İçeriğe atla

Zâhidin ve kıskanç kadının ve zâhidin câriye ile birleşmesinin kıssası bir kimseye benzer ki, söz söyler ki o söz onun hâline ve onun da'vâsına münasib olmaz. Nitekim kâfirler "Bu gökleri ve

3. bölüm / 51 · 2192 kelime · ~11 dk okuma

2163. Bir zahidin reşkîn, gayûr bir karısı var idi. Onun hûri gibi bir câriyesi de var idi.

"Reşkîn", Fârisîce "kıskanç" demektir ve Arapça "gayûr" dahi aynı ma'nâ-yadır. Hz. Pîr efendimiz âdet-i şerîfleri lügatten dahi kārîlerin istifadesi için Fâ-risî kelimenin ma'nâca mürâdifi olan Arabî bir kelimeyi de beraber zikrederler. Bunun emsâli Mesnevî-i Şerîf de çoktur. Meselâ `سخت گیری و تعصب خامیست` ya'ni "Sıkı tutuculuk" `سخت گیری` (saht-gîrî) demektir. `تعصب` (taassub) dahi Arabî'de o ma'nâyadır. Ya'ni, bir zâhidin gāyet kıskanç bir karısı var idi. Bir de hûri kı-zı gibi güzel bir câriyesi var idi.

2164. Kadın kıskançlıktan kocasını muhafaza ederdi; câriye ile onu yalnız bırakmaz idi.

2165. Bir müddet kadın her ikisine murakib oldu, tâ ki onlar tenhada fırsat düşmeye!

2166. Nihayet Allah'ın hükmü ve takdîri zahir oldu, bekçi olan akıl sersem ve fâsid oldu.

Ya'ni, akıl birtakım tedbîrler düşünerek kendine mülayim gelmeyen hâdi- sâtı defetmek ister ve böyle nâmülayim vak'aların bekçisidir. Fakat Hak Te- âlâ hazretlerinin hükmü ve takdîri o nâmülayim hadisenin vukü'una taalluk edince o akıl bekçisi uykuya yatar ve sersem ve fâsid olur.

2167. Vaktaki onun hükmü ve takdîri durmaksızın gelir, akıl kim olur; aya husuf vaki' olur.

Bir hâdisenin vukū'una Hak Teâlâ'nın hükmü ve takdîri bila-tevakkuf ta- alluk ettiği ve geldiği vakit akıl kim olur ki, onun men'ine muktedir olsun, fe- zâda ay bile tutulur. Nitekim hadis-i şerîfde اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ قضاؤه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم و وقعت الندامة Yani "Allah Teâlâ kazâsını ve kaderini infâz etmek istediği vakit akıl sahiplerinden akıl- larını, kazâsını ve kudretini infâz edinceye kadar selbeder. İmdi emrini icrâ et- tiği vakit onların akıllarını kendilerine reddeder ve nedâmet vâki' olur." Bir beyitte bunu şöyle söylemişler:

Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini

2168. O kadın tesadüfen hamamda idi. Tas hatırına geldi, o evde idi.

O kıskanç kadın tesadüfen câriye ile beraber hamama gitmiş ve tas alma- yı unutmuş idi. Hamamda tasın evde olduğu hatırına geldi.

2169. Câriyeye dedi: "Haydi kuş gibi git, gümüş tası evden bize getir!"

2170. O câriye bunu işittiği vakit diri oldu. Zîrâ bu zaman efendiye erişecektir.

Câriye hanımının bu emrini işittiği vakit canlandı. Çünkü bu tas almak vaktinde efendiye erişecektir.

2171. Efendi evdedir ve bu zamanda tenhalık vardır. Binâenaleyh tenhalık ta- rafına sevinerek koşucu oldu.

2172. Câriyenin bu altı senelik aşkı idi ki efendiyi böyle yalnız bulsun!

Bu efendiyi böyle yalnız bulmak aşkı ve hevesi câriyenin altı seneden beri beslediği bir şey idi.

