İçeriğe atla

Tövbenin istihkâmından ve tövbenin kabûlünden sonra dellâklık için şehzâdenin Nasûh'u tekrar çağırması ve onun bahâne etmesi ve def' söylemesi

6. bölüm / 51 · 2155 kelime · ~11 dk okuma

2317. Ondan sonra bir kimse geldi, dedi ki: “Merhamet cihetinden seni sultânımızın kızı çağırıyor.”

Nasûh’un tövbesinden sonra ona bir kimse gelip dedi ki: “İnci ziyâ’ı mes’elesinden dolayı hamamda senin kalbini kırdılar. Sultânın kızı seni tat-yîb için merhameten çağırıyor.”

2318. “Şâhın kızı seni çağırıyor gel! Ey müttakî tâ ki onun başını yıkayasın!”

“Parsâ”, afîf, sâlih, mütedeyyin ve müttakî kimse ma’nâsınadır. Nasûh’un hamamda bayılması kendisine sirkat istinâdından müteessir olmasına atfo-lunduğundan, gelen kimsenin “Parsâ!” diye hitâbı bu ma’nâyadır.

2319. “Onun gönlü senden başka bir dellâk istemiyor ki ovsun, yâhud kil ile yı-kasın!”

2320. Dedi: "Git, git elim işsiz oldu ve senin bu Nasuh'un şimdi hasta oldu!"

Nasûh da'vete cevâben dedi: "Haydi git, elim iş görmekten âciz kaldı ve senin bu Nasûh'un şimdi cismâniyet âleminde hasta oldu!"

2321. "Git, acele ve harâretle başka birini ara ki, vallâhi benim elim işten gitti!"

2322. Kendi kalbi ile dedi ki: "Cürm hadden gitti, benim kalbimden o korku ve gam ne vakit gider?"

"Gürm", şiddetli gam ve keder ve gönül tutukluğu demektir. Ya'ni, Nasûh kendi kendine içinden dedi ki: "Benim hamamda yaptığım kabâhat hadden aştı, benim kalbimde yerleşen o korku ve şiddetli gam ve keder hiç gider mi?"

2323. "Ben bir yol öldüm ve tekrar geldim. Ben ölümün ve ademin acılığını tattım!"

"Yek-reh", bir yol demek ise de "bir kerre"den kinâyedir. Anadolu ahâlîsi arasında bir kerre ma'nâsında olarak "bir yol" müsta'meldir. Ya'ni, "Ben hamamda halkın yoklandığı esnâda şiddetli korkudan bir kerre öldüm ve tekrar hayâta geldim. Binâenaleyh ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım. Hiç bir daha o elîm vaziyete düşmek ister miyim?"

2324. "Hakikaten Huda'ya bir tövbe ettim. Cân tenden ayrılıncaya kadar bozmam!"

2325. O mihnetten sonra kimin ayağı tehlike tarafına gider? Meğer ki eşek ola!

Onun beyânında hikâyedir ki, bir kimse tövbe eder, peşîmân olur ve tekrar o peşîmanlıkları unutur ve tecrübe olunmuşu tekrar tecrübe eder. Ebed olan hasârete düşer. Mâdemki onun tövbesine bir sebât ve bir kuvvet ve halâvet ve kabûl erişmeye, köksüz ağaç gibi her gün ziyâde sararır ve ziyâde kurur. Allah'a sığınırız!

Ba'zi nüshalarda در خسارت ابد افتد ibaresinden sonra كه مَنْ جَرَّبَ الْمُجَرَّبَ حَلَّتْ به الندامة kavli münderiçtir. "Kim ki tecrübe olunmuş bir şeyi tecrübe ederse nedâmete düşer" demek olur.

2326. Bir çamaşır yıkayıcı ve onun sırtı yara, karnı boş ve bir zaîf eşeği var idi.

"Gâzur", çamaşır yıkayan kimseye derler. "İşkem tehî", karnı aç olmaktan kinâyedir.

