Pâdişâhın Ayaz'a "Bu hükmü çabuk fasl et ve muntazır tutma ve deme ki, aramızda günler vardır; intizâr mevt-i ahmerdir" diye ta'cîl-i emr etmesi ve Ayaz'ın şâha cevâb söylemesi.
1. bölüm / 51 · 1292 kelime · ~7 dk okuma
2134. Dedi: "Ey şâh, cümle ferman senindir. Güneşin vücuduyla beraber yıldız fânîdir!"
Ya'ni, "Vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde vücûd-ı mecâzî ve izâfinin hükmü yoktur. Nitekim güneş doğduğu vakit yıldızların ziyası görünmez olur."
2135. "Zühre ya Utârid ya şihab kim olur ki, o güneşin önünde dışarıya çıksın!"
"Ayaz"dan murâd, abd-i mahz mertebesinde ve kutbiyet makāmında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutb her asırda bir olur. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif olan خود جهان آن يك كسست او آگهست هر ستاره بر فلك جزء مهست ["Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] beytinde ve IV. cildin 3695 numaralı beytini ta'kîb eden sürh-i şerîfde bu kutub hakkından îzâhât verilmiştir. Evvelki beyitte "güneş"ten murâd, zât-ı Hak ve "yıldızlar"dan murâd, umûm evliyâdır. Bu beyitte "Zühre"den murâd, kutb-ı zamandır. Zîrâ ilm-i nücûma göre pâdişâhlar Zühre seyyâresine mensûbdur; ve kutb-ı zamân ise cihânın şâh-ı ma'nevîsidir. Ve "Utarid"den murâd, kutbun mâdûnu olup ehl-i tasarruf bulunan evliyâdır. Zîrâ ilm-i nücûma göre ehl-i kitâbet ve ehl-i dîvân Utarid'e mensûbdur. Ve "şihâb"dan murâd onların mâdûnu olan evliyâ-i sâiredir. Füyûzât-ı rabbâniyye bunların cümlesine kutb-ı zaman vasıtasıyla tevzî' buyrulur. Şu hâlde bu iki beyt-i şerîf birinci beytin tafsîli olur. Ya'ni tecellî-i zâtî-i Hak muvâcehesinde ne kutb-ı zamânın ne de sâir evliyânın tasarrufu kalmaz.
2136. "Eğer eski libasdan ve postekiden geçe idim ne vakit böyle melâmet tohumunu eker idim?"
Ya'ni, "Nutfe ve kandan ibaret olan asl-ı süflîme nazar etmek ve sûretle mukayyed olmak mertebesinden geçe idim, melâmet tohumunu ekmemiş olurdum; ve benim bu hâlim halkın levmine sebeb olmaz idi."
2137. Yüz hayale mensub olan hasûd arasında odanın kapısını kilitlemek neydi?
"Birçok hayale kapılmış olan hasedçiler ve sûretle mukayyed olan cismânîler arasında, bu cisim odasının kapısı olan ağzımı kilitlemek ve kapamak ve onların levmine karşı sükût etmek ne idi?" Zîrâ ben sükût ettikçe o nefsânî kimseler benim cismimin odasında hîle ve desâis gizlenmiş olduğunu zannettiler. Ma'lumdur ki, her zamanda bu gibi kâmiller hakkında hasûdların sû'-i zanları vardır. Ezcümle cenâb-ı Pîr efendimiz Haleb'de Halaviye Medresesi'nde bulundukları vakit oradaki talebe-i ulûm, müderris Kemâleddin b. Adîm'e o hazret aleyhinde fenâ fiiller isnâd etmişler idi. Tafsîli fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da münderiçtir.
2138. Onlardan her biri kuru kerpiç arayıcı olarak ırmak suyunun içine el sokmuş.
"O hasûdlardan her biri maârif-i ilâhiyye ırmağı ve tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan benim kalbime kuvve-i vâhimelerinin elini sokup kuru kerpiç mesâbesinde olan nefsânî sıfatları ararlar."
