Kadının eve gelmesi ve zâhidin câriyeden ayrılması ve rezîl olması
4. bölüm / 51 · 4643 kelime · ~24 dk okuma
2197. Vaktaki o kadın eve erişti, kapıyı açtı; kapının sesi onların kulağına düştü.
Ya'ni, zâhidin hamamdaki karısı câriyesini yalnız eve gönderdiğine nâdim olarak hamamdan korku ile koşup câriyenin arkasından eve geldi. Câriye da- ha evvel gelip efendi ile birleşmiş olduğundan kadının gelip sokak kapısını açmasının sesini duydular.
2198. O câriye tertibden perîşan olarak sıçradı. Adam dahi sıçradı ve nama- za geldi.
"Sâz", müteaddid ma'nâları vardır, burada "tertîb ve düzen" demektir ki, câriyenin vaziyeti murâd buyrulur. Ya'ni, câriye erkeğin kendisine mukāra- neti zamânındaki vaziyetinden perîşan ve şaşkın bir hâlde fırladı; ve câriye- ye mukāranet hâlinde bulunan zâhid adam dahi câriyeden ayrıldı ve nama- za durdu.
2199. Kadın câriyeyi dağınık, dargın ve perîşan ve şaşkın, yorulmuş bir hâlde gördü.
"Pejûlîde", dağınık ve karışık demektir ki, burada câriyenin saçları ve en- târisinin vaziyeti karışık demektir. "Deng", şaşkın; "merîd", sürülmüş ve ko- vulmuş ve serkeş ve haddi tecavüz etmiş demektir. Burada câriyenin murâ- dından mahrûmiyeti murâd buyrulur. Ya'ni kadın câriyeyi tas almak vaziye- tinden hâriç bir hâlde gördü.
2200. Kocasını da namazda kāim gördü. Bu sarsıntıdan kadın şübheye düştü.
2201. Korkusuz olarak kocasının eteğini kaldırdı; hayasını ve zekerini meni bulaşmış gördü.
Ya'ni, zâhid evde entârisi ile oturmakta idi ve aceleyle donunu giymeye de vakit bulamamış idi. Kadın şübhelendi ve câriye ile mukāranet vâki' olup olmadığını anlamak için hiç çekinmeksizin namazda duran kocasının eteği- ni kaldırdı ve âlet-i tenâsülünün bulaşık ve mülevves bir hâlde olduğunu gördü.
2202. Zekerinden meninin bâkisi damlıyor idi. Baldırı ve dizi bulaşmış ve murdar olmuş idi.
2203. Onun başına bir tokat vurdu ve dedi: "Ey alçak, namaz kılan adamın hayası bu mu olur?"
2204. "Bu zeker ve böyle baldır ve pislik dolu zihâr, zikrin ve namazın lâyıkı mıdır?"
"Zihâr", kadının ve erkeğin âlet-i tenâsülü demektir (Burhân). Ya'ni, "Bu mülevves azā zikr-i ilâhînin ve namazın lâyıkı mıdır ki, bu murdar hâl ile huzûr-ı ilâhîye durdun?"
2205. Zulüm ve fısk ve kibir ve kîn dolu olan nâme insaf et, sağa layık mıdır?
Bu kıssada gösterilen fisk gibi rezâil ile ve zulüm ve kibir ve kin ile dolu olan amel defteri insâf et, sağ elden verilmeye lâyık mıdır?
2206. Eğer kâfire sorsan ki, göğü ve bu cihanın halkını kim yarattı?
2207. O söyler ki, “Bu Hudâ'nın mahlukudur, zîrâ yaradılış onun hudâvend-liğine şâhiddir."
"Hudâvend", üç kelimeden mürekkebdir ki onlar da (خود) ("Kendi") muhaffefi olan (خد) ve (آمدن) ("gelmek") masdarının emr-i hâzırı olan (آ) ve edât-ı nisbet olan (وند) kelimeleridir. "Hudâ" (خدا), "kendi gelici" ma'nâsında vasf-ı terkîbdir ve ism-i ilâhîdir. Ma'nâsı “sâhib ve mâlik" demektir.
2208. Onun küfrü ve fıskı ve zulm-i kesîri onun böyle ikrarının layıkı mıdır?
Ya'ni, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine birçok zulmü, "Göğü ve bu cihânın halkını Allah Teâlâ yaratmıştır" diye vâki' olan ikrâr ile mütenâsib midir? Bilakis onun fiili kavlini tekzîb etmektedir. Bunun gibi "Ben müslümanım elhamdülillah" deyip de emr-i ilâhînin icrâsına yanaşmayan ve menhiyâtı irtikâbdan mahzûz olan kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını tekzîb eder.
2209. O rezaletler ve o nâkıs fiiller böyle doğru ikrara lâyık mıdır?
2210. O kavli o fiil yalan yapmıştır. O azâb-ı hevle lâyık olur.
"Hevl", korkutmak ve korku ma'nâsınadır. Ya'ni, böyle fiili kavlini tekzîb eden kimse elbette Allah Teâlâ tarafından korkunç azâba ve terbiyeye lâyık olur.
2211. Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur.
Ya'ni, bir kimse ölüm vâsıtasıyla bu kesîf olan cismi bu âlemde bıraktığı vakit ona latîf bir cism-i berzahî verirler. Bu dünyâda yaptığı fenâ ameller hangi uzv ile yapılmış ise bu amelin sûreti o uzva taalluk eder. O kimse mahşerde apaçık bu rezâil ile enzâr-ı nâsa maʼrûz kalır. Aslâ inkâra mecâli kalmaz. II. cildin 1408 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı beyân eder. [سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست Bir siret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir.]
