İçeriğe atla

در بیان آنکه لا نفرق بین احد من رسله . . . الخ

15. bölüm / 56 · 1017 kelime · ~6 dk okuma

686. Eğer bir mahalde on mum hazır olsa, her birisi sûrette o birinin gayri olur.

687. Nûruna teveccüh ettiğin vakit, şübhesiz her birinin nûrunu tefrîk etmek mümkin değildir.

688. Eğer sen yüz elmayı ve yüz ayvayı sayarsan, sıktığın vakit bir olur; yüz kalmaz.

689. Ma'nalarda taksîm etmek ve saymak yoktur; ma'nalarda parçalamak ve ayırmak yoktur.

690. Yârin, yârân ile ittihadı hoştur; ma'na ayağını tut! Sûret serkeştir.

[682] "Yâr"dan maksûd Hak'dır; "yârân"dan murâd tarîk-ı Hakk'ın sâlikleridir. "Ma'nâ"dan murâd mertebe-i vahdetdir. "Ma'nâ ayağı"ndan murâd rûhdur; zîrâ mertebe-i vahdetde istiğrâk, idrâk-i rûhîden dahi kurtulduktan sonra olur. "Sûret"den murâd taayyünât-ı mülkiyye ve melekûtiyyedir.

691. Serkeş olan sûreti renc ile eritici et; tâ ki onun altında hazîne gibi olan vahdeti göresin.

Âlem-i sûret, âlem-i ma'nâya galebe edip onu örttüğü ve kendi hükmünü ızhâr ettiği cihetle serkeştir; binâenaleyh âlem-i ma'nâyı idrâk kasdıyla ilim ve ma'rifet tahsîli ve ibâdet ve riyâzet ve mücâhede zahmetlerine katlanarak, o serkeş olan sûreti basar-ı basîret önünde eritip zebûn bir hâle koymalı ki, o basar-ı basîret ile sûret binâsının altında medfûn olan hazîne-i vahdeti göresin. İşte bu yol, kesb yoludur.

692. Eğer sen eritemezsen; muhakkak O'nun inayetleri eritir. Ey (sâlik) benim gönlüm onun mevlâsıdır.

Ey sâlik, eğer sen, o serkeş olan sûreti nazarından eritmek ve izâle etmek esbâbına teşebbüs husûsunda âciz kalırsan, sakın Hak'dan ümîdini kesme, kerîm olan Hakk'ın inâyetleri muhakkak bir cezbe ile eritiverir. Bu tarîk dahi cezbe ve vehb-i ilâhî yoludur. Benim gönlüm onun inâyetinin bendesidir. Bu beyt-i şerîfde ای دلم مولای او ibaresindeki “mevlâ" kelimesi, bende ma'nâsına olduğuna göre îzâh edildi. "Efendi" ma'nâsına olduğuna göre "o" zamîri, sûret-i serkeşe râci' olup, ma'nâ böyle olur: Ey mürîdim, sen sûreti eritemezsen, Hakk'ın inâyetleri eritir; benim gönlüm sûret-i serkeşin bendesi değil, efendisidir. Bu ma'nâya göre Cenâb-ı Pîr, kutbiyyetlerine işaret buyururlar; zîrâ kutb-ı âlem sûretde mutasarrıftır. Alem-i sûrete nâzil olan füyûzât-ı ilâhiyye ve inâyât-ı rabbâniyye, kutb-ı zamânın kalb-i şerîfinden tevzî olunur. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrinde buyururlar: "Ey sâlik, senin emrinden fâriğ değilim; dâimâ fa'âlim; zîrâ seni lahza lahza yükseltirim. Zât-ı pâkimin ve saltanatım güneşinin hakkı için seni bırakmam; lutf ile kaldırırım. Şuââtımla senin yüzünü nûrlandırırım; başını mağfiret parmağının onuyla kaşırım."

693. Gönüllere kendisini gösteren de O'dur; dervişin hırkasını diken de O'dur.

Gerek kesbî ve gerek vehbî olan tarîklerde sâliklerin kalb gözlerine vech-i vahdeti gösteren Hak'dır ve sıfât-ı nefsâniyye dikenlerine takılarak dervişin yırtılmış olan hırka-i tekrîmini dikip وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) [ “Biz hakîkaten insan oğlunu şan ve şeref sahibi kıldık"] makāmına oturtan da O'dur.

694. Münbasıt idik ve hep bir cevher idik. O başta hep, başsız ve ayaksız idik.

695. Güneş gibi bir gevher idik. Su gibi düğümsüz ve sâfî idik.

Fezâ-yı bî-nihâyede Hak Teâlâ nefes-i rahmânîsini tenfis buyurduğu vakit, hepimiz inbisât hâlinde bulunan bu nefesde bir cevher idik. Ehl-i hey'et bu nefese "sehâb-ı muzî" derler; ve bu âlemin mebdei olan bu nefesin içinde hepimiz elsiz ve ayaksız, ya'ni sûretsiz idik. Hepimiz güneş gibi ziyâdâr olan bir gevher idik. Düğümler gibi olan bu taayyünlerimiz ve süretlerimiz yok idi ve bu güherde müstağrak olup su gibi sâf ve şeffaf bir halde idik. Nitekim Fu- sûsu'l-Hikem'de "Fass-1 Îsevî"de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu hâle bu beyit ile işaret buyururlar: "Nefes-i Rahmânî'nin “ayn"ında olan her şey; gece karanlığın âhirindeki ziyâ gibidir." Bu beyt hakkında fakîrin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığı şerhde îzâhât-ı lâzime arz edilmiş olduğundan, tatvîlden ictinâben, burada o îzâhâtdan sarf-ı nazar olundu.

