"Bu kadar zaman güft ü gûyu tecrübe ettik, bir müddet de sabrı ve sükûtu tecrübe edelim!" sözünün takrîrinde hikâyedir
2. bölüm / 51 · 984 kelime · ~5 dk okuma
2150. Ne kadar acı ve keskin ve tuzlu ve kabız pişirdin. Bu bir kerre de im- [2150] tihanı tatlı pişir.
Ey âlim-i zâhirî ve vâiz efendi, şimdiye kadar kürsüler üzerinde nâsa birçok acı ve müessir ve tuzlu ve akıl ve fikri buruşturucu sözler söyledin; ve bu hâl içinde nefsini tecrübe ettin. Nefsânî sıfatlardan kendinin kurtulamadığını gördün. Bu bir kerre de tatlı bir tecrübe olan sükût ile nefsini tedkîk et! "Gezz", kābız ve buruşturucu demektir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (kuddise sırrıhû):
Bugün bir meclise vardım, oturmuş pend eder vâiz Okur açmış kitabını, bu halkı ağlatır vâiz İki bölmüş cihân halkın, birini cennete salmış Eliyle kürsüden birin tamuya sarkıtır vâiz Çıkar âteşler ağzından yakar şeytân-ı mel'ûnu Sanasın yedi tamunun azabı kendidir vâiz Tamuya şöyle doldurmuş, içinde yok duracak yer Ona yerleştirir halkı, aceb hizmettedir vâiz
2151. O bir kimseye kıyamette intibah cihetinden elbette kara günah-nâmesi gelir.
Dünyadaki amellerin sırları ve iç yüzü zâhir olan kıyamet gününde hayât-ı dünyeviyyesinde yaptığı işlerin mâhiyetine âgâh olmak için bir kimsenin eline kara günah-nâmesi ve amelinin defteri gelir.
2152. Ta'ziye-nâmeler gibi başı kara. Nâmenin metni ve hâşiyesi ma'siyetler dolu.
"Ta'ziye-nâme", bir musîbete dûçâr olan kimseyi sabır ve tahammüle teşvîk için yazılan mektûbdur ki, ekseriyâ baş tarafında ve kenarlarında kara çizgiler olur. "Hâşiye", mektûb ve kitâb kenârına yazılan yazı.
2153. Onun nâmesi, dârü'l-harb kafirlikten dolu olduğu gibi, baştan başa her fisk ve ma'siyet idi.
O kimsenin amel defteri harb yeri nasıl ki küfür ve inâddan dolu ise, baştan başa hep emr-i ilâhî hâricine çıkmak ve günah ile dolu idi.
2154. Öyle murdar vebal dolu olan nâme sağ ele gelmez, sol elde zahir gelir.
Zîrâ sağ elde, sol el üzerine bir fazîlet-i tabîiyye vardır. Meselâ bir çocuk harekete başladığı ve bir şey tutmaya başladığı vakit evvelâ sağ eliyle tutmaya başlar. Solaklar müstesnâdır ve istisnâ kāide değildir.
2155. Muhakkak burada da kendi nâmeni gör! O sol ele mi yahud sağ ele mi lâyıktır?
Ey halka nasîhat eden efendi, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi kendi amelinin defterini gör ve tedkîk et, sağ el ile mi, yoksa sol el ile mi tutulmaya lâyıktır. Ma'lûmdur ki insan kirli ve murdar bir şey tutmak mecbûriyetinde kaldığı vakit bir sevk-i tabîî ile sol elinin parmak uçlarıyla tutup kaldırır.
2156. Dükkânda sol çizme ve sol pabuç dahi vardır. Tecrübeden evvel onun o sol olduğunu bilir misin?
İnsan sağına ve soluna lâyık olan ayakkabılarını kunduracı dükkânında tedkîk ve tecrübe ettikten sonra bilir. Sen dahi bu amel dükkânı olan dünyâda amellerinin ve efâlinin sağına mı yoksa soluna mı lâyık olduğunu tedkîk ederek bilebilirsin. Bu beyt-i şerîfde حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Muhasebe olunmazdan evvel kendi nefsinizi muhasebe edin!" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.