2212. El, ayak Müsteân'ın huzurunda onun fesâdına beyân ile şahitlik verir.
Ya'ni, dünyadaki kötü fiilerin sûreti bu cism-i berzahîye mün'akis olduğu vakit huzûr-ı ilâhîde her bir uzuv kendisine taalluk eden günâha açıktan açığa şehadet etmiş olur, günah sahibinin lisânını isti'mâle mahal kalmaz. Nitekim ayet-i kerîmede الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفواههم وتكلمنا أيديهم وتشهد أرجلهم بما كانوا يكسبون (Yâsîn, 36/65) ya'ni "O günde biz mücrimlerin ağızlarını mühürleriz, kazandıkları şeyi elleri bize söyler ve ayakları şehadet eder" buyrulur.
2213. El der: "Ben böyle çalmışım!" Dudak der: "Ben böyle öpmüşüm!"
2214. Ayak der: "Ben arzulara kadar gitmişim!" Ferc der: "Ben zinâ etmişim!"
"Münâ" (منی), "münye" (منية) kelimesinin cem'idir, "nefsin istekleri ve arzûları" demektir.
2215. Göz der: "Haram olan gamzeyi yapmışım!" Kulak der: "Fenâ sözleri toplamışım!"
"Gamze", kadının erkeğe veyâhud erkeğin kadına göz kırpması ve nâz ve şîve ile kirpik süzmesi. Gamzenin meşrû'u da olduğu için beyt-i şerîfde "harâm" kaydıyla takyîd buyrulmuştur. "Sû'-i kelâm"dan murâd, mü'minler aleyhinde olan gıybet ve fenâ sözlerdir; ve "toplamak"tan murâd, bu gıybeti dinlemek sûretiyle iştirâktir.
2216. İmdi kendi başından ayağına kadar lâyık geldi ki, onun a'zûsı dahi onu yalan yaptı.
Ya'ni, o kâfir dîn-i Hak'da tebliğ olunan Allah'ı tanımadığı hâlde "Yeri göğü yaratan Allah'tır" dedi ve onun fiiliyâtı bu sözünü tekzîb [etti] ve kendisi baştan ayağa kadar yalancı oldu. Binâenaleyh rûz-i mahşerde de onun kavline muhalefet eden a'zâsı dahi yine onu tekzîb eder.
2217. Nitekim fürûğlu olan namazda hayanın şehadetinden riyâ ve yalan zâhir oldu.
Nitekim nurlu olan namazda zâhidin hayasının mülevveslik hâlindeki şehâdetinden onun kıldığı namazın gösteriş ve yalan olduğu karısının nazarında zahir oldu.
2218. Binaenaleyh fiili öyle yap ki, o muhakkak dilsiz olarak "Eşhedü" demek ve ayn-ı beyan olsun.
Binâenaleyh ey sâlik, bu hayât-ı dünyeviyyede a'mâl-i sâlihanı zerre kadar nefsinin hazzına aid bir fikir ve mütâlaa olmaksızın yap ki, o amelin kendisi: "Ben sâhib-i amelin ihlâsına şehadet ederim!" demek olsun ve muhakkak dilsiz ve harf ve savtsız beyân olsun. Ya'ni amelin kendisi ayn-ı beyân olsun.
2219. Ey oğul, hatta senin bütün cismin uzuv uzuv fâidede ve zararda "Eşhedü" demek olsun.
Ey sâlik-i mübtedî, bu hayât-ı dünyeviyyede bütün ef'âlini mîzân-ı muhâsebeye çek! Hatta bu muhasebe netîcesinde senin cisminin bütün a'zâları fâide ve zararda "Biz şâhidiz!" desinler ve sen onların şehâdetlerini mahşer gününden evvel dinle!
2220. Bendenin efendisinin arkasından gitmesi "Ben mahkûmum, bu bizim efendimizdir!" diye şahiddir.
"Dilsiz ve harf ve savtsız şehadet nasıl olur?" dersen deriz ki: Bir bendenin efendisinin arkasından gitmesi kendisinin mahkûmiyetine ve esâretine ve ta'kîb ettiği şahsın efendisi olduğuna dilsiz olarak şâhiddir ve bu vaziyet ayn-ı beyândır.
2221. Eğer sen ömrünün nâmesini kara yaptın ise evvelden yapmış olduğun onlardan tövbe et!
Yaptığın muhasebe netîcesinde eğer defter-i a'mâlini fisk u fücûr ile ve ahlâk-ı zemîme ile kapkara yapmış olduğunu gördün ise, bu geçmiş fenâlıklardan tövbe et ve bir daha yapmayacağına azmet!
2222. Eğer ömür geçti ise onun kökü bu demdir. Eğer o nemsiz ise ona tövbe suyunu ver!
Eğer ömrün geçti ise müteessif olma! Mâdemki hayât-ı dünyeviyyen devâm etmektedir, mütebâkî ömrün kökü ve temeli bu demdir ve içinde bulunduğun andır. Eğer bu anda yaptığın fenâlıklardan nedâmet etmemiş isen ahvâl-i âhiretini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu deme göz yaşı ile tövbe ve nedâmet suyunu ver! Zîrâ hakîkî nedâmet kalbe te'sîr eder ve müteessir olan kalb sahibinin gözü sulanır; ve nedâmet-i kalbiyye olmaksızın lisânen vâki' olan istiğfarın hiç hükmü yoktur. Beyt: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalb günâhın zevkınden dolu olursa bizim istiğfârımızdan günaha gülme gelir".