2173. Acele ev tarafına uçucu oldu. Efendiyi evde tenhada buldu.

2174. Her iki âşıkı öyle şehvet kaptı ki kapıyı kilitlemek ihtiyatı olmadı.

2175. Her ikisi neşâttan nâşî birbirine sürtündüler, o dem ihtilattan can cana ulaştı.

2176. Derhal kadının hatırına geldi, dedi ki: "Ben onu niçin ev tarafına gönderdim?"

"Vatan", lügatte mekân ve mahall-i insan demektir ki burada "ev" murâd olunur.

2177. "Ben bizzat pamuğu ateşe koydum. Erkek koçu dişi koyuna bıraktım."

2178. "Başından kili yıkadı. Cansız koştu. Onun arkasından gitti ve çarşafı çekti.

"Gil", (گل) sabun bulunmadığı zamanlarda Haleb tarafında çıkan bir nevi' beyaz çamuru sabun makāmında isti'mâl ederler idi. Bunun bir güzel kokusu da vardır. Zamânımızda "Halep kili" diye de meşhûrdur. "(Çadur)", kadınların başlarına örttükleri çarşaf demektir. Ya'ni, o kıskanç kadın câriyeyi tas almak için eve yolladığı vakit, hamamda başına kil sürmüş ve yıkanmakta bulunmuş idi. Câriyeyi yalnız eve yollamak mahzûru hatırına gelince derhal başındaki killeri yıkadı ve kuvve-i ma'neviyyesi münkesir bir hâlde hamamdan dışarıya koştu ve çarşafı başına örtüp câriyenin arkasından eve gitti.

2179. O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu. Aşk nerede ve korku nerede! Fark-ı azîm vardır.

Ya'ni, bir maksada vusûl için koşan bir kimse, aşk ve muhabbet ile koşarsa matlûbuna çabuk vâsıl olur; ve eğer korku sâikasıyla koşarsa murâdına geç erişir. Binâenaleyh aşk ile korku arasında pek büyük fark vardır.

2180. Ârifin seyri her bir demde şâhın tahtınadır. Zâhidin seyri her ayda bir günlük yoldur.

“Ârif”den murâd âşıktır ve “şâhın tahtı”ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hakk’ın taayyün-i evvel mertebesidir ki mertebe-i vahdettir. Zîrâ âşıkın seyri ruhunun aşkındandır; ve zâhidin seyri ise cehennem korkusundan ve cennet ümidindendir. Elhâsıl ma’rifet sahibi olan bir kimse bir teveccühte taayyün-i evvelden ve mertebe-i vahdetten ibaret olan şâh-ı hakîkînin tahtına kadar seyreder. Ve irfâna vâsıl olmamış ve fakat Hak yolunda zühdü ihtiyâr etmiş olan zâhid ise, gāyet batî bir seyr içinde olup yavaş yavaş tasfiye peydâ eder; ve bu kesâfetten azar azar safvet tarafına urûc eder. (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme).

2181. Gerçi zâhidin dahi azîm bir günü olur. Onun bir günü ne vakit elli bin olur?

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maâric’de olan `تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ` (Maâric, 70/4) ya’ni “Melek ve rûh ona mikdârı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme ve urûc hakkındaki îzâhât I. cildin 3481 numarasına müsâdif olan `مِنْ عُرُوجِ الرُّوحِ يَهْتَزُّ الْفَلَكُ` [“Rûh ve melek ona urûc eder; rûhun urûcundan felek ihtizâz eder.”] beyt-i şerîfinde geçti. Oradaki îzâhât bu beyt-i şerîfin dahi îzâhıdır. Ya’ni, her ne kadar zâhidin dahi o zühdü içinde bir azîm ve kıymetli günü olur, fakat onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

2182. Merd-i kârın ömründen her bir günün kadri cihan yılından elli bindir.

"Merd-i kâr"dan murâd, ârif-i âşıktır. Ya'ni, ârif-i âşıkın ömründen bir günün kadir ve kıymeti dünyânın senelerinden elli bin senedir. Zîrâ her bir teveccühte ve bir nefeste şâhın tahtına kadar seyreder.

