İçeriğe atla

Tilkinin arslana cevab söylemesi

7. bölüm / 51 · 2688 kelime · ~14 dk okuma

2351. Tilki arslana dedi: "Hizmet edeyim, hileler yapayım, onun aklını koparayım!"

"Tilki"den murâd, insân-ı kâmile intisâb edip henüz nefsinin ahkâmı altında zebûn olan kimsedir. İnsân-ı kâmil aynı zamanda sahib-i siyaset bulunduğundan, zâhirî işlerde hîleye âşinâ olan bu gibi müridleri istihdâm eder; ve "eşek"ten murâd dahi, ehl-i Hak'tan yüz çeviren sâde-dil sofular ve zâhidlerdir. İnsân-ı kâmil bunların safvetlerini takdîr etmekle beraber, bu bîçâreler, insân-ı kâmilin mesleğini kendi akıllarınca Kur'ân'a ve hadîse muhalif gördükleri için bunlardaki cehli ve hamâkat-ı ârızayı izâle etmek ister. Binâenaleyh bunu avlamağa hîle usûlünü bilen müridini me'mûr eder. Binâenaleyh "arslan"dan murâd dahi, insân-ı kâmil olur. Ya'ni, mürîd insân-i kâmile dedi: "Peki efendim, emriniz mûcibince hizmet edeyim. O bîçâre sâde-dil zâhidi avlamak için tedbirler yapayım ve onun aklını kendi mertebesinden koparayım ve izâle edeyim!"

2352. "Hilekârlık ve efsûngerlik benim işimdir. Benim işim hîledir ve yoldan götürmektir."

"Destân", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "mekr ve hîle" ma'nâsınadır.

2353. Dağ başından ırmak tarafına acele etti. O zayıf olan miskin eşeği buldu.

"Dağ başı"ndan murâd, insân-ı kâmilin huzûru, "ırmak"tan murâd tecelliyât-ı esmâiyyenin mecrâsı olan âlem-i sûrettir. Zîrâ zâhidlerin nazargâhı âlem-i sûrettir. Çünkü onlarda nefislerinin cennetten mahrûm ve cehennemde muazzeb olması korkusu vardır ve bu korku ile Hakk'a yürürler. Nitekim yukarıdaki zâhid ve câriye kıssasının 2179 numaralı beytinde آن زعشق جان دوید و این زبیم ... الخ ["O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu..."] buyrulmuş idi. Ya'ni, mürid-i hîlekâr insân-ı kâmilin huzurundan çıktı, âlem-i ma'nâdan âlem-i sûrete gitmek için acele etti ve o zühd-i sûrî içinde o sâde-dil sofuyu buldu.

2354. İmdi harâretli selâm verdi ve ileriye gitti. O sâde-dil dervişin önüne gitti.

Efsûnger olan kandırıcı sözler söylemesini bilen mürîd o zâhide muhabbetli ve harâretli selâm verdi ve ileriye yürüdü. O câhil ve ahmak dervişin önüne gitti.

2355. Dedi: "Bu kuru sahrada taşlık kuru mahal arasında nasılsın?"

"Kuru sahra"dan murâd, zâhidin aşksız olan hayât-ı dünyeviyyesidir. Zîrâ aşk-ı ilâhî olmazsa bu dünyâ âlemi taşlık ve kuru bir mahal mesâbesinde kalır; ve bu hâle "zühd-i bârid" ve "zühd-i huşk" derler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Bî-aşk geçen ömrünü hiç katma hesaba Aşk âb-ı hayattır, dil ü cândan onu ahz et" Diğer Beyit: Nazmen tercüme: "Âşık ol, âşık ol, elverdi, eşeklikten geç Pâdişâhzâdesin ahırda eşeklik nenedir!"

2356. Eşek dedi: "Gerek gamdayım, gerek İrem'deyim, kısmetimi Hak yapmıştır, bundan dolayı şakirim!"

"İrem", Şeddâd denilen hükümdarın cennet nâmı ile yaptırdığı müzeyyen bahçenin ismidir. Ya'ni, zâhid mürîd-i hîlekâra cevâben dedi: "İster gam içinde ve ister müzeyyen bahçe içinde olayım, mâdemki نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz dünyâ hayâtında onların maîşetlerini onların arasında taksîm ettik" âyet-i kerîmesi mûcibince benim taksîmimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk'a şükrediciyim!"