2223. Ömrünün köküne âb-ı hayat ver, tâ ki ömür ağacı sebatlı olsun!
Ömrünün kökü olan hâl-i hazırdaki dem'e hayât-ı ma'neviyye suyu olan tövbe ile imdâd et, tâ ki ömrünün geçmiş ve gelecek olan dalları yeşillensin ve ömür ağacı sebatlı ve muhkem olsun! Zîrâ hadis-i şerîfde التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden kimse günâhı olmayan kimse gibidir" buyrulmuştur.
2224. Bütün geçmişler bundan iyi olurlar. Geçen seneki zehir bundan şeker gibi olur.
2225. Senin seyyiâtını Hak mübeddel eder. Hatta o geçmiş olan şey hep tâat olur.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da vaki فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkān, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ o tâiblerin kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, ey âsî, eğer sen tövbe edersen Hak Teâlâ senin kötülüklerini va'd-i ilâhîsi mûcibince iyiliklere tebdîl eder. Hattâ senin geçmiş zamanlarda yaptığın günahların da hepsi tâat olur.
2226. Efendi, nasûha mensub olan tövbeye iyi teveccüh et! Hem rûh ve hem cism ile sa'y et! "Nasuh" )نصوح( mübâlağa sîgası ile lügatte "hâlis" demektir ki, onun nasıl bir tövbe olduğu âtîdeki kıssada beyân buyrulur.
2227. Bu tövbe-i nasûhun şerhini benden dinle! İnandın fakat yeniden inan!
Ya'ni tövbe-i nasûhun ne demek olduğunu şerh ve tafsîl ediyorum. Benden dinle, vakıa sen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوبَةً نَصُوحًا (Tahrim, 66/8) ya'ni "Ey mü'minler, Allah'a tövbe-i nasûh ile tövbe edin!" âyet-i kerîmesini işittin ve böyle bir tövbenin vücuduna inandın. Fakat benim şerh ettiğimi de dinle ve yeniden inan! Ve o kimse ki onun kalbi o günâha rağbet eder, onun alâmetidir ki kabûl lezzetini bulmamıştır ve kabûl lezzeti o günâh lezzetinin yerine oturmamıştır. فسنيسره لليسرى (Leyl, 92/7) olmamıştır. فسنيسره للعسرى (Leyl, 92/10) lezzeti onun üzerinde bâkîdir. Binâenaleyh onu bir sıfat için hazırlarım ki onu cehenneme götürür
"Nasûh", lügatte "hâlis" ma'nâsına olduğu cihetle "tövbe-i nasûh" demek, zevk-i günahı düşünmekten ve o günâha meyl-i nefsî bulmaktan pâk ve hâlis bir tövbe ma'nâsına olur. Böyle bir tövbenin nasıl bir tövbe olacağını şerh ve beyân için Hz. Pîr efendimiz "Nasûh" ismindeki bir şahsın hâlini tasvîr buyururlar.
Ma'lûm olsun ki, ulemâ tövbe için üç rükn beyân ederler: 1- Sâdır olan o kötü fiili terk etmektir. 2- Yaptığı fenâlığa peşîman olmak ve nedâmet etmektir. Bunun için hadîs-i şerîfde الندم توبة ya'ni "Nedâmet tövbedir" buyrulmuştur. 3- Tekrar o kötü fiile avdet etmemeğe azmetmektir. Eğer azmederse tövbesinin hükmü kalmaz. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Bu azim erkân-ı tövbeden olamaz. Zîrâ tâib gelecek zamanda nasıl bir hâl içinde olacağını bilmez. Binâenaleyh meçhûl üzerine nasıl azmedebilir? Böyle olunca tövbe, istiğfâr ile günahın i'tirafından ibarettir; ve i'tiraf edene dahi nedâmet lâzımdır.
Bu sürh-ı şerîfden dahi anlaşılan budur ki: Bir kimse kalbinde şiddetli nedâmet olursa o günâhın lezzetine karşı nefret hâsıl olur; ve nefret husûsunda o günâhı artık rağbet tarîkiyle hatırına getirmez; ve binâenaleyh her an o günâha karşı kalbinde nefret ve tiksinmek ziyâde olur; ve bu nefret dahi ind-i ilâhîde tövbesinin kabûle mazhar olması sebebiyle kalbinde bir lezzet ve zevk bulduğuna delîldir. İşte bu zevk ve lezzet evvelki günâhın zevki ve lezzeti yerine kāim oldu. Nitekim bir kimse bir şeyin âşıkı olsa, onun bu aşkı başka bir şeye olan aşkı kalbinden siler. Zîrâ bir aşk diğer bir aşkı götürür ve izâle eder. Nitekim Allâh'a olan aşk u muhabbet mâsivâya olan aşk u muhabbeti mahveder. Fakat tövbe eden bir kimsenin kalbi yine o yaptığı günâha meyl ve rağbet ederse, onun kalbinde rükn-i tövbe olan nedâmetin yerleşmemiş ve binâenaleyh tövbesinin ind-i ilâhîde kabûle mazhar olmamış olduğuna alâmettir. O kimse "Biz ona kolay tarîkı tevfik ederiz" (Leyl, 92/7) va'd-i ilâhîsine mazhar olmamıştır. Onun üzerinde "Biz ona güçlüğe ve şiddete sebeb olan tarîkı kolay yaparız" (Leyl, 92/10) vaîd-i ilâhîsi bâkîdir. Bu vaîd “O âsîyi cehenneme götürecek bir sıfat için hazırlanırım” demektir. Bu iki âyet-i kerîme Ve’l-leyl sûre-i şerîfinde vâkı’dır.
