Vezîrin halvetine mürîdlerin i'tirâzı
14. bölüm / 56 · 4046 kelime · ~21 dk okuma
603. (Müridlerin) hepsi dediler: Ey vezîr, inkâr yoktur; bizim sözümüz, ağyârın sözü gibi değildir.
604. Senin firakından çağlayan göz yaşı vardır; rûh-i revân içinde ah, ah vardır.
605. Çocuk mürebbî ile niza' etmez; velâkin o her ne kadar iyiyi ve kötüyü bilmezse de ağlar. Mürîdlerin vezîre karşı olan sözleri burada biter. Bundan aşağısı Cenâb-ı Pîr'in Hakk'a hitâben olan münâcâtıdır. Zîrâ Cenâb-ı Pîr mürîdlerin mürşidle
rine karşı olan makām-ı zilletdeki hitâblarından, kendi nefs-i nefislerinde hâsıl olan zevk-i abdânî sevkiyle Hâlık-ı mutlak Hazretleri'ne münâcâta başlarlar.. Mesnevî-i Şerîf'de bu üslûba birçok mahallerde tesadüf olunacaktır.
606. Biz çeng gibiyiz ve Sen mızrab vurursun. Nâle bizden değildir, Sen nâle ettirirsin.
Bu hitâb Hak Teâlâʼyadır. Vücûd-ı mahlûkāt "çeng" denilen çalgıya ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye de mızrâba ve mahlûkātta zâhir olan akvâl ve efâl dahi nâleye teşbîh buyrulmuştur.
607. Biz ney gibiyiz ve bizden olan nevâ Sen'dendir; biz dağ gibiyiz ve bizdeki sada Sen'dendir.
608. Biz "bürd" ve "mať"da şatranç gibiyiz; ey sıfatları güzel olan, bizim bürd ve matımız Sen'dendir.
Şatranc, ma'lûm olan bir oyunun adıdır. "Bürd" galib ve "mat" mağlûb ma'nâsına olarak bu oyunun ıstılâhındandır.
Ya'ni, ey sıfatları güzel olan Allah'ımız! Hey'et-i mecmûası bir şatranc tahtası gibi olan bu âlemin üstündeki biz insanların arasında galibiyet ve mağlûbiyet nisbetleri, hep Sen'in esmânın ve sıfâtının âsârıdır.
609. Ey Sen ki, bizim cânımızın cânısın; biz kim oluyoruz ki, ortada Sen'in ile biz olalım.
Ey Zât-ı azîmü'ş-şân bizim cânımızın diriliği Sen'dendir; bir avuç topraktan ibaret olan bizler, varlık nokta-i nazarından kim oluyoruz ki, Sen'in varlığına karşı, bizliğimizi ortaya koyup, vücûdda Sana ortak olalım?
610. Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vü[602] cûd-ı mutlaksın.
Cenâb-ı Mevlânâ, Hak Teâlâ Hazretleri'nin Zât-ı azîmü'ş-şânına "vücûd-ı mutlak" demek husûsunda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleriyle müttehiddir. Esâsen vücûd, ya'ni varlık husūsunda üç i'tibâr vardır. Birincisi fânî olan “vücûd-ı mukayyed"dir ki, bu vücûd, eşyâ-yı kevniyyenin vücûdudur. Bunun ıstılâh-ı ilmîsi "Bi-şartı şeydir. İkincisi kezâ fânî olan "vücûd-ı câmid"dir ki, bu da vücûdât-ı kevniyyenin menşe'i olup, bir sûretle mukayyed olmayan vücûddur. Alem-i sıfatın latîf olan vücudu ve varlığı bu kabildendir. Bunun ıstılâh-ı ilmîsi de "bi-şartı lâ-şey"dir. Üçüncüsü, sıfatın sahibi olup bakā-yı ezelî ve ebedî ile bâkî olan bir varlıktır ki, "eltaf-ı latîf" olduğundan künhü ne ma'nen, ne de maddeten idrâk olunamaz; bu hususta akıllar ve zekâlar hayrettedir. İşte buna "vücûd-ı mutlak" demişlerdir; ıstılâh-ı ilmîsi "lâ-bi-şartı-şey"dir. Bu vücûd Zât-ı Hakk'ın künhü olup, ta'rîf ve tavsîfe sığmaz. İmdi vücûd-ı âmmın menşe'i, künh-i Zât'dır; ve kezâ fânî olan vücûdât-ı mukayyedenin menşe'i de vücûd-ı âmmdır ve âlem-i sıfatdır. Ve vücûd-ı âmm ve mukayyed bu vücûd-ı mutlakın izâfâtındandır. Hak Teâlâ Hazretleri'ne "vücûd-ı mutlak" denilmesinden dolayı, birtakım zevâtın i'tirâzâtı vardır; fakat bunların i'tirâzâtı vücûd-ı mutlakı, vücûd-ı âmm anlamalarından neş'et eder. Binâenaleyh i'tirâzât anlayışa aiddir; yoksa hakîkat, Hz. Pîr'in ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in buyurdukları gibidir. "Vücûd-ı mutlak" ta'bîri hakkında Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ikinci ve altıncı bablarında Şeyh-i Ekber hazretleri îzâhât i'tâ buyururlar.
611. Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur.
Biz, bayrakların bezlerine yapılmış olan arslan resimlerine benzeriz. Bu resimlerin hamleleri ve hareketleri, ara sıra rüzgâr estikçe vâki' olur. İlâhî, bizim hareket ve sekenâtımız dahi Sen'in esmâ ve sıfat rüzgârlarının te'sîri iledir.
612. Onların hamleleri zahirdir ve rüzgâr zahir değildir; o zahir olmayan aslâ eksik olmasın.
O rüzgâr ile hareket eden arslan resimlerinin hamleleri his gözüyle görünür; fakat rüzgâr kesîf bir madde olmadığından zâhir gözüyle görünmez. Bu- nu gibi İlâhî, bizim kesîf olan cisimlerimiz görünür; fakat Sen'in latîf olan esmâ ve sıfatın zahir gözüyle görünmez. O hissen görülmeyen sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin tecelliyâtı bizim üzerimizden aslâ munkatı' olmasın.
613. Bizim rüzgârımız ve vücudumuz Sen'in ihsanındır; varlığımız hep Sen'in îcâdındır.
614. Yoka varlık lezzetini gösterdin; yoku kendinin âşıkı etmiş idin.
İlâhî, biz Sen'in ilminde sabit kıldığın esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretleri idik ve henüz bu sûretleri temsîl etmekte olan bu vücûd-ı kesîf âlemine gelmemiş idik; ve bunların cümlesi şuûnât-ı zâtiyyen olmak i'tibariyle, vücûd-ı müstakil sahibi olmadıklarından, Sen'in Zât'ının varlığı önünde yok idiler. İşte Sen, bu yoklara varlık lezzetini gösterdin ve onları kendi zâtına âşık etmiş idin. Zîrâ şuûnât-ı zâtiyyen, Zât'ından münfekk değildir. İşte bu aşk-ı ezelîdir ki, bu âlem-i kesîfde suver-i ilmiyyemizi temsîl eden vücûdât-ı unsuriyyemizde zâhir oldu.
615. İn'âmının lezzetini dirîğ etme; mezeni ve içkini ve kadehini esirgeme!
İlâhî, bu vücûd-ı kesîf âleminde de bizden ihsânını kesme; o aşk-ı ezelînin mezesini ve şarabını ve kadehini bizden esirgeme!
616. Eğer esirger isen, kim cüst ü cû edebilir; nakış nakkāşa nasıl mukābele edebilir?
İlâhî, Sen aşk ve muhabbet-i ilâhiyyeyi bizden dirîğ edersen, onu tahsîl edebilmek kimin haddidir? Sen, suver-i mahlūkātı nakş etmekte bir nakkāş-ı hakîmsin. Kudretsiz olan nakşın, kudret sâhibi olan nakkāşa mukābele imkânı var mıdır?
617. Bize bakma; bize nazar etme! Sen kendi ikram ve sehavetine bak!
618. Biz yok idik ve takāzāmız da yok idi. Sen'in lutfun bizim söylenmemişimizi işitir idi.
Biz, cesed-i unsurîmiz ile taayyün etmiş değil idik ve lisân-ı zâhir ile taleblerimiz de vâki' değil idi; fakat Sen'in esmâ-i ilâhiyyene olan lutfun ve rahmetin, bizim a'yân-ı sâbitemizin lisân-ı zâhir ile söylenmemiş olan lisân-ı isti'dâdlarıyla vâki' taleblerini işitir idi. Ya'ni ezelde bizim suver-i ilmiyyemiz, mazhar oldukları ismin muktezâsı ne ise, hâl ve isti'dâd ve kābiliyyet diliyle onları Sen'den taleb etmiş ve Sen de onları işitmiş idin.
619. Nakış, ana karnında çocuk gibi, nakkāşın ve kalemin önünde âciz ve mukayyeddir.
620. Bârigahın bütün halkı, kudretin önünde, iğnenin önündeki gergef gibi [612] âcizdirler.
Bârigâh-ı âlem gergef gibi ve üzerindeki halkın cümlesi, gergef üzerindeki nakışlar gibi; ve kudret-i ilâhiyye dahi, gergef üzerindeki nakış işleyen iğne gibidir; ve nakkāş Hak Teâlâ Hazretleri'dir.
621. O ba'zan şeytan ve ba'zan âdem nakş eder; ba'zan sürûr ve ba'zan gam nakş eder.
622. El yoktur ki el, def'e kımıldasın; nutuk yoktur ki zarar ve faide hakkında söylesin.
Hakk'ın kudretinin tasarrufuna muhalif bir el yoktur ki, o tasarrufu def etmek için hareket edebilsin; ve söz söyleyecek bir ağız yoktur ki, kudret-i Hakk'ın tasarrufâtının zararı ve fâidesi hakkında söz söyliyebilsin.