2357. "Hayırda ve şerde dosta şükür söylerim. Zîra ki kazâda fenâdan daha fenâ vardır."

"Hayır ve şer kazâ-yı ilâhî iktizâsından olduğundan hakîkî dost olan Hak Teâlâ'ya hem hayırda ve hem de şerde şükrederim. Zîrâ eğer şerde şükr etmez isem kazâ-yı ilâhî olan bu şerden daha fenâ şerler vardır ki onlar da kazâ-yı ilâhîdir."

2358. "Mâdemki kısmet edici odur şikâyet küfür geldi, sabır lâzımdır. Sabır, sılanın anahtarıdır."

"Mâdemki herkesin maddî ve ma'nevî hâlini ve rızıklarını taksîm eden Hak Teâlâ hazretleridir, bir kişinin bulunduğu hâlden memnun olmayıp şikâyet etmesi küfürdür. Ya'ni bu taksim herkesin ayn-ı sabitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeyin Hak Teâlâ tarafından atâsı ve ihsânıdır. Binâenaleyh bu atâ ni'mettir ve ni'metten şikâyet ise küfrân-ı ni'mettir. Eğer bu atâ ve ihsân-ı ilâhî, bu âlem-i kesâfette nefse mülayim gelmezse, sabır lâzımdır. Zîrâ sabır sılanın anahtarıdır." "Sıla", vuslat ve atâ ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ da câiz olur.

2359. "Hakk'ın gayrı hep düşmandırlar, dost O'dur. Dosttan düşmana şikâyet ne vakit iyidir!"

2360. "Bana ayran verdiği vakit bal istemem. Zîrâ ki her ni'mete mukārin bir gam vardır."

"Hak Teâlâ hazretleri bana ayran ya'ni nefsimin hazzına muhâlif bir şey verdiği vakit, nefsimin hazzına muvâfik olan balı istemem. Çünkü her bir ni'met bir tecellî-i lutfidir; ve her bir tecellî-i lutfiyi tecellî-i kahrî ta'kîb ettiği için her bir ni'mete mukârin bir gam vardır. Zîrâ nefis tecellî-i lutfiden mahzûz ve tecellî-i kahrîden mağmûm olur." Ma'lûm olsun ki, zâhidin sözleri kendi mertebesine göre doğrudur. Çünkü zâhid kendi nefsinin varlığından geçmediği için sözlerin hepsini kendi vücûd-ı izâfisine ve varlığına nazaran söylemiştir. Sözleri aşk ve harâretten hâlîdir; ve mâdemki kendinin mevhûm olan varlığı vardır, bu sözleri taklîdîdir, kendi hâli değildir.

Bir sakanın eşeğinin husûsî ahırda Arab atlarını gıdâ ile görmesi ve onun o devleti temennî etmesi hikâyesidir. Ve o mev'iza hakkındadır ki mağfiret ve inâyetin gayrı temennî gerekmez. Zîrâ her ne kadar yüz türlü meşakkat erişse, mâdemki mağfiret lezzeti vardır hepsi tatlı olur. Tecrübe etmemiş olduğun bâkî her bir devleti temennî edersen o devlete bir meşakkat karîndir ki onu göremezsin. Nitekim her bir tuzaktan dâne âşikâr ve tuzak gizli olur. Sen ise bu bir tuzakta kalmışsın ve "Keşke o dânelere gide idim!" diye temennî edersin. Zannedersin ki o dâneler tuzaksızdır

"Mağfiret", örtmek ve setretmek ma'nâsınadır. Mağfiretin merâtibi vardır: 1- Asîlerin günahlarının setri. 2- Âbidlerin amellerinin nazarlarından setri. 3- Kâmillerin vücûd-ı izâfilerinin vücûd-ı hakîkî ile ya'ni vücûd-ı abdânîlerinin vücûd-ı Hakkanî ile setridir. Ve bu mağfiret her mertebenin ehline göre Hakk'ın inâyetidir; ve ma'rifetin en yüksek mertebesi vücûd-ı abdânînin vücûd-ı Hakkānî ile setridir. Böyle bir kimse ne ni'metin zevkinde ve ne nikmetin gamında olur; zîrâ bunlar uşşâk-ı ilâhîdir. Bunların mâdûnunda olanlar kendi nefislerinin âşıkı olup gözleri ni'met-i ilâhîdedir ve Hakk'ın nıkmetinden ve kahrından korkup kaçarlar. Halbuki her ni'metin ve devletin zımnında bir meşakkat ve zahmet gizlidir. Atîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ tavzîh buyrulur:

2361. Bir saka ve onun bir eşeği var idi ki, mihnetten çenber gibi iki kat olmuş idi.

"Sakkā", su taşıyan kimse demektir ki, Türkçe tahrîf ile "saka" derler.

2362. Onun sırtı ağır yükten on yaranın yeri idi. Kendi ölümünün gününü isteyici ve âşık idi.

Sakanın eşeğinin sırtında ağır yükten dolayı on yara peyda olmuş idi ki, onların acısından ve yük taşımadan eşek canından bıkmış ve ölüme âşık olmuş ve ecelinin gününü isteyici bir hâlde idi.

2363. Arpa nerede! O kuru samandan tok değil idi. Arkasında bir darbe ve bir demir şiş var idi.

Zavallı eşek arpayı bulamadıktan başka kuru samandan bile karnını doyuramaz idi. Bununla beraber yük taşırken yürümesi için saka arkasından dürter ve elindeki demir şişi batırır idi.

2364. Ahır beyi onu gördü ve rahm etti. Zîrâ adam eşek sahibinin aşinası idi.

Vaktin hükümdârının ahırlarına nezâret eden bey, o zavallı eşeği gördü ve hâline acıdı. Zîrâ bu bey olan adam eşek sahibinin tanıdığı bir kimse idi.

2365. Binaenaleyh ona selâm verdi ve ona "Neden bu eşek dal gibi iki kat oldu?" diye hâlden sordu. Emîr-i âhur [İmrahor], eşek sahibini tanımasına binâen ona selâm verdi ve "Bu eşek niçin böyle dal gibi incelmiş ve iki kat olmuş?" diye eşeğin hâlinden sordu.

2366. Dedi: "Benim fakirliğimden ve taksîrimdendir. Zîrâ bu ağzı bağlı arpa bulamaz."

Eşek sahibi cevâben dedi: "Eşeğin bu hâle gelmesi benim fakirliğimden ve ona hizmette kusûrumdandır. Zîrâ bu ağzı bağlı ya'ni karnı aç olan hayvan yiyecek arpa bulamaz."

2367. Dedi: "Onu bana birkaç gün teslîm et, tâ ki şâhın ahırında kuvvetli olsun!"

İmrahor eşek sahibine dedi: “O eşeği sen birkaç gün bana teslîm et! Pâdişâhın ahırında lâyıkıyla yesin, içsin kuvvetlensin!"

2368. Eşeği ona teslîm etti ve o rahmet-perest onu sultanın ahırı içinde bağladı.

"Rahmet-perest", vasf-ı terkîbî olup "rahmete tapıcı" demektir ki, merhamet etmeyi sevici olmaktan kinâyedir.

2369. Eşek her taraftan gıdalı ve semiz ve güzel ve tâze olan Arab atlarını gördü.

2370. Ayaklarının altı süprülmüş, sulanmış. Saman vaktinde ve arpa zamanında gelmiştir.

2371. Atların kaşağılanmasını ve ovulmasını gördü. Ağzını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Rabb-i Mecîd!"

"Pûz", hayvanların ağızlarının kenarı ve dudak ve burun arası ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, sakanın eşeği sultanın ahırında Arab atlarına böyle kemâl-i i'tinâ ile hizmet olunduğunu görünce ağzını ve yüzünü yukarı kaldırıp hâl diliyle dedi ki: "Ey Rabb-i Mecîd!"

2372. "Değil mi ki senin mahlûkunum, farz edeyim ki eşeğim; neden çelimsizim ve arkası yaralı ve zayıfım?"

2373. "Gece arka ağrısından ve karın açlığından dembedem ölmeye arzûluyum."

2374. "Bu atların hâli böyle latîf, gıdalıdır. Ben niye ta'zîb ve belâya mahsûsum?"