2228. Bundan evvel bir adam var idi. Onun adı Nasûh idi. Kadın dellâklığından ona fütûh var idi.
Bundan evvelki zamanda bir adam var idi ki, adına Nasûh derler idi. Hamamda kadın dellâklığı yapar ve bu san’atından para kazanır idi. “Dellâk”, oğuçu ve masaj yapıcı ma’nâsınadır.
2229. Onun yüzü kadın yüzü gibi idi. O kendinin erkekliğini gizler idi.
O Nasûh sesi ince, köseler nev’inden olup yüzünde sakal ve bıyık bitmemiş idi. Kendisi de genç olup yüzü tamâmıyla kadın yüzüne benzer idi. Bu sâyede kadınlardan erkekliğini gizler idi.
2230. O kadınlar hamamında dellâk idi. Degâ ve hîlede çok çevik idi.
Nasûh kadınlar hamamında kadınların vücûtlarını oğar ve masaj yapar idi. Fakat kendisi erkek olduğu hâlde bu hâlini kadınlara sezdirmemek için hîle ve tedbîrde çevik ve zekâvet sâhibi idi.
2231. Senelerce dellâklık etti. Kimse o hevesin hâlinden, sırrından koku götürmedi.
Nasûh birçok zaman kadınlara dellâklık ettiği hâlde onun bu münâsebetsiz hevesini hâlinden ve sırrından hiçbir kimse âgâh olamadı.
2232. Zîrâ ki sesi ve yüzü kadın gibi idi. Fakat şehveti kâmil ve uyanık idi.
Nasûh’un zâhiri kadın gibi idi. Fakat bâtında onun erkeklik şehveti kemâlinde ve uyanık idi. Bu Nasûh’un zımnında bir remz vardır. O da budur ki, zâhirde kendisini dervişler kıyâfetine koyup kadın gibi zaîfü’l-akl olan ve derviş olmak isteyen kimseleri mürîd ittihâz eden ve onları sıfât-ı nefsâniyyeden tathîre çalışan kimseler vardır. Halbuki kendisinin sıfât-ı nefsâniyyesi kâmil ve uyanıktır. Bu hâl Nasûh gibi halkı aldatmaktan başka bir şey değildir.
2233. Çarşaf ve baş bağı ve peçe örtmüş idi. Şehvete mensub adam ve gençliğin gafleti içinde idi.
O Nasûh kadın libâsı giyip kendini kadınlara benzetmiş idi. Halbuki kendisi şehvetli bir adam olup gençliğin tevlîd ettiği gaflet içinde idi. Zîrâ kadın vücudunu oğmak ve masaj yapmak gençlikte zevk-âverdir; ihtiyarlıkta şehvet munkati' olduktan sonra yorgunluktan başka bir şey gördürtmez.
2234. O ziyade âşık bu tarîktan hüsrevlerin kızlarını oğar idi ve yıkar idi.
"Aşîk", "âşık"ın sîga-i mübâlağası olup "ziyâde âşık" demektir. "Husrev", pâdişâh demektir. O kadınların ziyâde âşıkı olan Nasûh bu tarîktan, ya'ni kendisinin kadınlara benzemesi tarîkından pâdişâhların kızlarını oğar ve yıkar idi.
2235. Tövbeler etti ve ayak çekti, kâfir nefis onun tövbesini yırttı.
Ya'ni, Nasûh birkaç kere bu kötü fiilden tövbeler etti ve ayağını çekti. Fakat onun münkirü't-tövbe olan nefsi hamamda çıplak kadınların vücûdunu görmek ve oğmak ve yıkamak zevk ve lezzetini tasvîr ederek Nasûh'un tövbesini bozdu.
2236. O kötü fiilli, bir ârifin huzuruna gitti; “Bizi bir duada yada getir dedi!"
Nasûh kendi fiilinin fenâ olduğunu bilip tövbeler ettiği hâlde bir türlü nefsine hâkim olamamış ve yine kadınlar hamamında işe başlamış idi. Nihâyet bir ârif-i vâsılın huzûruna gitti ve fakat kabâhatini açmaksızın ondan kendisi için hayır duâ taleb etti.
2237. O hür olan kimse onun sırrını bildi. Fakat Huda'nın hilmi gibi izhar etmedi.
Âzâd ve hür olan insanı Aziz Nesefî hazretleri şöyle ta'rîf buyurur: “İn-sân-ı kâmil-i âzâd odur ki, onun için sekiz şey kemâlde ola: İyi akvâl, iyi ef'âl, iyi ahlâk ve maârif ve terk ve uzlet ve kanâat ve humûl. Her kim bu se-kiz şeyi kemâle eriştirse kâmil ve âzâddır ve bâliğ ve hürdür." Ya'ni o hür ve âzâd olan kâmil, Nasûh'un gizli olan kabâhatini bildi. Fakat Hak Teâlâ'nın sı-fat-ı hilmi, nasıl kullarının ayıplarını örterse, sıfat-ı ilâhî ile muttasıf olan o kâmil dahi Nasûh'un kabâhatini örttü.