2327. Otsuz taşlık arasında, gündüz geceye kadar gıdâsız ve sığınacak yersiz idi.

2328. Yemek için orada sudan başka bir şey yok idi. Eşek onda gündüz geceye kadar gamlı idi.

"Kûr u kebûd", kara gün, fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarına gelir (Bahâr-ı Acem). Bu ma'nâlardan her birisi beyt-i şerîfin ma'nâsına münasibdir.

2329. O taraflar kamışlık ve orman idi. Orada arslan var idi ki onun san'atı av idi.

2330. Arslana erkek fil ile cenk vâki' oldu. O arslan hasta oldu ve avlamaktan kaldı.

2331. Bir müddet o zaafından nâşî avdan aciz kaldı; yırtıcılar kuşluk gıdâsından azıksız kaldılar.

“Çâşt-hâr”, kuşluk vaktinde yenilen yemek. “Ded”, yırtıcı hayvanlar. Ya'ni, arslan, erkek fil ile kavga edip yaralandı. Her sabah yapacağı avı yapamaz oldu. Bir müddet böyle avdan âciz kaldı. Onun avladığı hayvanların artığını o civardaki yırtıcı hayvanlar gelip yerler idi. Arslan avdan âciz kalınca o yırtıcılar da o arslanın artığını bulup yiyemez oldular.

2332. Zîra ki arslanın artığını yiyici onlar idiler. Vaktaki arslan hasta oldu, daraldılar.

2333. Arslan bir tilkiye emretti ki, "Git benim için bir eşeği avlayıcı ol!"

2334. "Eğer merg-zârın etrafında bir eşek bulur isen git ona efsun oku, onu aldat, getir!"

“Merg”, bir nevi' yeşilliktir ki, otlayan hayvanlar onu kemâl-i rağbetle yerler (Burhân); “-zâr” mahall-i kesret demek olup “merg-zâr”, yeşilliğin çok olduğu mahal ma'nâsınadır. “Füsûn”, hîle.

2335. "Vaktaki eşeğin etinden bir kuvvet bulurum, böyle olunca ondan sonra başka av tutarım."

2336. "Birazını ben yerim, bâkîsini siz yersiniz. Ben gıdâda size sebeb olurum."

2337. "Ya bir eşeği ya bir öküzü benim için ara! Bildiğin o birtakım füsûnlardan söyle!"

2338. "Füsûnlardan ve latif sözlerden onu baştan çıkar ve onu buraya çek!"

Mesnevî-i Şerîf'in şerh-i Arabîsi olan Menhec-i Kavîde bu kıssanın rumûzu şöyle îzâh olunur: "Tilki"den murâd hîlekâr adam ve "arslan"dan murâd, şeyh-i nâkıs ve "eşek"ten murâd, ahmak sâlik ve "yırtıcı hayvan"dan murâd, şeyh-i nâkısın müridleri. "Fil"den murâd, müteşerri' olan kimsedir ki, şeyh-i nâkısa gālib gelir. "Merg-zâr"dan murâd, lezâiz-i dünyeviyye mahallidir. İmdi hîlekâr adam, sâdedil sâlikleri intifa' etmek için, şeyh-i nâkısın huzûruna getirir." Fakat âtîdeki sürh-ı şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu rumûzâtı îzâh buyururlar.

Hakk'ın kendisine ilham verdiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka fâideler vermek husûsunda ârif-i vâsıl olan kutbun teşbîhi ve arslana temsîlidir ki, yırtıcılar arslana yakınlığı mertebeleri üzerine nafakalar yiyici ve artık yiyicilerdir. Kurb mekânî değildir, belki kurb sıfatîdir ve bunun tafsîlleri çoktur. Vallâhü'l-hâdî!

