattir ve kıymetlidir; fakat bu hakîkati hîle ve desâisde kullandığı ve niyyeti fâsid olduğu için, ne kendisine ve ne de dinleyenlere fâidesi yoktur. Vezîrin sözleri hakîkat olmak i'tibâriyle Cenâb-ı Pîr sâlikleri terbiye için vezîrin ağzından birçok hakāyık beyân buyururlar.
577. Sen uyanıklığın güft ü gusunda oldukça, uyku sözünden bir koku alabilir misin?
Sen uyanıksın ve bu uyanıklık içinde muhâtabların ile konuşmaktasın; sen bu hâl içinde iken rü'yâ görüp, âlem-i rü'yâdaki muhâtablarınla konuşabilir misin? Hayır. Zîrâ sen henüz bir mevtının imkânında müstağraksın; rü'yâ mevtınına girmek için uyanıklık hâlini terk etmelisin.
578. Bizim sözümüz ve fiilimiz dışarının seyridir; için seyri ise, semânın fev-kidir.
Bulunduğumuz mertebe-i şehadet, âlem-i zâhir olduğundan bu âlemdeki sözlerimiz ve işlerimiz de yine bu âleme mensûb, dışarı ve zâhire âid bir seyirdir. Bu âlemin iç yüzünün seyri ise, yedi kat unsurî semânın fevkındedir; çünkü bu semâvât da âlem-i zâhirdendir.
579. His karadan doğduğu için, karayı gördü; cân İsa'sı ise, ayağını denize koydu.
Hiss-i zâhirî karadan, ya'ni unsuriyâttan tekevvün ettiği için, sûret-i unsuriyyeyi görür; fakat rûh-i insânî ise Îsâ (a.s.) gibi menfüh-i ilâhî olduğu için, âlem-i ma'nâ deryâsına ayağını koydu.
580. Cism-i unsurînin seyri kara üzerinde vâki' oldu; canın seyri ise, ayağını [572] denizin ortasına koydu.
581. Ömür, gâh dağda ve gâh denizde ve gâh çölde, unsuriyat yolunda geçince,
582. Sen âb-ı hayatı nerede bulacaksın, denizin dalgasını nerede yaracaksın?
583. Toprağa mensub olan dalga bizim vehmimiz, anlayışımız ve düşüncemizdir. Suya mensub olan dalga ise, mahv ve sekir ve fenâdır.
Âlem-i kesîf-i mülk ile, âlem-i latîf-i melekût, vücûd-ı Hakk'ın mertebelerinden birer mertebedir; ve Hakk'ın tecelliyâtı her bir âlemin muktezâsına göredir. Zîrâ tecellî, mahallin isti'dâdına tabi'dir. İnsan ise, vücûd-ı cismânîsi ile âlem-i mülkü ve vücûd-ı rûhânîsi ile âlem-i melekûtu câmi'dir. İmdi insanın vehim ve fehmi ve fikri, vücûd-ı kesîfinin faâliyyet-i dimâğiyyesinden mütevellid olduğundan, toprağa ve cismâniyyete âid birer tecellî dalgalarıdır; ve bu dalgalar insanın vücûd-ı rûhâniyyesine olan tecelliyâtın perdeleridir. Binâenaleyh sâlik bu âlem-i kesîf-i mülke olan alâkasını kesince, karşısına vücûd-ı rûhânîsine âid tecellî dalgaları çıkar; bunlar da mahv ve sekir ve fenâ dalgalarıdır.
“Mahv-ı rûhânî" budur ki, sâlik kendi vücûdunu müdrik olduğu halde, kendisini vücûd-ı Hak'da mahv olmuş görür; halbuki bu görüşde ikilik ve şirk-i hafi vardır.
"Sekr-i rûhânî” budur ki, sâlik kendinin kendiliğini müdrik olduğu halde, rûhun lezzetleri ve zevkleri ile sarhoş olur. Kendi vücudunu idrâken isbât ettiği için, bunda da ikilik ve şirk-i hafi vardır.
“Fenâ-i rûhânî" budur ki, sâlik kendi varlığını müdrik olduğu halde, vücûd-ı Hakk'ın muvâcehesinde, kendisini cismen ve rûhen fânî görür; fakat mâdemki kendi varlığını müdrikdir, bunda da ikilik vardır; ve bu merâtib-i rûhâniyye "mahv-ı hakîkî” ve “sekr-i hakîkî" ve "fenâ-i hakîkî” ya'ni "fenâ-ender-fenâ" ve "fenâ-yı külli-i mahz" mertebelerinin hicabıdır.
584. Sen sarhoşlukta oldukça, o sarhoşluktan uzaksın. sen bundan mest oldukça, o kadehten körsün.
Ya'ni sen cismâniyet âleminin vehminden ve fehminden ve fikrinden sarhoş oldukça, sekr-i rûhânîden uzaksın. Nitekim Hak Teâlâ ehl-i dünyâ hakkında لَعَمْرُكَ أَنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (Hicr, 15/72) Ya'ni “Ya Habibim! senin ömrüne yemîn ederim ki, onlar sekirleri içinde müstağraktırlar" buyurur. Ve sen zevk-i rûhânîden mest oldukça, sekr-i hakîkî kadehinden körsün.
