İçeriğe atla

Gevherin bulunması ve şâhzâdenin hâdime ve câriyelerinin Nasûh'tan helâllik dilemesi

5. bölüm / 51 · 1236 kelime · ~7 dk okuma

2288. Canın helâkine sebeb olmuş olan korkudan sonra, müjdeler geldi, dediler ki: "İşte gaib olmuş olan!"

2289. "Bulundu, feraha karıştık, müjdelik ver ki gevheri bulduk!"

"Bâften", dokumak ma'nâsına; der (در), tekmîl-i vezn için zâiddir. “Ferah", bir kumaşa ve "gamlılar" dahi, ipliğe teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, “Gaib olan inci bulundu, ferah kumaşı dokunurken biz de beraber dokunduk ve ferah kumaşına karıştık!" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu birinci mısra' şöyledir: حزن شد و اندر فرج در یافتیم Ya'ni "Hüzün gitti ve sürûra vâsıl olduk" demek olur.

2290. "Hüzün zail oldu!" diye feryaddan ve na'radan ve el çırpmadan hamam dolmuş idi.

2291. O gitmiş olan Nasuh tekrar kendine geldi. Onun gözü önde yüz günün parlaklığını gördü.

Ya'ni, baygın ve kendinden geçmiş olan Nasûh hamamda kadınların yaygaraları üzerine tekrar kendine geldi, onun gözünün önündeki korku karanlığı gitti, hayat gündüzünün aydınlığı parladı.

2292. Her bir kimse ondan helâllik istedi. Onun eline birçok bûseler verdiler.

Ya'ni, Nasûh hakkında sû'-i zan eden her bir kimse ondan helâllik diledi ve birçok def'alar gönlünü almak için ellerini öptüler ve dediler ki:

2293. "Sû'-i zan ettik, bize helâl et, kuyl ü kal içinde senin etini yedik!"

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hucurât'taki âyet-i kerîmeye işaret buyrulur : يَا أيها الَّذِينَ آمَنُوا اجتنبوا كثيراً من الظن إن بعض الظن إثم وَلَا تَجَسَّسُوا ولا يغتب بعضكم بعضا أيحب أحدكم أن يأكل لَحْمَ أخيه ميتا فكرهتموه واتقوا الله (Hucurat, 49/12). Ya'ni “Ey mü'minler, zannın çoğundan sakının, zîrâ zannın ba'zısı günahtır ve tecessüs etmeyin ve birbirinizin gıyâbında kötü şeyler söylemeyin! Ölmüş kardeşinizin iğrendiğiniz etinden yemeyi biriniz sever mi? Ve Allah Teâlâ'dan korkun!"

2294. Zîrâ ki cümlenin zannı onun üzerine ziyade idi. Zîrâ ki yakınlıkta cümleden ileri idi.

Hamam halkının Nasûh hakkındaki sû'-i zanlarının ziyâdeliğinin sebebi pâdişâhın kızına Nasûh'un herkesten daha yakın olması idi.

2295. Nasuh onun husûsî ve mahrem dellâki idi. Belki ruhu bir olmuş iki cisim gibi idi.

2296. "Eğer gevheri götürmüş ise ancak o götürmüştür; hâtûna ondan daha mülazim kimse yoktur."

"Hâtûn", yüksek aileye mensûb kadın demektir. Türkçe'de "kadın" kelimesi bundan muharreftir. Ya'ni, “pâdişâhın kızını ovan ve yıkayan ancak Nasûh'tur, onun hizmetine ondan daha devamlı ve yakın kimse yoktur."

2297. Kargaşalıkta evvelâ onu aramak istedi. Hürmet için onu tuttu, te'hîr etti.

"Neberd", cenk ma'nâsınadır. Burada hamam halkının kargaşalığı ve mücâdeleleri demektir. Ya'ni, şâhın kızının aramağa me'mûr olan hizmetçisi evvelâ inciyi aramağa Nasûh'tan başlamak istedi. Fakat sultânın husûsî dellâki olduğu için hürmet maksadıyla aramak keyfiyetini tuttu, te'hîr etti.