"Ücrâ", lügatte "bahşiş ve fâide" ma'nâsına olan "cervî" kelimesinin cem'idir. "Sûrî veyâ ma'nevî nafaka ve ta'yînât ve vazîfe" ma'nâsında isti'mâli müteâreftir. Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki kıssayı müfessirdir. Ma'lûm olsun ki, kutbü'l-aktab kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup hakîkat-i muhammediyyenin mazharıdır ve bu i'tibâr ile "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerden dir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Sâir evliyâda bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu âlem-i şehadette sûrî ve ma'nevî erzâk onun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunur. Yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir ve hazain-i ilâhiyyenin emînidir. Binâenaleyh ekvâna olan Hakk'ın tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyyesi hep onun vâsıtası ile zâhir olur. Efrâd-ı halktan her birinin kutb-ı âlemden istifadesi, ona sıfat i'tibariyle yakınlığı nisbetindedir. Bu husûsta mekân yakınlığının te'sîri yoktur. Meselâ bir kimse kutb-ı zamân ile bir mekânda otursa sıfat i'tibariyle ona ne kadar yakınlığı var ise o nisbette istifade eder. Ve kutub hakkındaki îzâhât IV. cildin 3696 numarasına müsâdif olan beytin sürhünde îzah olundu.

2339. Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bakîsini yiyicidir.

Kutb-ı âlem arslan mesâbesindedir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesi ile rahmet-i rahmâniyyesini avlamak o kutbun işidir. Mahlûkāt-ı sâire o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

2340. Mümkin oldukça kutbun rızasına çalış; ta ki kavî olsun da vuhûş say[2340]detsin!

Kutbun rızâsı, halk arasında dîn-i Hakk'ın te'yîdine ve ahlâk-ı hamîdenin kuvvetlenmesine çalışmak sûretiyle olur. Gerçi îman ve küfür ve hidayet ve dalâlet halk arasında isti'dâdlarına göre kutbun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunursa da, kutub ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallik olduğundan ولا يرضى لعباده الكفر (Zumer, 39/7) ya'ni "Allah Teâlâ küfürden râzı değildir" âyet-i kerîmesi mûcibince dalâletten ve küfürden râzı değildir. Binâenaleyh dîn-i Hakk'a ve ahlâk-ı hamîdeye hâdim olanlardan kutb-ı zamân râzı olup, onun rûhâniyeti ve bâtını kavî olur ve o nisbette de esrâr-ı ilâhiyye vuhûşunu avlar; ve onun bakıyyesini, nefisleri yırtıcı hayvan mesâbesinde olan halk alırlar. “Vuhûş", "vahş"in cem'idir. "Vahş", kaçmak ve ürkmek ma'nâsına geldiği gibi insandan ürküp kaçan hayvana da derler. Ma'lûm olsun ki, esrâr-ı ilâhiyye rûhânî ve tabîî olur. Bu kadar keşfiyât-ı maddiyye ve fenniyye ve esrâr-ı tabîiyye kutb-ı zamanın kalbinden, isti'dâdlarına göre halk-ı âleme feyezân ettiği gibi rûhânî olan hakäik ve maârif dahi yine o hazretin kalb-i şerîfinden yine isti'dâdlarına göre ehlinin kalblerine fâiz olur. Fakat kutbun rızâsı yukarıda beyân olunduğu üzere maddiyâta değil, ma'neviyâta teveccühtedir.

2341. Vaktaki incinir, halk bî-neva kalır. Zîra ki boğazın rızkı aklın elindendir.

Halkın ef'âli ve ahlâkı bozuk bir hâle geldiği vakit kutub incinir. Bu sûrette halk maddî ve ma'nevî rızıktan mahrûm kalırlar. Maddî rızıktan halkın mahrûmiyeti kıtlık ve emsâli esbâb-ı zâhiriyye ile olur ki, bunun emsâli muhtelif zamanlarda çok vâki' olmuştur; ve halk bunun iç yüzünü bilmezler. Esbâb-ı tabîiyye ve zâhiriyyeye atfederler. Ma'nevî rızka gelince kutbun kalbinden halkın kalblerine füyûzât-ı ilâhiyye sârî olmaz olur. Zîrâ sû'-i halleri ile halk mecrâ-yı feyzlerini kapatmış olurlar. Zîrâ âlemin hey'et-i mecmûası bir cisim ve kutub o cismin aklı mesâbesindedir. Boğazın rızkını tedârik eden akıl olduğu gibi cism-i âlemin maddî ve ma'nevî rızıklarını dahi hazîne-i gayb-ı ilâhîden tedarik edip a'zâ-yı cism mesâbesinde olan halka tevzî' eden kutubdur.