2238. Onun dudağı üzerinde kilit ve kalbinde de sırlar vardır. Dudağı sakit kalbi sadalardan doludur.
Ya'ni, insân-ı kâmil, huzûrunda bulunan bir kimsenin fikrine ve sırrına muttali' olur. Zîrâ bir kimsenin fikri kendi içinden konuşmasıdır. İnsanın bâtınının sadâ-yı hafisi vardır ki, bu sadâyı insân-ı kâmilin kalbi işitir. Fakat âlem-i kesâfetin hicabı altında bulunan kulaklar işitmez. Onlar bu sadâ-yı hafiyi ancak kesâfetin muattal olduğu uyku hâlinde rü'yâ âleminde işitirler. İnsân-ı kâmil bu sadâ-yı hafiyi işittiği cihetle onun kalbi bu sadâlardan doludur. Fakat bu işittiği esrârı ifşa etmez.
2239. Arifler ki, Hak kadehini içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir.
Arifler ki, Hakk'ın sıfatları şarabının kadehini içmişlerdir, halkın sırlarını sıfat-ı ilm ile bilmişler ve sıfat-ı settâriyyet ile örtmüşlerdir.
2240. Her kime kârın sırlarını öğrettiler ise ağzını mühürlediler ve diktiler.
2241. Gevşek güldü ve dedi: "Ey kötü huylu onu ki bilirsin, Hâlık sana tövbe versin!"
Nasûh'un duâ istemesine karşı o insân-ı kâmil gevşek ve hafif bir sûrette güldü ve dedi ki: "Ey kötü huylu, senin bildiğin ve yaptığın işten Hak Teâlâ sana tövbe-i kat'î versin. "Dehâd" kelimesinin aslı "dâden" (vermek) masda-rının fiil-i muzâri'i olan "dehed" (دهد)dir. Arada elif, elif-i duâiyyedir. Onun beyânındadır ki, vâsıl olan ârifin duâsı ve onun Hak'tan talebi Hakk'ın kendinden taleb etmesi gibidir. Zîrâ “Ben onun sem'i ve basarı ve dili ve eli oldum" vârid omuştur. Ve Hak Teâlâ'nın "Attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah attı" (Enfâl, 8/17) kavli vardır. Ve bu husûsta âyetler ve hadisler ve eserler vardır. Ve mücrimi kulağıyla tutup nasûh tövbesine getirmek için Hakk'ın sebeb düzmesinin şerhidir
2242. O dua yedi felekten geçti. O miskînin işi sonunda güzel oldu.
Ya'ni, o kâmilin duâsı yedi felekten ya'ni âlem-i sûretten hakikatü'l-hakäik mertebesine kadar geçti. Bu sebeble o miskîn Nasuh'un işi sonunda güzel oldu.
2243. Zîra o şeyhin duası her dua gibi değildir. Fânîdir ve onun sözü Hakk'ın sözüdür.
Ya'ni, bir insân-ı kâmil olan o şeyhin duâsı cismânî ve nefsânî kimselerin duâsı gibi değildir. O şeyh cismâniyet ve nefsâniyetten fânîdir. Onun vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānî'de fânîdir. Ateşte kızaran demir gibi ayn-ı âteş olmuştur. Binâenaleyh onun sözü artık Hakk'ın sözüdür.
2244. Vaktaki Huda kendinden sual ve taleb ede, binâenaleyh kendi duasını nasıl reddeder?
Bu beyitlerde sûre-i Nur'da vaki لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًاً (Nûr, 24/63) ya'ni "Resûlün aranızda vâki' olan duâsını baʼzınızın baʼzınıza olan duâsı gibi addetmeyin!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu mertebeye muhakkıkîn hazarâtı "kurb-i ferâiz" derler. Bu mertebede fâil Hak ve abd âlettir. Biriâenaleyh onun duâsı Hakk'ın kendi duâsı olmuş olur.
2245. Celâl sahibinin san'atı bir sebeb kopardı ki, onu nefrînden ve vebâlden kurtardı.
Celâl sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı ve fiili âtîdeki ebyâtta beyân olunduğu üzere bir sebeb kopardı ve îcâd eyledi ki, o sebeb yüzünden Nasûh'u nefrînden ya'ni la'netten ve vebâl ve ma'siyetten kurtardı.
2246. O hamamda leğeni doldurdu; şâhın kızından bir gevher kayboldu.
Nasûh'un dellâklik ettiği o hamamda pâdişâhın kızını yıkamak için leğeni suyla doldurdu. Fakat o sırada padişâhın kızının cevheri kayboldu.
2247. Onun kulağının halkalarından bir gevher kayboldu. Her bir kadın cüst ü cûda oldu.
Kaybolan cevher pâdişâhın kızının küpesine âid bir cevher idi. Hamamda bulunan kadınların hepsi hamam içinde bu nâdir inciyi arayıp durmakta idiler.
2248. Müteakiben hamamın kapısını muhkem kapadılar. Tâ ki onu evvelen eşyanın büküntüsünde aradılar.
"Pîç”, büküntü ve kıvrım. "Reht", elbise ve çamaşır ve sâir eşyâ demektir. Ya'ni, cevheri hamamın yerlerinde aradılar bulamadılar. Sonra içerdekiler dışarıya çıkmamak için hamamın kapısını sıkı sıkı kapadılar. Evvelâ o cevheri bohçalardaki elbise ve çamaşır ve hamam takımları gibi eşyânın büküntü ve katları arasında aradılar.
2249. Eşyayı aradılar ve o zahir olmadı. Gevherin hırsızı da rezil olmadı.
O cevher eşyâ arasında da meydana çıkmadı, hırsız dahi bulunamadı.