623. Sen beytin tefsîrini Kur'ân'dan açık oku ki, Huda "Mâ remeyte iz remeyte" buyurdu.
Ya'ni yukarıki bir beyitte, biz rüzgârlardan hareket eden bayraklar üzerin-deki arslan resimleriyiz, demiş ve onu ta'kîb eden beyitlerde bunu misaller ile îzâh etmiş idik. Bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Enfal'de mezkûr olan şu وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) Ya'ni "Ey peygamberim, attığın va-kit, sen atmadın, velâkin Allah attı" âyet-i celîlesinde açık bir sûrette beyan buyrulmaktadır. Bu beyân-i âlîde Hak Teâlâ senin attığın oku sen atmadın, Allah Teâlâ attı demekle, efâli kullarından nefy ediyor ve sûret-i beşeriyyeyi Hak Teâlâ Hazretleri kendi ef'âlinin âleti olarak gösteriyor.
624. Eğer biz okları atar isek, bizden değildir; biz yayız ve onun ok atıcısı Huda'dır.
625. Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbarlığın zikri tazarru' içindir.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı vâki' olacak bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim efâl ve akvâlimiz Hakk'ındır ve bizler Hakk'ın âleti mesâbesindeyiz; şu halde biz akvâlimizde ve ef'âlimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve ihtiyârımızın hiç hükmü yoktur. Bu suâlin cevabını tavzîh için bir mukaddimeye ihtiyac vardır.
Ma'lûm olsun ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk'ın varlığıdır. Bu vücûd-ı hakîkînin sıfatı ve esmâsı vardır, zuhûr isterler. Zuhûr için de mutlakā keserât âleminin vücûdu lâzımdır. Halbuki nâmütenâhî olan vücûd-1 vâhid-i Hakk'ın muvâcehesinde, vücûdât-ı kesîrenin bi'l-istiklâl isbâtı kābil değildir. Binâenaleyh bu vücûd-1 vâhid-i hakîkî, mertebe-i letâfetden merâtib-i kesâfete tenezzül etmedikçe, âlem-i keserât tekevvün etmez. Nitekim bu hâle işâreten Ebu'l-Hasan Gûrî hazretleri سبحان من لطف نفسه فسماه حقا و كثف نفسه فسماه خلقا Ya'ni "Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell ve A'lâyı ki, Zât'ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât'ını kesîf kıldı, ona da halk dedi" buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber سبحان من اظهر الاشياء و هو عينها Ya'ni "Tenzih ederim o Zât-ı ecell ve a'lâyı ki, eşyayı ızhâr etti; halbuki o Zât-ı Ecell, eşyânın "ayn"ıdır" buyurur.
İmdi, vücûd-ı vâhid-i hakîkî evvelen suver-i ilmiyyesinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfât ve esmâsının sûretleri sâbit oldu. Esmâ-i ilahiyye ise, Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi mütekābildir; ve Hâdî isminin iktizâsı hidâyet olup, bu ismin mezâhiri mü'minlerdir. Mudill isminin iktizâsı da dalâlet olup, onun mezâhiri de kâfirler, fâsıklardır.
Bu suver-i ilmiyyeye "a'yân-ı sâbite" derler. Bunların bu mertebede vü-cûd-ı kesîf-i hâricîleri olmadığından Zât-ı Hak'dan ayrı olarak bir zuhûrları yoktur. Bundan sonra o vücûd-ı hakîkî, bu “a'yân-ı sâbite" hasebiyle gayriy-yet libâsına bürünerek, mertebe-i ervâha tenezzül etti. Ondan sonra yine bu suver-i ilmiyye hasebiyle "mertebe-i misâl"e ve ondan sonra da "esfel-i sâfi-lîn" olan "âlem-i şehadet"e tenezzül eyledi; ve "âlem-i şehadet”de zahir olan her bir vücûd-ı kesîf bir ism-i ilâhînin iktizâsına tabi' olup, onlardan bu ismin ahkâm ve âsârı galiben zuhûr etti; ve insan ise sûret-i ilâhiyye üzerine mah-lûk olduğundan cüz'î ve küllî bilcümle esmânın mazharı oldu. Fakat mazhar olduğu esmâ-i külliyyeden birisi onun "Rabb-i hâss"ıdır ve onu terbiye eder. Meselâ "Rabb-i hâss"ı "Mudill" ismi ise, cümle mevâtında onda gāliben bu ismin ahkâmı zâhir olur ve "Rabb-i hâss"ı “Hâdî" ismi ise, kezâlik onda gā-liben, bu ismin ahkâm ve âsârı zuhûr eder.