2298. "Tâ ola ki onu bir yere ata, bu mühlet içinde kendini kurtara!"

Hâdimin aramayı te'hîr etmesi dahi "şâyet inciyi almış ise, şiddetle arandığını görüp belki bir yere bırakır, bu müddet içinde dahi kendisini kurtarır!" fikrinden nâşî idi.

2299. Ondan bu helâllikleri dilediler ve özr için kıyâm ettiler.

2300. Dedi: "Adil olan Huda'nın fazlı oldu ve yoksa o şeyden ki bana söylenmiş oldu, daha fenâyım!"

Nasûh onların helallik dilemelerine cevâben dedi: "Adâlet edici olan Hak Teâlâ hazretlerinin benim hakkımda fazl ve inâyeti zuhûra geldi; ve yoksa benim aleyhimde söylenmiş ve bana isnâd edilmiş olan fenâlıkların bende daha fenâsı vardır ve ben onların söyledikleri fenâdan daha fenâ ve berbâdım!"

2301. "Benden ne helâllik dilemek lazım gelir ki, ben ehl-i zamanın en kabahatlisiyim!"

2302. "O şeyi ki kötüden bana söylediler, yüzden biridir. Eğer onun şekki var ise de benim üzerime açıktır!"

"Benim hakkımda söyledikleri fenâlık, bende olan fenâlıkların yüzde biridir. Eğer benim fenâlığımı söyleyen kimsenin o fenâlığında şâyet bir şübhesi varsa o fenâlık benim üzerime açıktır ve ben onu herkesten daha iyi bilirim. Zîrâ herkes kendi nefsine basîret üzeredir."

2303. "Bir kimse benden ne bilir? Ancak binlerce cürümden biraz ve kötü fiillilikten birini!"

"کس چه می داند sualdir ve mâba'di cevabdır. "Fi'lî" (فعلی) 'de "yâ" masdariyyetdir. Ya'ni, "Bir kimse benim ahvâlimden ne bilir? Ancak binlerce kabâhatten birazını ve binlerce kötü fiillilikten birini bilir!" demek olur."

2304. "Benim cürümlerimi ve fiilimin çirkinliğini ben bilirim ve benim Settâr'ım bilir!"

"Benim halkın nazarından gizli olan suçlarımı ve yaptığım fiillerin çirkinliğini bir ben bilirim ve bir de benim rezâletlerimi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir."

2305. "Evvelen bir İblis benim üstadım idi. Ondan sonra İblis önümde hava oldu."

"Evvelâ ma'lûm olan bir İblis dalâlette benim üstâdım ve muallimim olmuş idi. Sonra ben o kadar azdım ve emr-i dalâletten o derece ileriye gittim ki İblis benim önümde hava ve hiç oldu. Ben İblîs'i fersah fersah ileri geçtim!"

2306. "O cümleyi Hak gördü, görülmemiş yaptı. Hatta beni rezâlet içinde sarı yüzlü etmedi."

"Benim yaptığım suçların hepsini Hak Teâlâ gördü ve görülmemiş hükmünde tuttu. Hatta beni halk arasında o rezâletler içinde utandırmadı."

2307. "Tekrar rahmet benim kürkümü dikicilik etti. Can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti."

"Kürk"ten murâd, rûhu örten cisimdir. Zîrâ cisim ma'siyetler ile meşgül olduğu vakit, ona türlü türlü belâlar ve elemler isâbet eder. Meselâ içkiye mübtelâ olan kimselerin cismi alîl olur. Velhâsıl emr-i ilâhîye muhalefet hâlinde cisim kürkü maddî ve ma'nevî belâlar içinde yırtılır. "Kürk dikicilik"ten murâd emr-i ilâhîye muhalefetten vazgeçmekten kinâyedir. Ya'ni, "Rahmet-i ilâhiyye benim canımın kürkü olan cismimi ve zâhirimi ıslah etti; can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti."