2250. Binâenaleyh güzâf cihetinden cidd ile aramaya başladılar. Ağızda ve kulakta ve her yarıkta.
"Güzâf", Arabî'nin "cüzâf" kelimesinden me'hûzdur. Ve "cüzâf", cimin kesri ("cizâf") ve zammı ile telaffuz olunduğu gibi güzâf (گراف)ın dahi bu vech ile telaffuz olunabileceği Ferheng-i Cihângîrî ile Ferheng-i Reşîdî'nin beyânından anlaşılmaktadır. Ve "güzâf", Fârisî'de "beyhûde" ma'nâsında meşhûrdur; ve “çok ve hadsiz" ma'nâsında da kullanılır. Ve Arabî'de "cüzâf", bir şeyi ölçüsüz ve tahmîn ile almak demektir ki, Türkçe'de "toptan" demek olur. Şu hâlde beyt-i şerîfteki "güzâf"ı, "umûmiyet" ma'nâsına almak münasib olur. Ya'ni, cevheri her tarafta aradılar bulamadılar. Binâenaleyh umûmiyet cihetinden cidd ile aramağa başladılar. Hamamda bulunan halkın ağzında ve kulağında ve vücûdlarının her yarığında ve deliğinde aradılar.
2251. Alt ve üst, yarıkta ve her tarafta sadefi latif olan inciyi araştırdılar.
Velhâsıl hamamda bulunan kadınların ağızlarında ve kulaklarında ve avret mahallerinde ve her taraflarında o latif bir sadeften çıkmış olan çok kıymetli ve nâdîde inciyi araştırdılar.
2252. "Gerek ihtiyar gerek genç her kim var iseniz hep çıplak olunuz!" diye ses geldi.
2253. Acib olan gevher dânesi zâhire gelmek için, hâdime birer birer aramaya başladı.
"Şigift", acîb; "hâcibe", sultanın hizmetçisi demektir. Ya'ni, hamamda olanlara çırçıplak olmaları için emir verdiler. Herkes soyundu, sultanın hiz- metçisi dahi herkesin ağzını, yüzünü ve kulaklarını ve a'zâ-yı tenâsüliyyelerini aramaya başladı.
2254. O Nasuh korkudan bir halvete gitti, azîm korkudan yüzü sarı ve dudağı mavi oldu.
Âlet-i tenâsülü aranmak istenildiği vakit erkek olduğu meydana çıkıp hamamda bir azîm kıyamet kopacağı ve iş hükûmete aksettiği vakit dahi kendisinin başı gitmek korkusundan dolayı Nasûh bir halvete kaçtı. Azîm bir korkudan rengi sarardı ve dudakları morardı.
2255. Gözünün önünde ölümü gördü; gitti o yaprak gibi titrer idi.
Nasûh'a ölümü tecessüm etti; halvete gitti ama yaprak gibi titreyerek gitti.
2256. Dedi: "Ya Rab, def'alarca rücû' etmişim, tövbeleri ve ahidleri bozmuşum!"
2257. "Onları yapmıştım ki benden lâyık idi, akıbet böyle bir kara sel erişti."
"Ben isti'dâdıma lâyık olan o fenâlıkları yaptım. Bu benim hâl-i evvelimdi. Akıbet bu hâl-i evvelin hâl-i sânîsi olan böyle bir gam ve elemin kara seli erişti."
2258. "Aranmak nöbeti eğer bana erişirse vah ki benim canım ne sıkıntılar çeker!"
2259. "Benim ciğerime yüz kıvılcım düşmüştür. Münacatımda ciğerimin kokusunu gör!"
2260. "Böyle gam kâfire olmasın! Rahmet eteğini tuttum. İhsân! İhsân!"
2261. Kâşki anam beni doğurmaya idi. Yahud beni mer'âda bir arslan yiye idi!
2262. Ey Huda, onu yap ki senden lâyık olur, zîrâ her delikten beni yılan ısırıyor!
2263. Taş gibi can, demir gibi kalb tutarım. Yoksa bu renc ve hanîn içinde kan olurdu.
Benim canım taş gibi katı ve kalbim demir gibi serttir. Eğer böyle olmasa idi bu an meşakkat ve feryâd içinde canım ve kalbim kana tahavvül ederdi.
2264. Vakit benim için dar ve bir nefes geldi; pâdişahlık et ve benim feryadıma eriş!
Yâ Rab, benim için vakit pek daraldı ve bir nefesten ibâret kaldı. Şimdi beni aramağa gelecekler. Sen kerem sahibi bir pâdişâh-ı azîmsin, padişahlık et, benim feryadıma eriş!
2265. Eğer bu def'a bana settârlık edersen her yapılması layık olmayandan tövbe ettim.
"Nâ-kerdenî" (ناکردنی)'de "yâ", yâ-yı liyâkattir. Ya'ni, "Yâ Rab, eğer bu def'a da benim günâhımı halkın nazarından sıfat-ı settâriyyetin ile örter isen, ben yalnız bu fiilimden değil, her yapılması lâyık olmayan ya'ni senin rızâyı şerîfine muvâfik olmayan bilcümle amellerden tövbe ettim!"
2266. Bu kere de benim tövbemi kabul et, tâ ki tövbe için yüz kemer bağlayayım!
Yâ Rab, bu kere de tövbemi kabûl et, tâ ki bu tövbemin muhâfazası için birçok hizmetler edeyim!