İmdi Tekvîn Kelâm'a ve Kelâm Kudret'e ve Kudret İrâde'ye ve İrâde İlm'e ve İlim, ma'lûma tâ'bîdir ve ma'lûm "a'yân-ı sâbite"dir. Ya'ni Hak ilm-i ilâhî-sinde sabit olmayan “şey"in zuhûrunu irâde etmez ve irâde etmediği "şey"e de kudreti taalluk etmez; ve kudreti taalluk etmeyen “şey" dahi mevcûd olmaz.
Vaktāki efrâd-ı insâniyye bu âlem-i kesîfde tekevvün etti, sûretleri i'tibâ-riyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân olmadıkça hakîkatlerini ve ma'nâlarını yekdîğerinden ayırmak mümkin olmadı. Bu maksadın husû-lü için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ "emr-i teklifi"sini tebliğ etti. Bi-nâenaleyh emir iki nevi' oldu. Birisi "emr-i irâdî" ve diğeri "emr-i teklî-fi"dir. "Emr-i irâdî", Hakk'ın ilmine müsteniden vâki' olan irâdesi, ya'ni su-ver-i ilmiyye mertebesinde Hak'dan lisân-ı isti'dâd ile, kendilerinin "Hâdî" veyâ "Mudill" isimlerinden birisine mazhariyyetini taleb edenler hakkında, o sûretle sübûtuna Hakk'ın iradesinin taallukudur. Diğeri de "emr-i teklî-fî"dir ki, bu âlem-i kesîfde her ferdin isti'dâd ve kābiliyyeti temeyyüz etmek için, peygamberler vâsıtasıyla vâki' olan teklîfât-ı şer'iyyedir. Bu hakāyıka nazaran kul, ezelde lisân-ı isti'dâd ile ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu âlem-i kesîfte de kezâ kul, irâde ve ihtiyârın, bu isti'dâdının sevkı ile fi-ilen isti'mâl edip, yine onu taleb etmiş ve Hak dahi kezâlik onu vermiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden kendisine vâki' olur. Bunların hey'et-i mecmûasını Hakk'ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; zîrâ vücûd-ı hakîkî Hakk'ındır ve kulun vücû- du bu vücûda muzâf olan bir vücuddur. O halde dâimâ Hakk'ın cebbâriyyeti altında zebûndur; ve mahlûkātın Hakk'ın cebbâriyyeti altında zebûn olmasının hikmeti de, gayriyyet libâsıyla zâhir olan insanların mevhûm olan varlıklarını, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ifnâ için, kemâl-i zilletle tazarru' ve niyâzları lâzım gelmiş olmasındandır.
626. Tazarru'umuz ıztırarın delili oldu; utanmamız da ihtiyarın delili oldu.
Ya'ni aczimiz ve tazarru'umuz, ihtiyârımız olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdânımızda azâb duyarak pişmân olmamız, irâde ve ihtiyârımız olduğuna alâmettir. Binâenaleyh hakîkatimiz nokta-i nazarından Hakk'ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz nokta-i nazarından fiilimizde muhtârız. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakîkatte zara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki mahâretimiz ve ihtiyârımız da inkâr olunamaz.
627. Eğer ihtiyarımız olmasa idi, bu utanma nedir ve bu teessüf ve hacâlet ve teeddüb nedir?
628. Üstadların çırakları men' etmesi ne içindir? Hâtırı, tedbirlerden çevirmek niçindir?
Ya'ni insanın ihtiyâr sahibi olduğunun alâmetlerinden birisi üstadların çıraklarını ve muallimlerin talebeyi ve mürşidlerin mürîdleri fenâ hareketlerinden men' etmesidir. Diğer bir alâmet dahi budur ki, meselâ insanın hâtırına bir iş hakkında bir tarz-ı hareket vârid olur; fakat düşünür, muhakeme eder, bu tedbîri fenâ bulup icrâdan vazgeçer. İnsanda ihtiyâr ve irâde olmasa, bunlar olmazdı.
629. Eğer sen, o cebirden gafildir; Hakk'ın ayı, onun bulutunda gizlenmiştir dersen;
Ya'ni eğer sen, kendisinde zâhiren ihtiyâr ve irâde gören o kimse, cebr-i hakîkîden gäfildir; çünkü Hakk'ın ay gibi apaçık olan sıfat-ı cebbâriyyetini, onun bulut gibi olan vücûd-ı kesîf-i zâhirîsi örtmüştür dersen; âtîdeki cevabı veririm.
630. Buna güzel cevab vardır; eğer dinlersen, küfürden geçersin ve dîne i'timâd [622] edersin.
625 numaradaki beytin şerhini zevkan anladın ise, Hz. Pîr'in âtîdeki cevâblarını da zevkan anlarsın ve o vakit, irâde-i cüz'iyyeyi inkârdan vazgeçersin; ve evâmir ve nevâhîden ibaret olan dînin lüzûmunu tasdîk edersin. Zîrâ din, irâde-i cüz'iyyeyi isbât ediyor.