2342. Zîrâ ki halkın vecdi onun gıdâsının bâkîsidir. Eğer senin canın av arayıcı ise bunu hifzet!

"Vecd", bulmak demektir. Ya'ni, halkın gıdâ-yı maddî ve ma'nevîyi bulması kutbun gıdâsının artığıdır; bu ma'nâyı iyi ezberle, eğer senin canın ve kalbin kutbun avını arayıcı ise bunu hifz ve kutbun rızasını tahsîl et!

2343. O akıl gibi ve halk cismin a'zâsı gibidir. Bedenin tedbîri aklın bağlanmışıdır.

2344. Kutbun za'fı cisimden olur ruhtan değil! Za'f gemide olur, Nûh'ta değil!

Kutbun za'fı olursa ancak cisimden olur. Yoksa onun rûhu zayıf olmaz. Za'fı gemi mesâbesinde olan cisminde olur, Nûh (a.s.) mesâbesinde olan rû- hunda değil. Ma'lûm olsun ki, kutub alelekser cismen zayıf olur ve ba'zı has-talıklar ile marîz olur, sâir nâsdan farkı olmaz. Fakat rûh-ı şerîfi bir arslan gi-bi olup cism-i zaîfine gālib olduğundan, za'f-1 cisimden müteessir ve muzta-rib değildir. Nâs onu kendileri gibi muztarib bir hâl içinde zannederler. Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işâret buyururlar: Zîrâ Hz. Hü-dâvendigârımız efendimiz zât-ı şerîflerinin kalb-i Muhammedî üzere vâki' ol-duğunu şu beyt-i şerîfte beyân buyururlar: Tercüme ve îzâh: "Hazîne-i füyûzât-ı ilâhiyyeyi açtılar. Ey nâs, geliniz hil'at-i aşk ve maârifini giyiniz! Zîrâ Mustafa (a.s.)ın hakikatini hâmil olan bir kimse geldi, hepiniz îmân ediniz!" Ve cism-i şerîflerinin za'fı hakkında dahi Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu hâ-dise bize ma'lûmât i'tâsına kâfidir: Menkıbe: Hz. Hüdavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazar-ru'-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hüdavendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükde göz yaşının damla-ları yanakları üzerinden aktı, ondan sonra: "Hüdâvendigârım, mizâc-ı şerîfi-niz be-gāyet zayıftır. Eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hüdavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâ-meti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi; benim miskîn ve zayıf olan te-nim üç gün üç gece on yedi kere şa'şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârikāt-ı envâr-ı ce-mâle nasıl tahammül eder?"

2345. Kutub o olur ki, kendi etrafını dolanır. Feleğin dönüşü onun etrafında olur.

Ya'ni, kutub cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibariyle bilcümle te-celliyât-ı Hakk'ı her an ve şânda kendi zâtında bulur ve bittabi' kendi etrâfi-nı devreder. Fakat eflâkin sebeb-i hilkati kutbun zuhûru olduğundan eflâk onun etrafını devreder. Beyt-i Sa'dî (k.s.):

2346. Eğer onun gulâm-ı hâssı ve bendesi oldun ise onun gemisini ta'mîrine yardım et!

Kutbun cismi ism-i Zahir'in mazharıdır. İsm-i Zâhir'in ihâtası altında ne kadar esmå var ise kutub [o] esmânın dahi cem'iyyetini hâizdir. Kutbun cismi az yemek ve az uyumaktan ve sâir riyazatlardan zayıf bir hâlde olduğundan onun hizmet-i husûsiyyesinde bulunan[lar] onun rûhâniyetine hizmet ettikleri gibi cismâniyetine ait olan hizmetleri dahi îfâ etmek lazım gelir; ve onun cismâniyetine hizmet etmek onun mazhar olduğu cem'iyyet-i esmâiyyenin müsemmâsı olan Hakk'a hizmet etmektir. Ve onun cisim gemisinin ta'mîri, kutbun bu âlem-i zâhirde yapmak mecbûriyetinde bulunduğu hidemât-ı zâhirenin îfâsıyla olur.