585. Zahirin kıyl u kāli toz gibi gelmiştir, bir müddet susmağa alış; akla mâlik ol!
Cismâniyet âleminin vehmine ve fehmine ve fikrine müstenid olan sözler, toz gibi dağılıp gider ve konduğu yerlerde de paslar peydâ eder. Bir müddet bu zâhirî dedikodudan vazgeç de, aklına sahib ol. Zirâ akıl, vücûd-ı insânîde, halîfe-i ilâhî olan rûhun vezîridir.
Halveti bırak! diye mürîdânın tekrâr müracaatı
586. Hepsi dediler ki: Ey rahne isteyen hakîm, bu aldatmayı ve bu cefâyı bize söyleme!
Mürîdân hep bir ağızdan dediler ki: Ey bizim zevkımize rahne açmak isteyen hakîm-i ilâhî, bizi bu sözler ile aldatma ve üzme!
587. Hayvana, kudreti kadar yük koy; zayıflara takatı kadar iş buyur!
588. Her kuşun yemi, onun ölçüsüdür; her kuşun yiyeceği bir incir olur mu?
589. Eğer çocuğa süt yerine ekmek verirsen, zavallı çocuğu o ekmekten ölmüş tut!
590. Vaktaki dişlerini çıkarır, ondan sonra da gönlü kendiliğinden ekmek iste-yici olur.
591. Kanadı çıkmamış olan kuş uçucu olduğu vakit, her yırtıcı kedinin lokma-sı olur.
Ya'ni henüz kemâle gelmemiş olan sâlik, kendisinin kemâle geldiğini zan-nederek âlem-i ma'nâda uçmağa kalkarsa, yırtıcı kedi gibi olan nefis ve şey-tanın elinde zebûn olur. Hele kendi nâkıs iken, sâir nâkısları irşâda da kıyâm ederse, hem kendi ve hem de mürîdi berbâd olur.
592. Vaktaki kanadı çıkar; külfetsiz iyinin ve kötünün sesi olmaksızın kendi-liğinden yükseklere uçar.
Kuş gibi olan sâlikin kemâlât kanatları çıkınca, o külfetsiz âlem-i maânî-de uçar; ya'ni kalbinden hikmet ırmakları kaynar. Artık onun uçmasında iyi-nin teşvîkıne ve kötünün teb'îdine hâcet kalmaz. O kâmil, muktezâ-yı hâle göre âlem-i maânîde uçar ve kendisine istediği istikāmeti verir.
593. Senin nutkun şeytanı susturur. Senin kelâmın bizim kulağımızı akıl yapar.
Ey mürşid, senin nutkun mütemâdiyen kalbimize ilkā olunan havâtır-ı şeytâniyyeyi keser ve kelâmını işittiğimiz vakit kulağımızdan dimâğımıza akıl girer.
594. Sen söyleyici olduğun vakit, bizim kulağımız akıldır. Sen deniz olduğun için bizim karamız denizdir.
Ey üstâd-ı kâmil, sen söylemeğe başladığın vakit, bizim kulağımızın işitmek hassası akla tahavvül eder; sen ma'nâ denizi olduğun için, bizim toprak olan cismimiz dahi, o ma'nâ deryâsına karışır da cismimizdeki kesâfet, letâfet-i rûhâniyyeye tebeddül eder.
595. Seninle beraber bize yer, gökten daha iyidir; Simakü'r-râmih nâmındaki parlak yıldızlardan, arzın üstünde durduğu zannolunan balığa kadar senden nurlanmıştır.
Ey mürşid, sen o kadar nûrânîsin ki, seninle beraber olduğumuz vakit, arz-ı muzlim bize, semâ-yı münevverden daha hayırlı olur; a'lâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne kadar olan sâhasından nurlanmıştır.
596. Sensiz bize felek üstünde karanlık vardır: Ey ay, bu yeryüzü seninle bize karanlık olur mu?
597. Rif'atin sûreti eflâk için, rif'atin ma'nâsı pak olan rûh için olur.
598. Süret yüksekliği cisimler içindir; ma'nâ önünde cisimlerin isimleri vardır.
Yüksekliğin sûretini göstermek için, meydanda bir cisim olmak îcâb eder; zîrâ yükseklik arazdır, kendi kendine kāim olmadığı için, cisim cevheri olmaksızın nazar-ı hissî ile görülmez; fakat ma'nâ yüksekliğine gelince, burada cisimlerin i'tibârı kalmıyacağından, onu hissen görtermek kābil değildir.
Vezîrin, halveti bozamam diye cevâb vermesi
599. (Vezîr) dedi: Sohbetlerinizi kısa kesiniz; nasîhata can ve dilde yol açınız!
600. Eğer emîn isem, ben yeryüzüne gök desem bile, emîn müttehem olmaz.
Eğer bana emniyyetiniz varsa, ben size karşı bilfarz yere gök demiş olsam bile, tasdîk etmeniz ve beni hatâ ile ittihâm etmemeniz lâzım gelir.
601. Eğer ben kemâl isem, kemâle inkâr nedir; eğer değil isem, bu zahmet ve incinme nedir?
Eğer ben ayn-ı kemâl isem, kemâlin aynı olan kimsenin ef'âlini neden inkâr ediyorsunuz; ve eğer değil isem, niçin benim başıma toplanıp bana zahmet verir ve beni üzersiniz?
602. Ben ahvâl-i kalb ile meşgûl oluğumdan, bu halvetden dışarı çıkamıyacağım.