2267. Eğer ben bu kerre bir taksîr edersem, sonra artık benim duâmı ve sözümü dinleme!
2268. Bu duâyı etti ve yüz katre akıcı olarak dedi ki: "Cellâda ve avvâna düştüm!"
"Zârîden", ağlamak ve duâ etmek ma'nâlarına gelir. Burada "duâ etmek" ma'nâsı münasibdir. "Katre"den murâd, göz yaşıdır. "Avvân”, sıkı tutucu demek olup burada evvelki zamanlarda “şahne ve serheng" dedikleri "zabıta me'mûrları"dır ki, zamânımızda "polis" derler. Beyt-i şerîfde şeddesiz zikri zarûret-i şiirden dolayıdır. Ya'ni, Nasuh bu duâyı ve bu niyâzı etti ve gözünden birçok yaşlar akıcı olarak dedi ki: "Eyvâh ki cellâd ve polis eline düştüm!"
2269. "Hiçbir firenk böyle ölmesin! Hiçbir mülhidin böyle feryadı olmasın!"
"Firenk"ten murâd, kâfir ve "mülhid"den murâd dinsizdir. Ba'zı nüshalarda افرنگ yerine "tersâî" (ترسائ) vâki'dir. Ya'ni, "Hiçbir kâfir böyle benim ölümüm ile ölmesin ve hiçbir dinsizin böyle benim gibi feryâdı olmasın!" Ya'ni benim gibi muztarib bir hâle gelmesinler, demek olur.
2270. Kendi canı üzerine nevhalar etti. Önünde Azrail'in yüzünü ziyade [2270] görmüş idi.
Nasûh erkekliği zâhir olduğu vakit muhakkak cellâd eline teslîm edileceğini bildiği için kendi canı üzerine nevhalar etti ve Hz. Azrâîl'in yüzü ona tecessüm etti.
2271. O kadar "Ey Hudâ ve ey Huda!" dedi ki, kapı ve duvar ona çift oldu.
Ya'ni, o kadar "Yâ Rab, yâ Rab!" diye cenâb-ı Hakk'a yalvardı ki, Nasûh kendinin yalvarmasına kapıların ve duvarların bile iştirak ettiğine kāni' oldu. Zîrâ kendi Hakk'a teveccühde müstağrak idi. Nazarına müsâdif olan her şeyi de öyle Hak'ta müstağrak gördü.
2272. O "Ya Rab ve ya Rab!" arasında idi. Cüst ü cû arasından ses geldi.
Nasûh “Yâ Rab, yâ Rab!" diye münâcât ve niyâz ile meşgül idi. Hamamda gevherin cüst ü cûsunda olan halk tarafından ses geldi ki, o sesin ifade ettiği ma'nâ âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyrulur.
Aramak nöbetinin Nasûh'a erişmesi ve "Onu soyunuz ve arayınız, zîrâ cümleyi aradık, Nasûh'u da arayınız!" diye ses gelmesi ve heybetten Nasûh'un bîhûş olması ve bağlanmanın nihayetinden sonra işin açılması. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir maraz ve gam isabet ettiği vakit اسْتَدَى أَزمة تنفرجي ya'ni "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!" buyururlardı.
Bu sürh-ı şerîfdeki hadîs-i nebevî İmâm-ı Ali (k.v) efendimizden rivâyet buyrulmuştur. Ebu'l-Fazl Yûsuf hazretleri tarafından matla' ittihâz edilerek uzun bir kasîde söylenmiş ve Mesnevî-i Şerîf şârihi İsmâîl Ankaravî (k.s.) hazretleri tarafından Türkçe'ye tercüme ve şerh buyrularak tab' dahi edilmiştir. Hadîs-i şerîfin mazmûnu "Bir iş dıyk oldukta müttesi' olur" ve "Meşakkat teysîri celbeder" gibi kavâid ile iştihâr etmiştir. Bu kāide ma'nâ ve sûret âlemlerini muhîttir. Nitekim sûret âleminde bir kap içinde son derece tazyîk olunan buhar o kabı patlatıp ittisa' eder ve dağılır; ve hukemânın "aksü'l-amel" dedikleri käide dahi ma'nâ-yı hadîs-i şerîfin netîcesidir. Bunun sırrı dahi herhangi bir ism-i ilâhînin hükmü ve te'sîri kemâlini bulduktan sonra onun mukābili olan ismin hüküm ve te'sîri başlamasıdır. Meselâ Müntakim ismi kemâlini izhar ettikten sonra Mün'im ismi icrâ-yı hükme başlar. Sâir esmâ-i ilâhiyye de buna kıyâs olunsun.
2273. "Ey Nasuh cümleyi aradık, ileri gel!" O zaman bîhûş oldu, ruh uçtu.
Cüst ü cû arasında yükselen ses, "Ey Nasûh, hamamda bulunanların hepsini aradık, gevheri bulamadık, ileriye gel, seni de arayacağız!" diyordu. Bu da'vet üzere Nasûh'un işi bitti, kendinden geçti ve cisminden rûhu uçtu, ya'ni hareketsiz kaldı.
2274. Yıkılmış duvar gibi düştü. Onun aklı ve idraki gitti. O cemâd gibi oldu.
2275. Vaktaki onun idraki cisminden aman vermeksizin gitti, o zaman onun sırrı Hakk'a ulaştı.
Vaktāki Nasûh'un akıl ve idrâki bu âlem-i keserâttan gäib oldu ve Nasûh kendinin kendiliğinden geçti ve bu hâl emânsız ya'ni kendinin kendiliğini düşünmeye fırsat bulmaksızın vâki' oldu. O zaman onun sırrı ya'ni kalbi Hakk'a vâsıl oldu ve bu hâl içinde tövbesi kabûl oldu.