2139. İmdi ırmak içinde kuru kerpiç ne vakit olur? Bir balık suya re vakit âsî olur?
Bu beyt-i şerîfde sıfât-ı nefsâniyye hem kuru kerpice hem de balığa teşvîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan kalb-i kâmilde kuru kerpiç mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye bulunur mu? Balık gibi olan evsâf-ı nefsâniyye akıp gelen tecelliyât-ı rabbâniyye ve sıfât-ı ilâhiyye suyuna karşı nasıl isyân edip kendi halini ve şânını gösterebilir?"
2140. Ben miskin üzerine cefâ zannı tutarlar ki benden vefâya utanma gelir.
"Huzûr-ı ilâhîde benim gibi bir abd-i mahz ve fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan kimsenin kalbinde kendilerine karşı cefâ ve zulüm duygusu mevcûd olduğunu zannederler. Halbuki benim mayamda ve tab'ımda bilcümle mahlûkāt-ı ilâhiyyeye karşı olan şefkate nazaran "vefa" denilen hâl, benim bu cibilliyet-i asliyyemden utanır." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında şöyle buyururlar: "Benim bir huyum vardır ki benden hiçbir kimsenin gönlü kırıldığını istemem. Birtakım kimseler, semâ' esnasında kendilerini bana çarparlar ve yârânın ba'zıları da onları men' ederler; o bana hoş gelmez; ve yüz def'a demişimdir ki, benim için kimseye bir şey söylemeyiniz, ben ondan râzıyım o benden râzı ilh..."
2141. Eğer bir nâmahremin zahmeti olmasa idi vefâdan birkaç kelimeyi açık söyler idim.
Eğer irfân-ı Muhammedî'ye nâmahrem olan hasûdlardan herhangi birinin kalbine zahmet ve elem vermiş olmak mütâlaası olmasa idi ahd-i ezelîye karşı vefâ etmek ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söyler idim. Fakat meftûr olduğum şefkat mûcibince kimsenin kalbini incitmek istemem."
2142. Mâdemki bir cihan şübhe ve işkâl isteyicidir, biz de sözü kabuğun dışarısına sürelim.
"Cihânî"deki "ya", tenkîr için olmak münasibdir; ve bundan murâd, ma'nâya nâmahrem olan kıyl ü kāl ehlidir. Ya'ni, mâdemki bir kıyl ü kāl cihânı ve dedikodu âlimleri bahis ve münâzara için sözde şübhe ve işkâl bulunmasını isterler, biz onların dedikodusuna mahal olmak için sözü ceviz kabuğu mesâbesinde olan cismâniyet âleminin dışarısına sürelim. Ashâb-ı kıyl ü kāl anlamasınlar ve sözümüz erbâb-ı zevk ve vicdâna münhasır kalsın. Ba'zi nüshalarda چون جهان پر شبهت و اشکال جوست حرف میرانیم ما بیرون زپوست Ya'ni "Mâdemki cihân şübhe ve işkâl arayıcı doludur, biz sözü kabuktan hârice sürelim" demek olur. İki ma'nâca bir fark yoktur.
2143. Eğer sen kendini kırarsan bir iç olursun. Bir latîf için destanını dinlersin.
Ey ma'nânın tâlibi, senin cismin ve tenin kabuk ve rûhun içtir. Eğer sen kendi cismâniyet ve teninin tantanası ve mevhûm olan varlığını kırıp latîf olan rûhun sıfatıyla kalırsan o latîf için ve rûhun destânını dinlersin ve onun ahvâl-i latîfesini görürsün.
2144. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?
Ya'ni, rûhların bu âlem-i kesâfetteki sesleri cisimlere taalluku vâsıtasıyla olur. Zîrâ cisim rûhun bu âlem-i kesâfette bir âletidir ve çıkan ses dahi bu âlem-i sûretle alâkadardır ve onun muktezâsına tâbi'dir. İç olan rûhun kendi hâl ve şânına münasib değildir. Zîrâ rûhun hâl ve şânına münasib olan beyân bu âlem-i kesâfete sığmaz. Nitekim cevizlerin sesleri kabukları vasıtasıyla çıkar. Ceviz içinin ve içteki yağın kendilerine mahsûs olan sesleri duyulmaz.
