Şâhın ümerâyı öldürmeye kasdı ve Ayaz'ın "Ey şâh-ı âlem, afv evlâdır!" diye sultânın tahtı önünde şefâat etmesi
51. bölüm / 51 · 12692 kelime · ~64 dk okuma
4083. Sonra şefkat artırıcı olan Ayaz sıçradı, o büyük sultanın tahtı önüne koştu.
Ya'ni, pâdişâh erkânın cezâsını emrettikten sonra pâdişâhın şefkati ve merhametini tahrik edip artırıcı olan Ayaz, o ulu sultânın tahtı önüne koştu.
Ma'lûm olsun ki, bil'asâle insân-ı kâmil Server-i kâinât (a.s.) Efendimiz'dir ve şefaatçilerin seyyididir. Onun vârisleri olan evliyâ-i kâmilîn dahi derece derece şefâat makāmında kāimdirler. مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إلا بإذنه (Bakara, 2/255) ["O'nun katında izni olmadan hiç kimse şefaat edemez] âyet-i kerîmesi mûcibince bu şefâatler dahi ancak Hakk'ın izni ile vâki' olur. Bu beyt-i şerîfde mücrimler hakkında insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîde şefaatlerine işaret buyrulur.
4084. Bir secde etti ve kendi boğazını tuttu. Dedi ki: "Ey bir kādir ki, çerh senden taaccüb getirir!"
"Kubâd", Nûşirevân'ın babasının adıdır ve ta'zîmen her bir pâdişâha söylerler; ve ahkâmı nâfiz ve kāhir olan padişahlara lakab olarak zikrederler. Burada “şâh-ı kādir ve kāhir" ma'nâsınadır. "Şigift", taaccüb ve garîb şey ma'nâsınadır. Ya'ni, Ayaz şâhın huzûrunda başını eğdi ve kendi boynuna işaret ederek dedi ki: "Ey kādir ve kähir olan pâdişâh, çerh-i felek senin lütuf ve kereminin vüs'atinden taaccüb eder!" Bu ve âtîdeki beyitler makām-ı şefäatte bulunan insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîdeki münâcâtına işâ- rettir. Zîrâ insân-ı kâmil kalb-i Muhammedî üzerinedir; ve nefsim, nefsim diyenlerden değil; ümmetim, ümmetim diyenlerdendir. Nitekim Sıddîk-ı A'zam (r.a.) Efendimiz'in bu ma'nâdaki kelâm-ı âlîleri manzûmen şöyle tercüme edilmiştir: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun Kamu usâtı afv eyle hemân tenhâ yanayım ben!"
4085. Ey bir hümâ ki; hümâlar, saadeti ve her bir sahî, sehaveti senden tutarlar.
["Hümâ"], bir büyük kuşun ismidir. İstiâre tarîkıyla büyük pâdişâh ma'nâsında müsta'meldir. "Ferruh", saîd ve mübarek demektir. Ya'ni, "Sen bir büyük padişahsın ki hümâ kuşları saâdeti ve mübârekliği ve her bir cömert, cömertliği senden alırlar."
4086. Ey bir kerîm ki cihanın keremleri senin îsarının önünde mahv ve gizli olur.
Ey büyük şâh, sen bir kerîmsin ki, cihân halkının keremleri senin atâ ve ihsânının önünde kıymetsiz kalır ve görünmez olur.
4087. Ey bir latîf ki, kırmızı gül seni gördü, utanmasından dolayı gömleğini yırttı!
Ey cemâli latîf olan şâh ki, kırmızı gül senin cemâlinin letâfetini gördü ve kendi güzelliğinden ve letâfetinden utandığı için gömleğini yırttı ve döküldü ve soldu!
4088. Ey şâh, senin gafûrluğundan gufrân tok gözlüdür. Tilkiler senin afvından arslana galibdir.
Ey şâh, senin gafürluğunun çokluğundan mağfiretin gözü doymuştur. Tilkiler gibi hîlekâr olan nefsânî kimseler senin affına nail olduklarından sülûkte arslan gibi cesur olan kimselere galib olmuştur. Ya'ni afv-ı ilâhîye mazhar olan âsîler, bilâhare Hak yolunda terakkî edip kendilerinden evvelki sâlikleri geçmişlerdir.
4089. Her kim ki, senin emrine korkusuzluk eder, senin afvından başka kimi senden tutar?
Ya'ni, senin emrine karşı korkusuzluk ile muhalefet eden kimsenin senin afvından başka dayanacak yeri yoktur. "Sened", dayanacak yer demektir.