2308. Her ne yaptım ise cümlesini yapılmamış tuttu. Yapılmamış taatı getirilmiş tuttu.

"Kerîm olan Allah'ım her ne fenâlık yaptım ise bunları tarafımdan yapılmamış addetti; ve yapmamış olduğum tâatleri ve iyilikleri nâmıma yapılmış olarak kayıt buyurdu. Ya'ni يُبدل الله سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَات (Furkan, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder" âyet-i kerîmesi mûcibince kötülüklerimi iyiliklere tebdîl buyurdu.

2309. Beni servi ve sûsen gibi âzâd etti. Ya'ni baht ve devlet gibi dilşad etti.

Ma'lûmdur ki, servi ağacı kışın yemyeşil ve soğuğun te'sîrinden âzâddır. "Sûsen" bir gülün ismidir. Bu da dört nevi'dir, birisi beyaz olur, ona "sûsen-i âzâd" derler. Diğeri mâvi olur, "sûsen-i ezrak" derler. Diğeri sarıdır, "sûsen-i hatâî" derler. Dördüncüsü sarı, beyaz ve mâvi karışık olur, "sûsen-i âsumângûnî" derler (Burhân). Beyt-i şerîfde sûsen-i âzâda işâret buyrulur. Ya'ni, "Hak Teâlâ beni ma'siyet bürûdetlerinden servi ve sûsen gibi âzâd etti ve baht ve devlet erbâbı gibi mesrûr etti."

2310. Benim adımı pâklerin nâmesinde yazdı. Cehennemlik idim, bana cenneti bağışladı.

"Benim adımı sâlih ve âbid kullarının defterine yazdı. Ben kötü fiillerim ile cehennemde azâba müstahak olmuş iken ni'met mahalli olan cennetine lâyık kıldı."

2311. Ah ettim, benim âhım ip gibi oldu. İp benim kuyuma asılıcı oldu.

Yaptığım fenâlığa nedâmet edip âh ettim; bu âhım bir ip gibi oldu ve düştüğüm nefsâniyet ve cismâniyet kuyusuna asıldı ve kuyunun dibine uzandı.

2312. O ipi tuttum ve dışarıya çıktım; mesrûr ve cesîm ve semiz ve gül renkli oldum.

O tövbe âhının ipini tuttum, o nefsâniyet ve cismâniyet kuyusundan dışarıya çıktım. O kuyunun içinde mağmûm ve zayıf ve sararmış bir hâlde iken dışarıya çıktıktan sonra mesrûr ve semiz ve gül renkli oldum.

2313. Bir kuyu dibinde zebûn idim, şimdi bütün âleme sığmıyorum!

Nefsâniyet ve cismâniyet kuyusunun dibinde zebûn ve âciz bir hâlde idim. Şimdi ise rûhâniyet sâhasına çıktım. Cismâniyet âleminin hey'et-i mecmûasına sığmaz bir hâle geldim!

2314. Ey Huda, sana aferinler olsun, ansızın beni gamdan cüdâ ettin!

2315. Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyâna getiremez!

Yâ Rab, benim vücûdumdaki her bir kıl ucu bir dil hâline gelse hakkımda ibzâl buyurduğun lutfa karşı senin şükürlerini harf ve savt ile bu âlem-i sûrette ızhâr edemez!

2316. Bu bahçe ve pınarlar içinde halka, "Ne olaydı kavmim bilseler idi!" diye na'ra vuruyorum.

“Şimdi âlem-i rûhâniyyetin bu bahçe ve pınarları ve çeşmeleri içinde zevk ve safâ ederek “Ne olaydı kavmim nâil olduğum bu ni’meti ve zevki bilseler idi!” diye na’ralar vuruyorum. يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ Yâsîn-i şerîf (36/26) sûresinde vâki’ olup evvelce ba’zı ebyât-ı şerîfede geçti.