2375. Ansızın cenk âvâzesi oldu. Arab atlarının eğerlenme ve iş vakti oldu.

Sakanın eşeği ahırdaki atların hallerine hased edip dururken ansızın cenk âvâzesi ya'ni seferberlik i'lânı oldu. Binâenaleyh hâl-i istirahatte bulunan Arab atlarının eğerlenme ve iş görmeye çıkarılma zamânı geldi.

2376. Düşmandan ok yaraları yediler; onlara taraf taraf temrenler girdi.

Ya'ni, Arab atları gāzîler ile beraber harbe gittiler. Düşman tarafından atılan oklar o atların cismine isabet etti ve vücûdlarına taraf taraf okların ucundaki demirden ma'mûl sivri temrenler saplandı.

2377. O Arab atları gazâdan geri geldiler; ahırda hepsi tâkatsiz düşmüş.

"Sitân”, “istân" kelimesinin muhaffefi olup "arka üstü yatmış ve sabırsız ve tâkatsiz" ma'nâsınadır. Burada "tâkatsiz" ma'nâsı münasibdir.

2378. Onların ayakları nüvâr ile muhkem bağlanmış. Nalbandlar katar üzre tutmuşlardır.

"Nüvâr", ipten ördükleri bir ağdır ki hayvanların sırtına bağlarlar. (Müeyyidü'l-Fuzalâ ve Gıyâsu'l-Lügāt). Ya'ni, vücûdlarına ok temrenleri batmış kalmış olan Arab atlarının ayakları ipten örülen ağlar ile sıkı sıkı bağlanmış ve onların vücûdlarındaki temrenleri çıkarmak için nalbantlar dahi katâr üzre ve sıra ile hazır durmuşlar.

2379. Yaradan temrenleri dışarıya çıkarmak için onların cisimlerini neşterler ile yardılar.

2380. O eşek onu gördü ve dedi ki: "Ey Huda, ben fakr ve âfiyete rıza verdim!"

O sakanın eşeği o zavallı atların o anda çektikleri eziyeti gördü ve dedi ki: "Ey Hudâ, ben evvelen ni'met içinde olup sonradan böyle kahr ve nikmete düşeceğime âfiyet ile beraber hâl-i fakr içinde olmaya râzıyım!"

2381. "O gıdâdan ve o çirkin yaradan bîzârım!.." Her kim âfiyet istedi, dünyayı bıraktı!

"Hişt", "hişten" masdarından fiil-i mâzîdir, "bırakmak ve terk etmek" demektir. Ya'ni "O Arab atlarının yediği latîf ve muntazam gıdâdan ve netîcede de aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!" Her kim âfiyet istediyse dünyanın ni'metlerinden vazgeçti. Dünyanın ni'metlerinden i'râz eden kimse için hem dünyevî hem de uhrevî âfiyet vardır. Dünyevî âfiyet budur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgül olmazsa tıbben sahîhü'l-bünye olur. Nitekim hadîs-i şerîfde "Ademoğlu mi'desinden daha şerli bir kap doldurmamıştır" buyrulur. Uhrevî âfiyet budur ki, dünyâ ni'metlerinden yüz çeviren kimseye âhiret ni'metleri ve rahatları teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخرة من نصيب (Nisa, 4/134; Âl-i İmran, 3/145; Şura, 42/20) Ya'ni “Kim ki dünyânın sevâbını isterse ondan ona veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur" buyrulur.

Eşeğin "Ben kısmetime râzıyım!" diye söylenmesini tilkinin beğenmemesi

2382. Tilki dedi: "İmtisâlden dolayı helal rızık istemek farz olur."

Tilki eşeğe cevâben dedi: "Cenâb-ı Hakk'ın emrine imtisâl ve itâattan dolayı helâl rızkı istemek ve aramak bize farz olur. Nitekim hadis-i şerîfde طلب الحلال فريضة بعد الفريضة ya'ni "Helal talebi farîzadan sonra farîzadır"; ve kezâ العبادة عشرة أجزاء تسعة منها طلب الحلال وجزء منها سائر الأعمال Ya'ni "ibâdet on cüzdür, onlardan dokuzu helâl talebidir ve onlardan bir cüz'ü dahi diğer amellerdir" buyrulur.