4090. Bu mücrimlerin gafleti ve küstahlığı ey afv saçıcı, senin afvının çokluğundandır.
[4095] "Lân", saçmak ve kımıldatmak ma'nâsına olan "lânden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Afv-lân", vasf-ı terkîbî olup "afv saçıcı" demek olur. Bu suçluların gafleti ve cür'eti, ey afv saçıcı olan şâh-ı azîm, senin afvının çokluğundandır. Ba'zı nüshalarda "afv-lân" yerine, "afv-rân" vâki'dir; "afv sürücü" demek olur.
4091. Gaflet dâima küstahlıktan erişir. Zîrâ ta'zîm gözden ağrıyı götürür.
Emre itâat husûsundaki gaflet dâimâ küstahlıktan ve edebsizlikten zuhûr eder. Eğer bir kimsede emir sahibi olan büyüklere ta'zîm etmek duygusu olursa kalbinin ve aklının gözündeki cehil illeti gider ve o büyüğün azametinden ürker ve utanır. Binâenaleyh ondan gaflet ve cür'et zuhûr edemez. "Remed", göz ağrısı demektir. Burada "cehil marazı" murâd buyrulur. Nitekim bu cildin ibtidâsındaki 24 numaralı beyt-i şerîfde: Ya'ni "Şart, ta'zîmdir, tâ ki bu hoş olan nûr, gözsüzlere sürme çekici olsun!" buyrulmuş idi.
4092. Kötü olan, gaflet ve nisyân öğrenmiştir; ta'zîm ateşinden yanmış olur.
Küstah ve cür'etli olan bir kimse büyüğüne karşı gafleti ve ona hürmeti unutmayı öğrenmiştir. Eğer o kimsenin kalbinde ta'zîm ateşi peyda olursa, o öğrendiği ve alıştığı gafleti ve nisyânı bu ta'zîm ateşi yakar.
4093. Onun heybeti uyanıklık ve fıtnat verir. Sehv ve nisyân onun gönlünden dışarıya sıçrar.
Büyük, gerek Hak ve gerek halk olsun, o büyüğün heybeti kişiye gaflet uykusundan uyanıklık ve zekâvet verir. Binâenaleyh onun kalbinden o büyüğün emrine karşı olan sehv ve nisyân çıkar gider; ve dâimâ onun emrinin infâzında müteyakkız bulunur. Bu sebeble âyet-i kerîmede وَاذْكُر رَبَّكَ إِذَا نَسيت (Kehf, 18/24) ya'ni "Unuttuğun vakit Rabbini zikret!" buyrulmuştur.
4094. Yağma vaktinde bir kimse ondan eski libası kapmamak için halka uyku gelmez.
Nitekim düşman ordusu bir şehre müstevlî olup yağmaya başladıkları vakit, yağmacılar ellerindeki eski püskü libâslarını kapmamak için, o şehir halkının gözlerine uyku girmez, uyanık dururlar.
4095. Mâdemki uyku delk korkusundan ürküyor, boğaz korkusuyla uyku ve nisyân ne vakit olur?
Mâdemki uyku eski libâsın elden gideceği korkusundan dolayı ürküp kaçıyor, boğazın kesilmesi korkusu olduğu vakit gaflet uykusu ve nisyân olur mu?
4096. "Eğer biz unutur isek muâheze etme!" Şahid oldu; zîrâ nisyân bir vech ile günah olur.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'nın nihâyetindeki şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur : رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا (Bakara, 2/286) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, eğer biz unutur yâhud hatâ edersek bizi muâheze etme!" Cenâb-ı Pîr efendimiz nisyânın dahi bir vech ile günâh olduğuna bu âyet-i kerîmeyi şâhid getirirler. Zîrâ muâheze günâh üzerine terettüb eder ve günah olmayan bir şeyden dolayı “Yâ Rab, bizi muâheze etme!" diye duâ etmenin ma'nâsı olmaz.