631. Hastalık içinde olan, nedâmet ve tazarru'dur; vakt-i maraz bütün uyanıklıktır.
Ya'ni irâde-i cüz'iyyenin delîli, hastalık içindeki nedâmet ve tazarru'dur; zîrâ hastalık vakti insana uyanıklık hâli verir.
632. Sen hasta olduğun zaman, günahtan istiğfar ediyorsun.
633. Sana günahın çirkinliği görünür; yola rücû' edeyim diye niyet edersin.
634. Ahd ü peyman edersin ki, bundan sonra taatdan başka iş ihtiyar etmiyeyim.
635. İmdi bu mukarrer oldu ki, hastalık sana akıl ve intibah bahş ediyor,
Ya'ni, ey cebir mezhebine sâlik olan kimse, sen, bende bir şey yoktur; her neyi Hak murâd ederse, o olur; binâenaleyh ben efâl ve harekâtımda ma'zûrum dersin. Fakat bilfarz içkinin veya diğer bir fiil-i nâ-meşrû'un te'sîriyle hasta olduğun vakit, aklın başına gelir de cebrini unutur; ve eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmıyacağım diye nedâmet ve hasret ızhâr edersin. Bu nedâmet ve hasret bir meyl-i tabîîdir ki, mezhebine muhâlif olarak sana, sende bir irâde bulunduğunu ihtâr eder; ve bu meyl-i tabîî senin mezhebini tekzîb eder.
636. Binaenaleyh, ey aslı arayan, bu aslı bil ki, her kimin derdi varsa, o koku almıştır.
Ya'ni, ey asl olan sırr-ı kaderi nazar-ı i'tibâra alan ve bu sûretde kendisini ef'âlinde mecbûr addeden kimse, şu aslı dahi nazar-ı i'tibâre al ki, Allah Teâlâ kazâ ve kader hükmünü kullarından gizlemiştir. Bu gizlilik insanda bir derd ve elem peydâ eder. Binâenaleyh her kimin derdi varsa, o kimse cebr-i hakîkîden koku almış olur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz انا اعلمكم بالله و أنا اخشاكم من الله Ya'ni "Ben sizin en ziyâde Allah'ı bileninizim ve ben sizin en ziyâde Allah'dan korkanınızım" buyurdu.
637. Her kim ziyâde uyanık ise, ziyâde dertlidir. Her kim ziyâde vâkıf ise, yüzü ziyâde sarıdır.
638. Eğer onun cebrinden âgâh isen, hani senin tazarru'un? Hani [sana] cebbâriyet zincirinin görüşü?
Sırr-ı kaderin vücudundan âgâh isen, "Aman Allah'ım" diye yalvarman nerede? Boynunda cebbâriyet zinciri takılı olduğunu, eğer nazar-ı hakîkatle görüyor isen, kendini aciz görürsün. Muâmelâtında "Ben böyle yapıyorum; böyle yaparım; şöyle yaparım" diyemezsin, insaf et ey cebrî, sen böyle misin?
Resûl-i Ekrem Efendimiz ekserî zamanda يا مقلب القلوب و الابصار ثبت قلوبنا على دينك يا الله Ya'ni "Ey kalbleri ve basarları döndüren Allah'ım, bizim kalblerimizi dînin üzerinde tesbît et!" diye yalvarırdı. Hz. Enes dedi ki:" Ey Allah'ın Peygamber'i, biz sana ve senin getirdiğin şeye inandık. Sen bundan sonra da bizim üzerimize korkar mısın?" Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular: "Evet, muhakkaktır ki kalbler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onları istediği gibi çevirir."
639. Zincirde bağlı olan nasıl şâdî eder; habsin esîri olan ne vakit hürlük eder?
Sen mecburiyyet da'vâsında bulunduğun halde, hayât-ı dünyeviyyende keyifli bir halde imrâr-ı evkât ediyorsun; ve muâmelâtında tasarrufa kıyâm ediyorsun. Mâdemki cebr-i hakîkî altında bulunduğunu iddiâ ediyorsun, ni-çin hürce hareket ediyorsun? Fiilin kavlini tekzîb etmiyor mu?
640. Eğer sen ayağını bağladıklarını, senin üzerine pâdişâhın çavuşları oturduk- [632] larını görüyor isen;
641. O halde sen âcizlere çavuşluk etme; zîrâ o, âcizin tab'ı ve huyu değildir.
"Ayak bağı"ndan murâd, ilm-i ilâhîde abdin lisân-ı isti'dâd ile talebi üze-rine vâki' olan hükm-i ilâhîdir ki bu, kazâdır. "Pâdişâh"dan murâd, Hak Te-âlâ Hazretleri; “çavuşlar”dan murâd gerek sûretde ve gerek ma'nâda kazâ-yı ilâhîyi infâza me'mûr olanlardır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara المدبرات أمراً (Nâ-ziât, 79/5) [" Bir iş çevirenler"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Ya'ni, ey cebrî! Bu esâsâta hakîkaten îmânın var ise, hem kendinin ve hem de başka-larının âciz olduğunu bilirsin ve herkesin üzerinde âcizlerin şânından olma-yan tasarrufa kıyâm edemezsin; zîrâ sen âciz isen, başkalarının üzerinde hü-küm ve tasarruf etmek, bir âcizin tab'ı ve huyu değildir.