2157. Mâdemki doğru olmayasın bil ki solsun. Arslanın ve maymunun na'rası zahirdir.
"Kepî", maymun dedikleri hayvandır. Ey âlim-i zâhirî, mâdemki Hak yolunda doğru olmayasın, halka her an va'z ve nasîhat etsen yine solsun ve ashâb-ı şimâldensin ve defter-i a'mâlin karadır ve halka söylediğin sözler taklîden söylenmiş sözlerdir. Zîrâ hakîkat arslanı olan ehlullâhın sözleriyle insanları taklîd eden bir maymun gibi olan ulemâ-i mukallidenin sözleri bellidir. Zîrâ insân-ı kâmilin sözleri sâmi'lerin canlarına işler ve kalblerini yakar. Fakat mukallidlerin sözü bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar, aslâ te'sîri olmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz buyururlar. Mısra': "Şu bir söz ki candan dışarı çıkar, şübhesiz gönülde oturur".
2158. O ki gülü mahbub ve güzel kokulu eder, O'nun fazlı her solu sağ eder.
Ey nefsânî olan efendi, me'yûs olup Hak'tan ümîdini kesme! Zîrâ kara topraktan gülü çıkarıp mahbûb ve güzel kokulu yapan Hak Teâlâ hazretlerinin fazl ve inâyeti, solları da sağ yapar.
2159. Her bir sola sağlığı O verir; cârî olan suyu taşa O verir.
İkinci mısra'da sûre-i Mülk'te olan فَمَن يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk, 67/30) ya'ni "Akıcı olan suyu kim getirir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: “İnâyete hükmetmek mümkin değildir. Bu göz sağ ve bu göz sol. Zâhiren ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Yevm-i cum'a dahi böylece eyyâm-ı mütebâkıyeden efdal oldu. Nitekim buyrulmuştur : ان لله ارزاق كتب له في اللوح فاليطلبها يوم الجمعة Ya'ni "Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde muharrerdir. İmdi o rızıkları cum'a günü taleb et!" Şimdi yevm-i cum'a eyyâm-ı sâirenin etmediği ne hizmetleri etti? Amma Hak Teâlâ inâyetini ona edip bu şerefi ona muhtas kıldı.
2160. Eğer sol ise onun hazreti ile doğru ol; tâ ki onun lütuflarının kudretini göresin!
"Dest-i bürd", galebe ve kudret ve ni'met ve devlet ma'nâlarınadır (Bahâr-ı Acem). "Hazret", yüz yüze olmak ve mukābil bulunmak ma'nâlarına. Ya'ni, eğer sen ameline bakıp kendini sol ve ashâb-ı şimâlden görüyor isen Hak Teâlâ'nın huzurunda ve muvâcehesinde doğru ol, tâ ki bu doğruluk netîcesinde onun lütuflarının kudretini göresin!
2161. Sen revâ tutar mısın ki, bu hakîr olan nâme soldan geçsin de sağda zâhire gelsin?
Ey kimse, sen câiz görür müsün ki, baştan başa ma'siyet ve Hakk'a muhalefet ile dolu olan bu hakîr defter-i a'mâlin, senin solundan geçsin de sağ eline gelsin, bu tab'an mümkin mi?
2162. Böyle zulüm ve cefâ dolu olan nâme ne vakit sağ ele lâyık olur?
yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler" (Ankebût, 29/61) göklerin ve yerin ve mahlûkātın hâlıkı olduğunu ve bir semî' ve bir basîr ve bir hâzır ve bir murâkıb ve bir müstevlî ve bir gayûr ilh... olan bir ilâh bulunduğunu bilen bir cana taştan ma'mûl puta hizmet etmek ve ona can ve altın fedâ etmek ne münasib olur?
`ولئن سألتهم ... الخ` (Ankebût, 29/61) [Ya'ni "And olsun ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mut-lakā, "Allah" derler..."] âyet-i kerîmesi sûre-i Ankebut'tadır. Bu sürh-ı şerîfin `در بیان کسی که سخن گوید که حال او مناسب آن سخن و آن` ibtidâsı Ankaravî nüshasında `دعوی نباشد چنان که . . . الخ` suretinde olup bu sürhde münderiç olan kıssa zikre-dilmemiştir. Fihristinde kolaylık olacağı için diğer nüshalardaki sûreti almayı fakîr münasib gördüm.