Fakat bu ümmet-i merhûmeden رفع عن امتى الخطاء و النسيان ya'ni "Benim ümmetimden hatâ ve nisyân ref' olundu" hadîs-i şerîfi mûcibince hatâ ve nisyândan dolayı muâheze-i ilâhî kaldırılmıştır. Şu kadar var ki, nisyân vâcib olan yerde ihtiyâtın terki yüzünden olursa, günah olur. Âyet-i kerîmedeki nisyân, bu günâh nev'inden olan nisyândır. Onun için beyt-i şerîfde nisyânın her vech ile değil, bir vech ile günâh olduğu beyân buyrulmuştur. Eğer nisyân her vech ile günâh olsa idi, bütün efrâd-ı ümmetin ve hattâ, nisyân peygamberlerden bile sâdır olduğuna göre, onların da günahkâr olması lâzım gelir idi (Bahru'l-Ulûm Şerhinden hulâsa).
4097. Zîra ki, o ta'zîmi kamil kılmadı, ve yoksa nisyân ona hücum etmezdi.
Zîrâ ki, o nisyân sâhibi ta'zîminde kusûr ettiği için gaflet uykusuna düştü ve bu sebeble nisyânı vâki' oldu. Nitekim yağma vaktinde eski elbisesi nazarında kıymetli göründü ve onu yağmacılara kaptırmamak için gözüne uyku girmedi. Eğer emir sahibine karşı da böyle eski libâsına yaptığı gibi kıymet verse ve taʼzîmi kâmil kılsa idi gaflete düşmez ve nisyân dahi vâki' olmaz idi.
4098. Gerçi nisyân lâzım ve çaresiz olur. O sebebe çalışmakda muhtar olur.
Her ne kadar insandaki acze nazaran unutkanlık lâzım ve çaresiz ise de, fakat o nisyânın sebebi olan ta'zîmde kusûrun husûlüne çalışmakta onun ihtiyârı ve irâdesi vardır. Ya'ni emir sahibine ta'zîm etmesi ve etmemesi ihtiyârıyladır.
4099. Zîrâ ta'zîmlerde tehâvün etti, tâ ki nisyân yahud sehiv ve hatâ doğdu.
"Tehâvün", gevşeklik etmek ve hakîr tutmak demektir. Ya'ni, zîrâ ta'zîmlerde gevşeklik etti ve emir sahibini hakîr tuttu. Onun bu hâlinden nisyân veyâ sehiv ve hatâ zuhûra geldi.
4100. Bir sarhoş gibi ki, cinayetler yapar, o der ki: "Kendimsiz, ma'zûr idim!"
Nisyân sâhibi, bir sarhoşa benzer ki, meselâ bir sarhoş birtakım kabâhatler yapar. Ayıldığı vakit kendisine "Niçin bu edebsizliği yaptın?" deseler, "Sarhoş idim ve kendime mâlik değil idim. Binâenaleyh o kabahatleri yapmakta ma'zûr idim!" diye cevab verir.
4101. Ona der ki: "Fakat ey çirkin işli, ona gitmek ihtiyârı senden oldu."
O kimse ona der ki: "Fakat suçlu ve ey çirkin işli, bu sarhoşluğa gitmek senin irâden ve ihtiyârın ile vâki' oldu; ve o seni sarhoş eden içkiyi kendi ihtiyârın ile içtin. Bunu içerken kendine mâlik idin."
4102. "Bihodluk kendisi sana gelmedi, onu sen da'vet ettin. Senin ihtiyarın kendi gitmedi, onu sen kovdun!"
"Sarhoşluk hâlindeki bîhodluk durup dururken sana kendisi gelmedi. İçki içmek sûretiyle onu sen kendine çağırdın. Senin ihtiyârın kendi kendine senden gitmedi. İçki içmek sûretiyle o ihtiyârı kendinden sen kovdun."
4103. "Eğer sarhoşluk senin cehdin olmaksızın erişe idi, can sâkîsi senin ahdini hifz ederdi."
Bu beyt-i şerîfde sûrî sarhoşluktan ma'nevî sarhoşluğa intikāl buyrulur. Ya'ni, "Eğer sarhoşluk senin sa'yin ve gayretin olmaksızın sana kendiliğinden gelmiş olsa idi, senin canının sâkîsi olan Hak "Elestü bi-rabbiküm?" hitâbı zamânında canına içirdiği aşk-ı ilâhî şarabından seni böyle sarhoş etmekle beraber, o vakit canının verdiği “Belâ!” cevabını sana tahattur ettirmek sûretiyle senin ahdini hifz eder ve rubûbiyet-i ilâhîye karşı ta'zîmde asla kusûr etmezdin.
4104. "Senin arka tutucun ve özür isteyicin olurdu. Ben Allah sarhoşunun zellesinin kölesiyim!"