642. Mâdemki sen onun cebrini görmüyorsun; söyleme! Ve eğer görüyor isen, hani görmenin alâmeti?
Ya'ni sen Hakk'ın cebrini zevkan ve hâlen görmüyor isen, artık mecbûr olduğundan bahs etme; ve eğer görüyor isen, görmenin alâmeti kendini ve başkalarını âciz bilmektir; hani sende görmenin alâmeti var mı?
643. Meylin olan her bir işde, kendi kudretini açık görürsün.
644. Meylinin matlûbu olmayan her bir işde, bu Hak'dandır diye cebrî olursun.
Ya'ni, nefsine hoş gelen menhiyâtı icrâya koşar ve kudretini sarf edersin; fakat nefsine hoş gelmeyen evâmir-i ilâhiyyeyi terk edip, "Ne yapayım, bu be- nim için mukadderdir" dersin. Şu hâle nazaran senin bir ihtiyârın olduğu ve senin bu ihtiyârın, senin üzerine kazâ-yı ilâhîyi celb eylediği meydandadır.
645. Peygamberler dünya işinde cebrîdirler; kâfirler de âhiret işinde cebrîdirler.
646. Peygamberler için âhiret işi ihtiyarîdir; cahiller için dünya işi ihtiyarîdir.
Peygamberler ve peygamberlere tâbi' olanlar dünyâ işlerini zor ile ve istemiyerek yaparlar; çünkü yemede ve içmede ve nikâhta mevtın-i dünyâ ahkâmına tebaiyyet zarûrîdir; ve âhiret işlerini seve seve yaparlar. Kâfirler ise hayâtı, ancak hayât-ı dünyâdan ibaret bildiklerinden, dünyâ işlerini seve seve icrâ ederler ve âhiret işlerine asla yanaşmazlar; din ve âhiret sözlerini hurâfât addedip aslâ dinlemek istemezler. Binâenaleyh âhiret işi peygamberler ve onlara tâbi' olan mü'minler için ihtiyârîdir; ve kâfirler ve onların isrine tâbi' olan câhiller için dünyâ işleri ihtiyârî olmuş olur.
647. Zîrâ her bir kuş, kendi cinsi tarafındadır; o geriye ve can ileri ileri uçar.
Ya'ni her bir kuş kendi cinsi tarafına uçtuğu gibi, ten-i kesîf ahkâmına tâbi' olan küffâr ve cühelâ, Zât-ı Hak'dan uzak ve geri olan âlem-i kesîf-i dünyâ tarafına uçar. Ve rûh-i latîf ahkâmına tabi' olan enbiyâ ve mü'minler ise, Zât-ı Hakk'a karîb ve mertebe-i şehadet ve misâl âlemlerinden ileri olan, âlem-i latîf-i rûhâniyyet tarafına uçar.
648. Kafirler siccîn cinsi geldiklerinden, dünya zindanı için de hoş-âyîn geldiler.
"Siccîn", tabîat ve kesâfet-i unsuriyye âlemidir; kâfirlerdeki rûh dahi, hayvâniyyet mertebesinden ileri geçemediği ve binâenaleyh âlem-i kesâfet cinsinden bulunduğu cihetle, zulmânî bir zindan olan dünya için güzel rüsûm ve âdet olarak geldiler. Kâfirlerin dünyaya güzel rüsûm ve âdet olmaları, dünyâyı i'mâr ile meşgüliyetleri, dünyanın her bir hazzını ve zevkini yerine getirmeleri hasebiyledir. Dünyanın ma'mûriyyeti ise, dünya için bir hoş-âyîndir. İm-di küffâr Hak'dan ve âlem-i illiyyînden gafil olarak dünyayı şenlendirdiler.
649. Peygamberler illiyyîn cinsi olduklarından, illiyyîn tarafının cânı ve kalbi oldular.
Ya'ni peygamberler ve onların tâbi'leri, âlem-i kesâfet ahkâmında müstağrak olmayıp, âlem-i latîf-i ervâh ile münasebetdâr olduklarından, bu rûhâniyet âleminin cânı ve kalbi oldular ve bu âlemi şenlendirdiler.
650. Bu sözün nihayeti yoktur; fakat biz yine o kıssanın tamamını söyliyelim. [642]
Ya'ni "a'yân-ı sâbite" âleminden i'tibâren, her ferdin dünyadaki ve berzahdaki ve cennet ve cehennem-i cismânîdeki ahvâlini beyân etmeğe başlarsak, bunun nihâyeti gelmez; zîrâ bunu söylemek, tecelliyât-ı esmâiyye-i ilâhiyyeyi söylemektir; ve tecelliyât-ı esmâiyyenin nihâyeti yoktur; binâenaleyh kıssaya rücû' edip, itmâm edelim.
