Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi
8. bölüm / 51 · 1156 kelime · ~6 dk okuma
2397. Dedi: "Bil ki, bunu sen ters söylüyorsun. Şûr u şer can tarafına tama'dan gelir."
Eşek tilkiye cevâben dedi ki: "Sen tevekkül ve kanâatten uğursuzluğa ve şerre düşeceğimi söylersen, senin bu hükmün terstir. Zîrâ asıl uğursuzluk ve şer, kişinin canına tama'dan gelir. Çünkü tama' sâhibi ne kadar zengin olsa yine fakirdir ve üzüntü içindedir."
2398. Hiç kimse kanaatten cansız olmadı. Hiç kimse harîslikten sultan olmadı.
"Tama' sahibi sa'y-i mütemâdîden yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde kanâat sahibi müsterih ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Halbuki bir kimse, ne derece harîs olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın hükümdarlık makāmını elde edemez. Binâenaleyh onun sa'y ve ictihâdı boş olur."
2399. Ekmek domuzlardan ve köpeklerden dirīğ olmaz. Bu yağmur ve bulut adamların kesbi değildir.
"Ekmek ve gıdâ, rızıkları husûsunda esbaba teşebbüs etmeyen domuzlardan ve köpeklerden ve sair hayvanlardan esirgenmez. Nitekim sûre-i Hûd'da وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) ya'ni "Yeryüzünde gezen hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki onların rızkı Allah Teâlâ üzerine lâzım olmasın!" buyrulur. Görmez misin havadaki yağmur ve bulut adamların kesbi ve kazancı neticesi midir?"
2400. Nitekim sen rızık üzerine nâlân olarak âşıksın. Rızık dahi rızık yiyiciye âşıktır.
"Zâr", burada nâlân ve giryân, ya'ni "ağlayıcı ve inleyici" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen rızkının arkasında koşarsın. Halbuki ezelde taksîm olunmuş olan rızkın dahi senin arkandan koşar ve nerede olsa seni bulur." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. faslında şöyle buyururlar: "Ben kāide-i rızkı muhakkak bilmişimdir. Boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallık olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yerde oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim! Hasılı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgül ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun! Ve bu oturmaktan murâd dîn umûru üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşar- sa dîn hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir."
2401. "Eğer sen acele etmezsen senin kapının üzerine gelir; ve eğer sen acele edersen sana baş ağrısı verir."
Ma'lûm olsun ki, insanın muharriki fikri ve i'tikādıdır; ve Hak Teâlâ kulun i'tikādına göre tecellî eder. Eğer kul çalışmaksızın eline rızkı giremeyeceği i'tikādında bulunursa cenâb-ı Hak onun rızkını çalışmak ıztırabı içinde verir. Ve eğer kul rızkının çalışsa da çalışmasa da eline gireceğini i'tikād eder ve sa'yini tâât ve ibâdâta hasrederse, Hak Teâlâ onun rızkını hesab etmediği ve ummadığı bir cihetten kendisine îsâl eder. Binâenaleyh bu bahislerde iki tarafın birbirini iknâ için söyledikleri sözler ve getirdikleri delîller doğrudur. Zîrâ rızkın sûret-i husûlünde yakîn ile şekkin te'sîri vardır. Yakın sükûn ve itmi'nânı ve şek hareket ve ıztırabı mûcib olur.
"Kavâri'", "kāri'a"nın cem'idir; ve "kāria", yolun yükseği ve dört yolun başı ve yol ortası ma'nâlarına da gelir. Ba'zı nüshalarda "kavâri'" (قوارع) yerine "şevârî" (شوارع) vâki' olmuştur. Bu da "büyük yol ve cadde" ma'nâsına olan şer' (شرع) kelimesinin cem'idir. Ya'ni zâhidin birisi tevekkülde mücâhede sâhibi idi. Fakat dünyâ âlem-i esbâb ve sûret olduğundan rızkının bir sebeb sûretiyle var olacağını da bilir idi. Bunu tecrübe ve tahkîk için cem'iyyet-i beşeriyyeden uzak ve ıssız bir dağ eteğine gidip karnı son derece aç olduğu hâlde başını bir taş üzerine koyup yattı ve rızkının sûret-i vürûduna muntazır oldu.
2402. O bir zâhid Mustafa'dan işitti ki, "Muhakkak Hudâ'dan cana rızık gelir."
Zâhidin biri Mustafa (a.s.) Efendimiz'in رزقك يطلبك كما انت تطلبه ya'ni "Senin rızkın seni taleb eder, nitekim sen onu taleb edersin" hadîs-i şerîfini işitti.
2403. "Eğer sen rızkını istesen ve eğer istemesen senin aşkından dolayı koşarak senin önüne gelir."