2183. Akıllar bu sırdan kapının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!

Aşıkların bu sırrından ve onların bu sür'atli seyrinden, akl-ı maâş mertebesinde bulunanların akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vukūfu imkânı yoktur. Yalnız akıl değil envâ'-ı hayâlâta vücûd veren kuvve-i vâhime bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırdan ödü patlarsa, varsın patlasın de! Zîrâ burada hayalin kıymeti yoktur.

2184. Aşkın önünde korku, bir kıl değildir. Aşkın mezhebinde hep kurbandırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve vücûdu yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin duyguları olan korku ve emn ve gam ve ferah ve edeb ve nezâket ilh... gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedâdırlar.

2185. Aşk Halik'ın vasfıdır; amma ki korku, ferce ve cevfe mübtelâ olan bendenin vasfıdır.

"Ferc", erkeğin ve kadının âlet-i tenâsülüne ıtlak olunur. "Cevf", iç ma'nâsına olup burada murâd, insanın karnıdır. Ya'ni, aşk ve muhabbet Hâlık Teâlâ'nın vasfıdır. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine muhabbet sıfatını izâfe buyurmuştur. Korkuya gelince bu sıfat âlet-i tenâsülünün ve karnının ya'ni yemenin ve içmenin zevkine mübtelâ olan kulun vasfıdır.

2186. Vaktaki Kur'ân'da "Yuhibbûne'yi okudu, bir matlabda "Yuhibbuhum"e karîn oldu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maide'de olan يحبهم ويحبونه ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de "Yuhibbûne"yi okuduğun vakit kulda Hakk'a karşı muhabbet-i hakîkî sâbit olur; ve bu bir matlabda ya'ni muhabbet matlabında "Yuhibbuhum"e dahi yakîn ve karîn olur. Ya'ni Hak için dahi sıfat-ı muhabbeti isbât et ki, bu sıfat-ı muhabbetin Hak için dahi sabit olduğu nazarında nass-ı Kur'ânî ile de tahakkuk etsin! Mâdemki Hak için nass-ı Kur'ânî ile sıfat-ı muhabbet sabit olur ve aşk ise muhabbetin ifrâtından ve ziyâdeliğinden ibârettir, binâenaleyh sıfat-ı aşk dahi Hak için sabit olur. İşte bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıki beyitte "Aşk Hâlikın sıfatıdır" buyurmuşlardır.

2187. Binâenaleyh muhabbeti, aşkı dahi Hakk'ın vasfı bil! Ey azîz, Hâlık'ın vasfı korku olmaz.

2188. Hakk'ın vasfı nerede, bir avuç toprağın vasfı nerede! Hadisin vasfı nerede, pâkin vasfı nerde!

Ya'ni, âşık-ı ârif muhabbeten ibaret olan Hakk'ın sıfatını giymiştir; ve zâhid-i âbid ise korkudan ibaret olan kulun sıfatı içinde çırpınıp durur ve Hakk'a bu korku ile takarrub etmek ister. Korku ise vücûd ve varlık vehminden zuhûr eder. Aşık bu vehimden geçmişdir ve zâhidin nazarında iki vücûd vardır. Birisi Hakk'ın ve diğeri halkın vücûdudur. Aşıkın nazarında ise Hakk'ın vücûdundan başka vücûd yoktur, mahlûkātın vücûdu mevhûmdur. Binâenaleyh bir avuç topraktan ibaret olan kulun vasfı nerede, pâk ve mukaddes olan zât-ı ulûhiyyetin vasfı nerede!

2189. Eğer ben aşkın şerhini devam üzre söylesem yüz kıyamet geçer, o nâ-tamâmdır.

Ma'lumdur ki aşk, zevkî ve vicdânî bir haldir. Bu hali kendi nefsinde duymayan bir kimseye bunu tefhîm etmek tamâmıyle mümkin değildir. Şu kadar ki bu gibi zevke ve vicdâna ait olan ahvâli akla takriben tefhîm için ba'zı misâller îrâd olunabilir; ve bu misâller pek çok ve müteselsil olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Eğer ben aşk dediğimiz zevkî ve vicdânî olan hâli misâller ile aleddevâm şerh ve tafsîl etmeye başlasam bu vücûd-ı izâfî âleminin yüz def'a kıyâmeti kopar da yine bu şerh ve tafsîlin nihâyeti gelmez.”