Vezîrin halveti terk etmekten mürîdleri nevmîd etmesi
651. O vezîr içerinden bağırdı ki: Ey müridler! Benden bu ma'lum olsun!
652. Ki Isa bana böyle i'lâm etti ki, bütün ehibba ve akrabadan infirad eyle!
653. Yüzü duvara çevir, yalnız otur ve kendi vücudundan dahi halvet eyle!
654. Bundan sonra söze izin yoktur; bundan sonra benim güft ü gû ile işim yoktur.
655. El-veda' ey dostlar, ben ölmüşüm. Yükü dördüncü felek üzerine götürmüşüm.
Ya'ni bir kimse öldüğü vakit, nasıl huzûzât-ı nefsâniyyeden bî-haber kalırsa, ben de bugün öylece huzûzât-ı nefsâniyyeye bî-gâne kaldım. Binâenaleyh mevt-i tabîî ve ıztırârîden evvel, mevt-i ihtiyârî ile öldüm; ve hayât-ı sûrînin esbâb ve levâzımını nefsin yedi mertebesinden, dördüncü mertebesine îsâl ettim. Nefsin dördüncü mertebesi "nefs-i mutmainne"dir ki, abd o mertebede "İrciî!" hitâb-ı ilâhîsine mazhar olur. Nitekim bu bâbdaki îzâh 576 numaralı beyitte geçti.
656. Tâ ki ateşe mensub olan feleğin altında odun gibi, renc ü meşekkat içinde yanmayayım.
Ya'ni insan "nefs-i mutmainne" makāmına gelmedikçe, nefsin arzûlarından mütevellid olan elem ve meşakkatler içinde yanar tutuşur. Zîrâ "nefs-i mutmainne" feleğinin altında "nefs-i mülhime" feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan hazz-ı rûhânî ve diğer taraftan hazz-ı cismânî mahrûmiyetlerinden müteessir olur. Bu feleğin altında "nefs-i levvâme" vardir. Sâlik bu mertebede hazz-ı nefsânî sâikasıyla mesâvîye ve maâsîye mübtelâ olur; sonra da nâr-ı nedâmet duyguları içinde yanar. Bunun altında "felek-i esfel" olan "nefs-i emmâre" vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esîr ve envâ'-ı âlâm ve ekdâra mübtelâdır. Binâenaleyh sâlik "nefs-i mutmainne" mertebesine gelmedikçe, azâb-ı nefsânîden kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabîatlıdır; kendi huzûzâtına aslâ doymak ve dolmak bilmez ve her an هل من مزيد (Kaf, 50/30) Ya'ni "Daha var mı?" na'rasını vurur.
657. Bundan sonra dördüncü göğün üstünde, İsa'nın yanında otururum.
Enbiyâ aleyhimü's-selâmın sülükleri "nefs-i mutmainne" mertebesinden başlar; ve bu mertebe nefsin yedi kat göğünden dördüncü gök ve felektir. Zîrâ enbiyâ ma'sûmdurlar ve maâsîden ısmet ise ancak "nefs-i mutmainne" mertebesinde hâsıl olur.
Cenâb-ı Pîr, vezîrin lisânından bu hakîkate işâret buyururlar.
Vezîrin her bir beyi ayrı ayrı velîahd yapması
658. Ondan sonra o beyleri çağırdı, her birine gizlice birer birer söz söyledi.
659. Her birine dedi ki: Dîn-i Isevi'de Hakk'ın naibi ve benim halîfem sensin.
660. Ve o diğer beyler senin tabi'lerindir. İsâ, hepsini senin taraftarın yaptı.
661. İsyan eden her bir beyi tut; ya öldür, yahut onu esîr et!
662. Fakat ben diri oldukça bunu söyleme; ben ölmedikçe bu riyaseti isteme!
663. Ben ölmedikçe bunu fâş etme; şahlık ve istîlâ da'vâsını etme!
664. İşte bu risâyet ve Mesîh'in ahkâmını, ümmete birer birer açık olarak oku!
665. O her beye ayrıca böyle dedi: Dîn-i Hak'da senden başka nâib yoktur.
666. O her birini birer birer izzetledi; ona her ne söyledi ise, buna da söyledi.
667. O her birine bir risale verdi; mazmunca her biri, diğerinin zıddı idi.
668. O risalelerin metni "ya"dan "elif"e kadar olan harflerin şekli gibi muh-telif idi.
Hîlekâr vezîrin yazdığı risâlelerin münderecâtı, merâtib-i sülük nokta-i na-zarından muhtelif olmakla beraber doğru idi; fakat bu ihtilaf, "elif"den "ya" harfine kadar sırasıyla gelen ihtilaf-ı şekl-i hurûf gibi değil, belki "ya" harfin-den başlayıp "elif"e kadar tersine giden şekl-i hurûfun ihtilafı gibi idi. Binâ-enaleyh bu vasâyâ da tersine idi.