Ya'ni diğer bir hadis-i şerîfde dahi لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لا در که رزقه كما يدركه الموت ya'ni "Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçsa onun rızkı ona ölüm eriştiği gibi elbette erişir" buyrulduğunu da zâhid işitmiş idi.
2404. O adam tecrübe için sahrâda bir dağ indinde harâretle yattı.
2405. Dedi ki: "Göreyim rızık bana gelir mi? Tâ ki benim rızık hakkında zannım kavî olsun!"
2406. Bir kervan yolu kaybedip dağ tarafına çekildi, o imtihan ediciyi yatmış gördü.
Bir kervan yolunu kaybetti. O tevekkül sebebiyetini tecrübe etmek isteyen zâhidin bulunduğu dağ tarafına çekildi ve o zâhidi orada yatmış bir hâlde gördü.
2407. Dedi: "Bu adam niçin bu tarafta ûrdur? Sahrada yoldan ve şehirden uzaktır?"
“Ûr”, uryan, çıplak demektir. Ya'ni, o kervan halkı taaccüb edip dedi: “Bu adam bu ıssız yerde böyle yiyecek ve içecekten ârîdir ve sahrâda yoldan ve halkın bulunduğu şehirden uzaktır?”
2408. "Acaba ölü müdür, yâhud diri midir ki o hiç kurttan ve düşmandan korkmuyor?"
2409. Geldiler, onun üzerine el vurdular. O azîz kasden bir şey söylemedi.
“Ercümend”, “erc” ve “mend” kelimelerinden mürekkebdir. “Erc”, kadr ve mertebe ma'nâsınadır; ve “mend”, edât-ı nisbettir, “azîz ve sahib-i kadr ve mertebe” demek olur. Kervan halkı onun yanına gelip el sürdüler. O azîz olan zâhid dahi kasden onlara hiçbir şey söylemedi.
2410. Kımıldanmadı da ve başını da kımıldatmadı, tecrübe cihetinden gözünü de açmadı.
2411. Binâenaleyh dediler ki: "Bu muradsız zayıf açlıktan sekteye düştü."
“Sekte”, bir hastalığın adıdır, bu hastalığa mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Ya'ni, kervan halkı dediler ki: “Bu zavallı açlıktan sekte illletine mübtelâ olmuştur. Binâenaleyh bunu it'âm etmek lâzımdır.”
2412. Onun boğazına ve ağzına dökmek için ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler.
“Kâm”, birkaç ma'nâya gelir. Burada “ağız” demektir (Burhân).
2413. Böyle olunca adam mîadın sıdkını görmek için, adam kasden dişini sıktı.
Zâhid kervan halkının yemek getirdiklerini görünce, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rızk hususundaki va'dinin doğruluğunu görmek ve ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkî etmek için o zâhid adam kasden dişlerini sıktı. "Mîâd", va'de mahalli ve va'de vermek ma'nâlarınadır. Burada ikinci ma'nâ münasibdir.
2414. Onlara merhamet geldi ki, "Bu çok gıdâsızdır ve açlıktan ölümün ve fenânın hâlikidir!"
Kervan halkı, "Bu zavallı çok gıdâsızdır ve açlıktan ölüme ve fenâya mahkûmdur!" diye zâhide acıdılar.
2415. Halk bıçak getirdiler, acele ettiler, onun bağlanmış dişlerini ayırdılar.
2416. Çorbayı onun ağzına döktüler. Onun içine ekmek parçalarını doğradılar.
2417. Dedi: "Ey gönül, gerçi susuyorsun, sırrı biliyorsun ve nâz ediyorsun."
Zâhid bu hâli görünce kendi kalbine hitâben dedi ki: "Ey gönül, gerçi kervan ehline karşı sâkit bir hâldesin, fakat bu yaptığın işin sırrını ve iç yüzünü biliyorsun ve nazlanıyorsun."
2418. Gönül dedi: "Biliyorum ve kasden yapıyorum; canım ve tenim üzerine rızık verici Allah'tır."
Zâhidin kalbi cevâben dedi ki: "Evet, senin bu vaziyetinin sırrını biliyorum ve kasden böyle yapıyorum ve anlıyorum ki, canım ve cismim üzerine rızık verici Allah Teâlâ hazretleridir."
2419. Bundan daha ziyâde tecrübe nasıl olur? Rızık sabrediciler tarafına hoş gider.
Rızkın çalışmaksızın insanın ayağına gelip gelmeyeceğinin tecrübesi bu kadar olur. Bundan daha ziyâde tecrübeye hâcet yoktur. Bu tecrübelerden anlaşılır ki, rızık sabreden kimselerin tarafına gäyet münasebet dâiresinde ve hoş olarak gider. Bu kıssa eşek tarafından tilkiye anlatılmış bir kıssa mâhiyetinde mezkûrdur.