2190. Zîrâ ki kıyametin tarihine had vardır. Hâlık'ın vasfı olan burada had nerede!

"Târîh", lügatte vakti bildirmek ve ta'rîfü'l-vakt ma'nâsınadır. Ya'ni, kıyâmet vaktinin ta'rîfinde bir had ve nihâyet vardır. Fakat Hâlık Teâlâ'nın vasfı olan bu aşk bahsinde had nerededir ki o bahsin nihâyeti olsun!

2191. Aşkın beş yüz kanadı vardır ve her bir kanat arşın üstünden tahte's-serâya kadardır.

"Arş", taht ve mülk ma'nâlarınadır. Burada vücûd-ı izâfî âlemine işaret buyrulur. "Sera", lügatte "nemli toprak" ma'nâsınadır. "Kanat"tan murâd, aşkın vücûh-i te'sîrâtıdır. Ya'ni, aşkın vücûh-i te'sîrâtı pek çoktur. Vücûh-i te'sîrâtından her biri vücûd-ı izâfî âleminin fevkınden o âlemin en süflî mertebesi olan merkez-i arza kadar müessirdir.

2192. Korkulu zâhid ayak ile koşar, âşıklar şimşekten ve havadan daha ziyâde uçucudur.

Korku sâhibi olan zâhidlerin Hakk'a doğru gidişleri, ayak ile koşan kimselere benzer. Aşıklara gelince onlar beş yüz kanatlı aşk ile mevsûf olduklarından onların Hak tarafına gidişleri şimşek ve hava sür'atinden daha ziyâde bir sür'atle vâki' olur.

2193. Bu korkanlar aşkın tozuna ne vakit erişirler? Zîrâ aşkın derdi göğü ferş yapar.

"Gerd", toz demek olup eserden kinâyedir. "Ferş", döşeme ve zemîn demektir. Ya'ni, korkan zâhidler aşkın tozuna ve eserine aslâ erişemezler. Zîrâ aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye ferş ve zemin olur. Nitekim o aşk derdi Server-i kâinât Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfine sebeb oldu ve gökleri tayy etti. Zîrâ aşk ve muhabbet sıfat-ı ilâhîdir. Korku ise sıfat-ı mahlûktur. Binâenaleyh zâhidler bu sıfat-ı mahlûk içinde mahbûs kaldıkça sıfat-ı ilâhiyye olan aşkın tozuna ne vakit erişirler. Ma'lûm olsun ki, Necmüddin Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyururlar ki: "Hakk'a giden turuk üç kısma mahsûrdur. Birincisi muâmelât-ı şer'iyye erbâbının tarîkıdır ki, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok Kur'ân okumak ve hac ve cihâd ve bunlardan başka a'mâl-i sâliha ile mukayyed olmaktır. Buna "tarîk-ı ahyâr" derler. Bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar ekall-i kalîldir. İkincisi ashâb-ı mücâhedât ve riyâzât tarîkıdır ki, tebdîl-i ahlâk ve tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb ve tecliye-i rûh ve imâret-i bâtına taalluk eden şeyde çalışmaktır. Buna "tarîk-ı ebrâr" derler. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tâifeden çoktur. Fakat bu tarîk ile vâsıl olanlar dahi nevâdirdendir. Üçüncüsü Allah'a [aşk ile] seyr edenlerin tarîkıdır. Bu tarîk ehl-i muhabbetden çevik ve sabık ve musâri'lerin tarîkıdır. Buna da "tarîk-ı şüttâr" derler. Bu tarîk ile seyr ve sülük edenlerin bidâyetlerindeki vusûlleri diğer tarîk ashâbının nihâyetlerindeki vusûllerinden çoktur." Bu babdaki tafsîlât bu Usûl-i Aşere kitabının matbû' olan İsmail Hakkı hazretlerinin şerhinde mündericdir. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin tarîkleri bu tarîk-ı şüttârdır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde iki evvelki tarîk erbâbının seyrindeki betâete ve tarîk-i şüttâr ehlinin seyirlerindeki sür'ate işaret buyurmuşlardır.