2383. Alem-i esbabdır ve rızk sebebsiz gelmez. Binâenaleyh taleb mühim olur.

Ya'ni, dünyâ sebebler âlemidir ve rızık, esbâba teşebbüs edilmeyince ele girmez. Binâenaleyh bu âlem-i esbâb olan dünyâda rızk-ı helâl talebi mühim bir vazîfe olur.

2384. Emir "Allah'ın fazlından taleb ediniz!"dir. Tâ ki kaplan gibi gazab etmek lazım gelmesin!

Sûre-i Cum'a'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ (Cum'a, 62/10) Ya'ni "Cuma namazı bittiği vakit yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından rızkınızı taleb edin!" Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü hakkında müfessirler şöyle buyururlar: Bir cuma günü Resûl-i Ekrem hazretleri hutbede iken, ashâb-ı kiramdan Dihye-i Kelbî hazretlerinin zahîre yüklü olan kervanı Medîne-i Münevvere'ye gelmiş ve âdet üzre kervanın geldiğini i'lân için davul çalınmış; o sene kıtlık olduğundan, mescidde bulunan cemâat zahîre almak için derhal dışarıya çıkmışlar ve mescidde hulefâ-i râşidîn ile diğer on iki kadar ashâb-ı kirâm kalmıştır. Tafsîli tefsir kitaplarında vardır. "Nemr", kaplan dedikleri hayvandır. Ya'ni, "Herkes kaplan gibi birbirinin malı üzerine atılıp gasbetmemek için Hak Teâlâ fazl-ı ilâhîsinden rızk-ı helâl talebini emretmiştir."

2385. Peygamber buyurdu ki: "Ey delikanlı, rızık üzerine kapı bağlanmıştır ve kapı üzerinde kilitler vardır."

Ya'ni اطلبوا الرزق في خبايا الارض ya'ni "Yeryüzünün gizli yerlerinde rızkı taleb ediniz!" ve keza ابواب الارزاق مقفولة والحركة مفتاحها ya'ni "Rızıkların kapıları kilitlenmiştir ve hareket onların anahtarıdır" buyrulmuştur. Ey gücü, kuvveti yerinde olan delikanlı, rızık üzerindeki kapı kapalıdır ve kapının üzerinde de kilitler vardır.

2386. Bizim hareketimiz ve gidip gelmemiz ve iktisabımız o kilit ve hicab üzerine bir anahtardır.

2387. Anahtarsız bu kapı açılmağa yol yoktur. Talebsiz ekmek Allah'ın sünneti değildir.

"Kilîd", anahtar demektir. Ya'ni, rızkın kapısının anahtarı hareket ve çalışmaktır. Eğer bir kimse çalışmazsa bu rızık kapısı açılmaz. Zîrâ taleb-i fiilî olmaksızın ekmek, ya'ni rızık vermek Allah Teâlâ hazretlerinin sünneti ve âdeti değildir.

Tilkinin sözüne eşeğin "İktisâba emir vardır ve kısmete rızâ, senin anladığın terk-i iktisâb değildir!" diye cevab vermesi ve eşeğin o kesb emri tevekkülün zaafından nâşîdir demesi

2388. Dedi: "O tevekkülün za'fından olur ve yoksa cân veren kimseye ekmek de verir."

Eşek tilkinin sözüne cevâben dedi: "O senin dediğin çalışıp kazanmak hak olan tevekkülün za'fından nâşîdir. Yoksa sana hiç sa'yin olmadığı hâlde can veren ve canına hareket bahşeden Hak Teâlâ, sana kazanmanın dahli olmaksızın dahi ekmek verir." Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri لو انكم تتوكلون على الله حق توكله لرزقكم كما يرزق الطير ya'ni "Eğer Allah Teâlâ'ya hakikat-i tevekkül ile tevekkül etseniz kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizleri de rızıklandırır idi" buyurmuştur.

2389. Her kim padişahlık ve zafer isterse ey oğul, ekmek lokması eksik gelmez.

Her kim bu âlem-i esbâb hâricine çıkıp o esbâb âlemine hâkimlik ve pâdişâhlık ve nefsine galebe ve zafer isterse, ey oğul öyle bir kimseye ekmek lokması ve rızık onun ihtiyacından noksan gelmez. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Talâk'ta وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) ya'ni "Kim ki Allah'a ittikā ederse onun için Allah Teâlâ bir mahreç kılar ve onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyrulur.