2145. Bir avâz tutar, kulağa layık değil; onun avâzı akıl kulağında gizlidir.
Evet, cevizin içinin ve yağının dahi kendilerine mahsûs olan sesleri vardır. Fakat kabuğun sesi gibi zâhir kulağıyla duyulmaz; onların sesini akıl kulağı duyar. Bunun gibi ruhun dahi kendine mahsûs sesi vardır. Fakat cisim kulağı onu duyamaz, o ses akıl kulağında gizlidir. Nitekim Hz. Pîr bu ma'nâyı Dîvân-ı Kebîr'lerindeki iki beyt-i şerîfde şöyle îzâh buyururlar:
Tercüme ve îzâh: Benim bu cismimden zâhir olan nefesten birçok ateş parlar. Harf ve savt ile zâhir olan fânî sözümden ne çok bekālar kaynar. Zîrâ akıllar o zâhirî kelâmdan rûhumun seslerini duyar. Evet benim zâhirî olan sözlerim cisim kulaklarına erişir, fakat cismânîlerden hiçbir kimseye benim canımın na'raları ve sesleri vâsıl olamaz.
2146. Eğer içe mensub latif avâzı olmasa idi kabuğa mensub avâzın jağjağını kim dinler idi?
Ey dinleyici, eğer insanın sözünü dinliyor isen onun kelâmında rûhundan ve içinden gelen ma'nâ için dinliyorsun. Yoksa cismin sadâsı ceviz kabuğunun sadâsı gibidir. O ses dinlenir bir şey değildir. Nitekim hayvanların bağırmasını dinlemekten ne zevk olur?
2147. Onun jağjağına ondan dolayı tahammül ediyorsun, tâ ki sakinler gibi olan bir mağz üzerine çarpasın!
“Jağjağ”, kabuklu cevizlerin yekdiğerine temâşından hâsıl olan seslerdir. Ya'ni, cisimden zâhir olan kelâmı dinlemeye tahammülün cisme taalluk eden ve sâkitler gibi duran bir rûhun ve bir için hâline vâkıf olmak ve o kelâm vâsıtasıyla o cismin rûhundan gelen ma'nâyı idrak etmek içindir.
2148. Nice bir zaman dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi âb-ı hayatın mahremi ol!
Ey tâlib-i ma'rifet, birçok zaman ceviz jağjağı mesâbesinde olan âlem-i cismâniyyete âid sözleri söyledin ve dinledin. Bundan sonra birçok zaman dahi bu nevi' dedikoduları bırak ve dinleme! Rûhunun sıfatına müteveccih ol! Ondan sonra ma'rifet-i ilâhiyye âb-ı hayatının dudak ve ağız gibi mahremi ol! “Nûş” kelimesinin diğer ma'nâları da vâriddir ki, şunlardır: Tatlı, âb-ı hayât, dirilik, tiryak, bal.
2149. Ne kadar nazım ve nesir söyledin sırrı fâş ettin. Efendi bir gün tecrübe et, dilsiz ol!
Bu beyt-i şerîf cem'u'l-cem' makāmına vâsıl olmazdan evvel dirâyet ve zekâvet sâyesinde ehl-i tasavvufun kelâmlarını okuyup nazım ve nesir vâdîlerinde hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden bahseden kimselere hitâbtır. Ya'ni, ey efendi, sen vâsılların kelâmlarını okuyup dinledin, dirâyetin ve zekâvetin sayesinde onlardan anlayabildiğin birtakım esrârı lisânındaki kuvvet vâsıtasıyla fâş ettin. Fakat bunların hakîkatine vâsıl olamadın ve ruhunu müdrik olamadın. Binâenaleyh bunlar senin varlığının ve gurûrunun sermâyesi oldu. Bundan sonra da biraz sus ve sükûtu tecrübe et ve dilsiz ol ki ruhunun ağzıyla hakîkat âb-ı hayatını içesin.