2347. Senin yarîliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed'de vâki' olan âyet-i kerîmeye işaret buyrulur : إِن تَنصُرُوا الله ينصركم ويثبت أقدامكم (Muhammed 47/7) Ya'ni "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah Teâlâ da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı tesbît eder". Bu âyet-i kerîme harbde nazil olduğundan ma'nâ-yı zâhirîsi şudur: "Siz Resûlullah ile beraber düşmanla kıtâl etmek sûretiyle Allah'ın dînine ve Resûlüne yardım ederseniz, Allah Teâlâ da sizin kıtâlde ayaklarınızı tesbît ederek düşman üzerine gālib kılmak sûretiyle yardım eder." Ma'nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir. Zât-ı Hakk'ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki' olur. Nitekim Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bî-ser-nâme'sinde şöyle buyururlar: Ve kutub hakikat-i muhammediyyenin hâmili ve vâris-i kâmil olduğundan ona yardım Hakk'a yardımdır. Ma'nâ-yı beyt: Ey mürîd, senin kutba olan hizmet-i zâhiriyyen, yine senin kendi nefsine yardımın ve muâvenetindir. Hakîkatte kutba değildir. Zîrâ kutb-ı âlem yukarıda îzâh olunduğu üzere âlem-i şehadette zât-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibarettir. Ey sâmi', şârih-i fakîrin bu sözünden sakın kutbun sûreti ve taayyünü Hakk'ın zâtı olduğu i'tikādında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla beraber, zât onların cümlesinden münezzeh ve berîdir. Zîrâ taayyünâta i'tibâr yoktur, fânîdir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.

2348. Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!

Esbâb-ı dünyeviyyeyi tilki gibi avla ve ele geçir ve arslan mesâbesinde olan kutba fedâ et, tâ ki o ettiğin fedâ ve hizmet mukābilinde yüz binlerce maddî ve ma'nevî avı ele geçiresin! Yahud "fedâ eyleyecek sayd"dan murâd, ehl-i dünyâdır. "Fedî" (فدی), "fedâ" (فدا)nın imâle olunmuşudur. Bu sûrette kāfiye tamâmdır.

2349. O mürîdin saydı tilkice olur. Serkeş olan sırtlan saydı ölü tutar.

"Küftâr", sırtlan denilen serkeş ve vahşi hayvandır ki mezarlardan ölüleri çıkarıp yer. "Merîd", serkeş ve matrûd ma'nâsınadır. Ya'ni, mürîdin avladığı esbâb-ı dünyeviyye ve ehl-i dünyâ tilki gibi hîle isti'mâli ile olur. Onun avlayıp kutbun huzûruna getirdiği şikâr ölüdür. Çünkü onun saydı sırtlan dediğimiz serkeş ve vahşi hayvanın ölü hâlinde bulduğu ava benzer.

2350. Ölüyü onun huzuruna çekersen diri olur. Gübre, bağ ve bostanda neşu ü nemâ bulucu olur.

Ey mürîd, sırtlan gibi avladığın ölüyü kutbun huzûruna çekip getirirsen, o ölü av onun huzûrunda hayât-ı ma'neviyye bulur. Nitekim gübre bağ ve bostana getirilip döküldüğü vakit ondan yeşillikler ve çiçekler neşv ü nemâ bulur. "Pâlîz”, umûmen bağ, bostan ve ekinlik, kavun ve karpuz ve hıyar tarlası demektir (Burhân).