2390. Cümle dâm ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb arkasındadırlar ne de rızk hammalıdırlar.

"Dâm", yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; âhû ve gazâl gibi ve av hayvanları ve haşerâtü'l-arz ma'nâsınadır (Burhân). "Ükkâl", ism-i fâil olan "âkil" kelimesinin cem'-i mükesser sîgasıdır, "yiyiciler" demek olur. Ya'ni, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne ticâret ve kesb arkasında koşarlar, ne de rızıklarını bir yere cem' edip gittikleri yere naklederler. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ankebût'ta وَكَأَيِّن مِّن دَابَّةٍ لَّا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ (Ankebût, 29/60) ya'ni "Hayvânâtın çoğu kendi rızkını yüklenip taşımaz. Onları ve sizi Allah Teâlâ rızıklandırır" buyrulur.

2391. Rezzâk cümleye rızık verir. Her birinin kısmetini önüne koyar.

2392. Her kim ki sabrı istedi, rızık önüne gelir. Çalışmaların meşakkati senin sabırsızlığındandır.

Bir kimse hiç çalışmayıp ibâdet-i Hak'la meşgül olsa onun mukadder olan rızkı önüne gelir. Binâenaleyh ey rızık taleb eden kimse, senin rızık husûsunda telâş edip çalışmaların hep senin sabırsızlığındandır ve Hakk'ın rezzâklığına olan i'timâdsızlıktandır. Rızık ezelde taksîm olunmuştur. Binâenaleyh kısmetin olan rızık arkandan koşup herhangi bir sûretle seni bulur. Nitekim ha-dis-i serîfde لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لادرکه رزقها كما يدركه الموت ya'ni "Eğer Ademoğlu ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçsa onun rızkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.

Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

2393. Tilki dedi ki: "O tevekkül nadirdir, az bir kimse tevekkülde mâhirdir."

Tilki eşeğe cevâben dedi ki: "O senin bahsettiğin tevekkül nâdirdir ve istisnâdır. İstisnâ ise kāide olmadığından böyle bir tevekkülde pek az kimse mahâret sahibidir; ve bu kimsenin kalbinde "Acaba çalışmadan rızkım gelir mi?" şübhesi bulunmamak îcâb eder ki, nefsinin bu acabâdan kurtulması son derece müşkildir. Velhâsıl nâdir ma'dûm kabîlinden olduğundan bu âlem-i esbâb olan dünyâda çalışmak ve kazanmak kāidesine tâbi' olmalıdır."

2394. "Nadirin etrafında olmak cahilliktendir. Her bir kimseye ne vakit şâhlık ve sultanlık vardır?"

Ma'dûm kabîlinden olan nâdirin ve istisnânın etrafında dolaşmak câhillik îcâbıdır. Görmez misin, her bir kimse şâh ve sultan olur mu? Zîrâ şâhlık ve sultanlık milyonlarda bir kişiye nasîb olur bir hâl-i istisnâdır. Bunun arkasında dolaşmak câhillik ve hamâkattir.

2395. Mâdemki peygamber kanâate "hazîne" dedi, her bir kimseye gizli hazîne ne vakit erişir?

Peygamber (a.s.) kanaat hakkında القناعة كنز لا يفنى ya'ni "Kanaat tükenmez bir hazînedir" buyurdu. Ve hazîne kıymetli ve gizli bir şeydir. Binâenaleyh bu kanâat hazînesi öyle kolayca herkesin eline geçmez. Kanâat ettiklerini iddiâ edenler kendi zanlarına tabi' olurlar. Yoksa onların hâli hakîkat-i kanâatten pek uzaktır.

2396. Kendi haddini tanı ve yükseğe uçma, tâ ki şûr u şer çukuruna düşmeyesin!

"Gerçi tevekkül ve kanaat vardır, fakat sen bunun ehli değilsin. Binâenaleyh kendi haddini tanı ve yüksek makām ve mertebelere uçma. Tâ ki bu âlî mertebeler ehline taklîd yüzünden şûr u şer çukuruna düşüp helâk olmayasın!"