696. O hâlis nûr, vaktaki sûrete geldi, kubbenin gölgeleri gibi taaddüd etti.

Ya'ni, vaktāki vücûd-ı mutlak dahi dediğimiz o nûr-i hâlis ve Zât-ı baht sıfat ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letâfetden mertebe-i kesâfete bi't-tenezzül âlem-i sûrete geldi; kubbenin gölgeleri gibi muhtelif vaz'iyyet ve şekillerde görünüp, sayıldı ve kubbeden ayrı şeyler gibi zâhir oldu.

Bu beyt-i şerîfde esmâ ve sıfât âlemi "kubbe"ye ve onların taalluk ettikleri mezâhir, ya'ni suver-i kesîfe-i âlem "gölge"lere teşbîh buyrulmuştur. Bu babdaki tafsîlât 610 ve 625 numaralı beyitlerin îzâhında geçti.

697. Bu ferîk arasından fark gitmek için, mancınıktan kubbeyi yıkınız!

Ya'ni vücudun mebdei ile bu tayyünât ve suver-i âlem arasındaki ayrılık zâil olmak için ilim ve ma'rifet mancınıkından attığınız nazar-ı zekâ mermileriyle, esmâ ve sıfat kubbesini yıkınız ki, basar-ı basîretinizin önünde müsemmâ ve mevsûf olan o nûr-i hâlis ve Zât-ı baht ve vücûd-ı mutlak kalsın.

Zîrâ âlem-i keserât ancak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye îcâbâtındandır ve esmâ ve sıfat-ı ilâhiyye olmasa, aslâ âlem-i keserât zuhûra gelmez idi.

698. Ben cidd ve cehd cihetinden bunun şerhini söyler idim; fakat korkarım ki bir hatır kaymasın.

Ya'ni vücûd-ı mutlakın tenezzülâtını ve esrârını ve vahdet-i vücûdu kemâl-i cidd ve cehd ile açık bir sûretde şerh ederdim; fakat okuyacak olanla- rın kuvvet-i zekâları bir değildir. Korkarım ki iyi anlıyamazlar. Kimi, biz artık işin hakikatını anladık, binâenaleyh her şey Hak olunca kim kime ibâdet edecek; namaza, oruca ne lüzûm var? Bunlar bu hakāyıkı anlamayanlara mahsûsdur, diyerek şerîatı ta'tîl ederler ve yanlış hükümler ile Hakk'a iftirâ ederler. O vakit وَمَنْ أَظْلَمُ مَمَنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كذبًا (En'âm, 6/21) ["Kim Allah'a karşı yalan sözlerle iftirâ edenlerden daha zâlimdir?"] âyet-i kerîmesine mâsadak olur; ve kimi hubb-i dünya için da'vâ-yı irşada kıyâm eyler; velhâsıl birçok fenâlıklar ve dalâletler zuhûra gelir.

699. Nükteler keskin çelik kılıç gibidir; eğer siperin yoksa geri kaç!

Ya'ni vahdet-i vücûd nükteleri keskin çelik kılıca benzer; eğer senin bu kılıca karşı siper gibi olan kuvvet ve zekân ve isti'dâdın yoksa, ya'ni bunları dinlediğin vakit, havsalan almıyor ve zihnin karışıyor ve ne yapacağını bilmez bir hâle geliyor isen, kaç, dinleme!

700. Bu elmas kılıcın önüne sipersiz ve kalkansız gelme; zîrâ kılıcın kesmekten hayası olmaz.

701. Bu sebebden ben kılıcı, kın içine koydum; ta ki eğri okuyan, hilaf üzere okumasın.

Ya'ni vahdet-i vücûd esrârında zihinler kayıp dalâlete düşmemek için bu kılıç gibi olan o esrârı bu Mesnevî'de hikâyât kılıfları içine koydum; tâ ki yanlış okumağa müstaid olanlar, benim murâdıma muhâlif olarak okumasın.

702. Zîrâ bu muktedâdan sonra kıyam edip, onun makamına bir naib isteyen doğrular cem'inin vefâdarlığından dolayı hikâyenin tamamlığına geldik.

Îsevîlere muktedâ ve imam olan bu yahûdi vezîrin vefâtından sonra hep birden ayağa kalkıp, onun yerine bir naib ve halîfe isteyen, hulûs sâhibi ve kalbleri doğru olan ümmet-i Îsâ (a.s.) kitlesinin vefâdarlığı sebebiyle artık biz bu hikâyeyi bitirmeğe müteveccih olduk.