669. Bu risalenin hükmü, onun hükmünün zıddı idi; bundan evvel o zıddı be-yan ettik.
On iki beye, on iki risâle yazıp, her birine nasıl yekdiğerine zıd olan ma'nâ-ları derc etmiş olduğunu evvelce beyan ettik. (471 numaralı beyitten i'tibâren bu ihtilaf îzâh edilmiştir.)
Halvette vezîrin kendisini öldürmesi
670. Ondan sonra diğer kırk gün kapıyı kilitledi; kendini öldürdü ve kendi vü-[662] cudundan kurtuldu.
671. Vaktaki halk, onun ölümünden âgâh oldu, onun mezarının başı kıyamet yeri oldu.
672. Halk onun uğrunda saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak, onun mezarı üstünde,
673. O kadar toplandı ki, Arabdan ve Türkden ve Rumdan ve Kürdden o adedin sayısını da Hak bilir.
674. Onun toprağını başlarına saçtılar, onun derdini, canlarının dermânı gördüler.
Bu beyt Ankaravî nüshasına göre böyledir ve kāfiyesi doğru değildir. Hind nüshalarında ikinci mısra' درد او دیدند درمانهای خویش Ya'ni "Onun derdini, kendi dermanları gördüler" sûretindedir. Bir nüshaya göre de درمان جای خویش Ya'ni "dermân mahalli gördüler" vâki'dir.
675. O halâyık onun kabrinin başı üzerinde bir ay, iki gözünden kana bir yol açmış idi.
Ya'ni Îsevîler ona kemâl-i muhabbetleri sebebiyle onun mezarı üzerinde bir ay ağlıyarak, kanlı yaşlar döktüler.
طلب کردن امت عیسی علیه السلام از امرا که ولی عهد از شما کدامست "Îsâ (a.s.) ümmetinin, sizden hangisi velîahddır?" diye ümerâdan suâl etmesi
676. Bir aydan sonra halk dediler ki: Ey büyükler, emîrlerden onun makāmı üzerinde nişan kimdir?
677. Tâ ki onun yerine onu imam tanıyalım; eli ve eteği onun eline verelim.
678. Zîrâ güneş gitti ve bize yara açtı. Onun makāmına çerağdan başka çâre olmaz.
Ya'ni, güneş gibi olan vezîr gitti ve bize firâkı ile yara açtı; karanlıkta kaldık; artık onun yerine bir çerâğ ve ışık gibi olan halîfesini tanımaktan başka çare yoktur.
679. Vaktaki yarin visali göz önünden gitti; bize ondan yadigar olarak bir na- ib lazımdır.
680. Vaktaki gül geçti ve gülşen harab oldu, gülün kokusunu kimden buluruz? [672] Gül suyundan.
681. Mâdemki Huda ıyâne gelmez; bu peygamberler Hakk'ın naibidirler.
Ya'ni Hak Teâlâ Hazretleri'nin Zât'ını zâhir gözüyle görmek mümkin olmadığından, O'nu ve O'nun sözlerini, kendisinin mezâhir-i esmâ ve sıfatı olan ve bu i'tibâr ile kendisinin nâibi bulunan peygamberlerden görür ve işitiriz.
682. Hayır, yanlış söyledim. Zîrâ menûb ile nâibi eğer iki zannedersen, güzel değil, çirkin olur.
Ya'ni nazar-ı hakîkatte eşyâ Hakk'ın vücûd-ı latîfinin tenezzülünden ve bi-hasebi'l-esmâ taayyününden husûle gelmiş olduğundan, menûb olan Hak ile, nâib olan peygamberleri birbirinden ayrı ve iki görmek, ayn-ı cehildir; ve cehil ise bittabi' güzel değil, çirkin bir şeydir.
683. Hayır, sen sûret-perest oldukça, iki olur; sûretten kurtulan kimsenin önünde bir olur.
Ya'ni nâib ile menûb, hakîkatte birdir; fakat eğer senin nazarında sûret-i kesîrenin vücûdu ve kıymeti var ise, bunlar ayrı ayrı olup ikidir. Fakat ba-sar-ı basîretinden şaşılık kalkmış ve hakîkat-ı vücûdu müşâhede etmiş isen, elbette o ikiyi bir görürsün.
684. Sen sûrete baktığın vakit, gözün ikidir; sen gözden çıkan onun nûruna bak!
Ya'ni senin sûret i'tibâriyle iki tâne gözün vardır; fakat onlardaki nûr-i rü'yet birdir; görmek husûsunda iki göz birleşir, biri başka biri başka görmez.
685. Bir adam, onun nûruna nazar attığı vakit, her iki gözün nurunu fark edemez.
Ya'ni bir kimse bir adamın zâhirdeki iki gözüne bakıp da, nûr-i rü'yetin sağ veyâ sol gözle mi, veyâ her ikisi ile mi vâki' olduğunu fark edemez; çün-kü gözler sûrette iki ve fakat ma'nâda müttehiddir.