2194. Meğer ki "Cihandan ve bu revişden âzâd ol!" diye ziyanın inayetleri gelsin.

"Dav", ziyâ ma'nâsınadır, murâd nûr-ı Hak'tır. "Cihân"dan murâd, vücûd-ı izâfî ve mecâzîdir. "Reviş"den murâd, hubb-i nefs sebebiyle Hakk'a korku vâsıtasıyla yürüyüştür ki, onlar yukarıda zikr olunan tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbıdır. Ya'ni, bu korkuyla sülük eden kimselerin kalbine "Bu vücûd-ı mecâzîden geç ve korkudan âzâd ol, aşk-ı ilâhî ile yürü!" diye nûr-ı ilâhî gelirse bu hâl müstesnâdır; ve bu sûrette onlar vâsıl-ilallah olurlar. Ma'lûm olsun ki, bu tarîk-ı şüttâr ba'zı ters anlayanların anladıkları gibi ahkâm-ı şer'iyyeye muhalefet ve a'mâl-i sâlihayı ta'tîl etmek değildir. Belki ehl-i aşkın ibâdet ve tâattaki fedakârlıkları tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbının fedakârlıklarından pek ziyâdedir. Zîrâ onlar vücûd-ı mevhûmlarını ma'şûkları olan Hakk'ın emir ve irâdesinde fânî kılmışlardır. Bir âşık ma'şûkunun emrine karşı nasıl mutî' ve münkād ise onların hâli de böyledir. Onlar her husûsta sultân-ı aşkın tahrîkiyle müteharrik olurlar.

2195. Kendi kaşından ve deşinden kurtul. Zîra o şahbaz, şah tarafına yol buldu.

"Kaş", zayıflıktan sonra semirmek, oradan buradan yemek ve bir şeyi toplamak (Müntehabü'l-Lügat). "Deş", kendini süslemek ve latîf olan sûret (Burhân). Beyt-i şerîfde "kaş"dan murâd, cebr ve "deş"den murâd, ihtiyârdır. Nitekim âtîdeki beyitte mezkûrdur. Ya'ni, ey tarîk-ı şüttâra sâlik olan kimse, kendi nefsinin cebir ve ihtiyârından kurtul. Zîrâ senin şahbâz-ı rûhun şâh-ı hakîkî tarafına yol buldu.

2196. Bu kaş u deş cebr ve ihtiyardır. Yârin cezbi bu ikisinin verâsından geldi.

Ey tarîk-i aşkın sâliki, Hak yolundaki tekâsülün ile evvelce rûhunu zayıflatmış iken şimdi semirtmek kaydındasın ve kendini zühd ve takvâ ile süslemek ihtiyarına düştün. Halbuki bunlar senin nefsinin cebri ve ihtiyârıdır. Tarîk-i aşk ise ma'şûk-ı hakîkînin kendi kulunu, tarafına çekmesinden ibarettir. Ma'şûk-ı hakîkînin irâdesi seni kendine çekmek olduğu hâlde senin cebir ve ihtiyârın bu cezb-i ilâhînin arkasında kalır ve onların hizmeti bu cezb-i azîme nazaran solda sıfırdır. Binâenaleyh bu kayıtlardan geç! Ya'ni mücerred zühd ve takvâ Hakk'a vâsıl olmağa sebebdir fikrini bırak!

Ankaravî hazretlerinin şerhinde bu sürh yoktur. Fakat fihristde kolaylık olmak üzere fakîr bu şerhe dahi dercini münasib gördüm. Esâsen kıssaya rücû' olunmak i'tibariyle de bu sürhun derci muvâfıktır.