2276. Vaktaki boş oldu ve onun vücudu kalmadı, onun doğan kuşu olan canını Hak huzuruna çağırdı.
Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyesinin hâmili olan akıl ve idrâkinden boşaldı ve onun mevhûm olan vücûd-ı izâfisi kalmadı ve fânî oldu, onun doğan kuşu gibi olan rûh-ı insânîsini Hak Teâlâ hazretleri huzûruna, vücûd-ı hakîkîsi cânibine çağırdı.
2277. Vaktaki onun gemisi muradı olmayarak kırıldı, deryanın rahmet kenârına düştü.
Vaktaki onun gemi mesâbesinde olan vücûd-ı kevnîsi ve izâfisi kendisinin murâdı ve kasdı olmayarak, bir sebeb tahtında kırıldı ve hükümsüz kaldı ve keserât âleminde yüzemez bir hâle geldi, vücûd-ı hakîkî deryâsının rahmet kenârına düştü.
2278. Vaktâki Hakk'a ulaştı, vaktâki bî-hûş oldu rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.
Vaktâki akıl ve idrâkinden sıyrılıp Hakk'a ulaştı, vücûd-ı hakîkî denizinin rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.
2279. Vaktâki onun canı cisim ayıbından kurtuldu, kendi aslî huzuruna sevinerek gitti.
Ya'ni, Nasûh'un yaptığı ma'siyet ve günah ancak cisminin iktizâsı olan bir ayıp idi; ve onun canı da cismine bağlı idi. Vaktâki onun canı cisminin bu ayıbından kurtuldu, kendi aslı olan vücûd-ı hakîkî-i pâk tarafına sevine sevine gitti.
2280. Can doğan gibidir ve cisim ona bir bukağı gibidir. Ayağı bağlanmış, kanadı kırılmış bir bendedir.
"Künde", mahbûsların ayaklarına bağladıkları bukağı ve pranga demektir. Ya'ni rûh-ı insânî doğan kuşu gibidir, âlem-i bâlâya uçmak ister; fakat cisim onun ayağına bağlanmış bir bukağı gibidir. Cisme taalluk eden o rûh ayağı bağlanmış ve kanadı kırılmış bir bendedir.
2281. Vaktâki onun idrâki gitti ve onun ayağı açıldı, o doğan Keykubâd tarafına uçar.
"Keykubâd", aslı "keygubad" (كيغباد), hak üzerine adâlet edici demektir. Zîrâ "key", âdil ve "gubâd", hak üzerine demektir. İran pâdişahlarından birinin ismidir. Sonradan "gubâd", kaf ile ["kubâd] yazılmağa başlanmıştır. Burada murâd, "adl edici pâdişâh-ı hakîkî olan Hak"tır.
2282. Vaktâki rahmet deryaları kaynadı, taşlar bile âb-ı hayâtı içti.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rûm'da olan فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ موتها (Rûm, 30/50) ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserine bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltti?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
2283. Zayıf zerre azîm ve cesîm oldu; toprağa mensub döşeme atlas ve sırmalı kumaş odu.
Zayıf bir zerre olan bir çekirdek büyüdü, koca bir ağaç oldu; yine o rahmet-i ilâhiyyeden toprak döşeme parlak yeşil atlas oldu ve aralarındaki sarı çiçekler ile sırmalı kumaş oldu.
2284. Yüz yıllık ölü mezardan dışarıya çıktı; kovulmuş şeytan güzellik ile hûrîlerin reşki oldu.
Ya'ni, rahmet-i ilâhiyye kaynayınca zâhirde mümkin görünmeyen şeyler mümkin olur. Meselâ o rahmet-i ilâhiyye yüz yıllık ölüyü mezardan dışarıya çıkarır. Kovulmuş olan şeytanı bile hûrîlerin kıskanacağı bir güzel sûrete koyar.
2285. Bütün bu yeryüzü yemyeşil oldu; kuru ağaç çiçek açtı ve latîf oldu.
Nitekim yeryüzü o rahmet-i rahmâniyyeden yemyeşil bir hâle geldi. Kışın kupkuru kalan ağaç yine o rahmetten yeşillendi, çiçek açtı ve latîf oldu.
2286. Kurt kuzu ile meyin harîfi oldu. Ümitsizler latîf damarlı ve latîf sinirli olmuştur.
Kurt kuzuyu parçalayıp yemek lâzım gelirken rahmet-i ilâhiyye geldiği vakit, birbirleriyle muhabbet ve ülfet şarabının mahremi ve arkadaşı olmuştur. Ümitsiz kimselerin damarları ve sinirleri gam ve elem ile münkabız bir hâlde iken o rahmet-i ilâhiyye onların damarını ve sinirini hoş ve latîf bir hâle getirmiştir ve kalblerine inbisât ilkā eylemiştir.
2287. Ansızın korku gitti, "O gāib olmuş dürr-i yetîm bulundu!" diye ses geldi.
"Dürr-i yetîm", nazîri bulunmayan kıymetli inci tânesi demektir. Ya'ni, Nasûh kendinden geçtiği bir sırada hamam halkı arasında "Gāib olan inci bulundu!" diye bağrışma vâki' oldu. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda شد پدید آن گم شده در یتیم suretindedir. "O gāib olmuş dürr-i yetîm zâhir oldu!" demek olur.