"O can sâkîsi zahîrin ve arka tutucun ve senin hatânın özrünü dileyici olurdu. Zîrâ aşk-ı ilâhî sarhoşunun hatâsı ayn-ı savabdır. Binâenaleyh ben o Allah sarhoşunun hatâsının kölesiyim!"
4105. Ey her bir behre senden olan şâh, cümle âlemin afvleri senin afvinin aksinden bir zerredir.
Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmilin Hakk'a münâcâtındandır. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, suver-i kâinâtın her birisi senin esmânın mazharıdır ve her birinin senin isimlerinden nasîbi vardır; ve senin "Afüvv" isminden dahi nasîbleri ve hisseleri vardır. Fakat cümle âlemin afvleri senin Afüv isminin aksinden bir zerredir.
4106. Afvler senin afvının senâsını söylemiştir. Ey nâs, hazer ediniz, onun küfvü yoktur!
Ey şâh-ı hakîkî, kulların nâkıs olan afvleri, senin kâmil olan afvını medh ederler. Ey nâs, hazer ediniz, o şâh-ı hakîkînin tecelliyât-ı esmâiyyesinin küfvü ve nazîri yoktur!
4107. Onların canını bağışla ve onları kendinden kovma! Ey murad sürücü, onlar senin latif muradlarındırlar.
Ey şâh-ı hakîkî, o gaflet ehlinin canlarını bağışla ve onları kendinden kovma ve âlem-i hicaba atıp helâk-i ma'nevîde bırakma! Zîrâ ey murâd sürücü ve irâdesini infâz edici olan şâh, onlar senin latîf murâdlarındandır. Ya'ni zuhûrlarına irâde-i ilâhiyyen taalluk etmiş olan esmâ-i hüsnânın mezâhiridirler.
4108. Rahmet et ona ki, senin yüzünü gördü, senin acı ayrılığını nasıl çeke-cektir?
Ya'ni, ezelde senin cemâlini gören câna rahmet et! Âlem-i hicabda kalıp senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?
4109. Hicrden ve firâktan söz söylersin. Her ne istersen yap ve fakat bunu yapma!
4110. Altmış kat acı, yüz binlerce ölüm! Senin yüzünün firakının mânendi [4115] değildir.
Tabîî ölüm acılığından altmış kat daha acı olan yüz binlerce ölüm ile ölmek ve bu ölümlerin şiddetli acıları, senin cemâlinin ayrılığı acılığının mânendi ve nazîri değildir. Bu ayrılık acılığı o acılardan daha şiddetlidir.
4111. Ey mücrimlerin feryadına erişici, hicrin acılığını kadından ve erkekten uzak tut!
“Zükûr”dan murâd, mezâhir-i fâile ve “inâs”dan murâd, mezâhir-i münfailedir. Bu mezâhirin cümlesi Hakk'ın varlığıyla zâhirdir ve her birisi cemâl-i zâtî mertebesinden kendi varlıklarıyla hicab içindedir; ve o mertebede derece derece uzaktırlar; ve her birisi kendi asılları olan vücûd-ı hakîkîye doğru bu uzak yollardan koşar dururlar. İnsân-ı kâmilin vücûdu âlemlere rahmet olduğundan şefâati dahi umûmîdir. Nitekim III. cildin 1798 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi: زان بیآورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين Ya'ni “Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar!” Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde bu şefâatin umûmiyetine işaret buyrulur.
4112. Senin vaslının ümîdi üzerine ölmek hoştur. Senin hicrinin acılığı ateşin fevkidir.
Sana kavuşmak ümîdiyle ölmek hoştur ve latîfdir. Senden mahrûm ve metrûk olmanın acılığı ateşte yanmak acılığının fevkındedir.
4113. Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar edeydi, ne gam olurdu!"
“Sekar”, cehennem tabakalarından bir tabakanın ismidir. Ya'ni, kendi enâniyetinde müstağrak olup Hakk'ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: "Şu anda vücudundan âgâh olduğum Rabbim eğer bana nazar edeydi, ya'ni cemâl-i zâtîsi ile tecellî edeydi, ben benliğimden geçer ve o tecellî içinde müstağrak olup aslâ gam ve elem tutmaz idim! Zîrâ elem ve lezzet insanın nefsine ve varlığına taalluk eden hallerdir."
4114. Zîra o nazar meşakkatleri tatlı edicidir. Sâhirlerin el ve ayaklarına kan bahasıdır.
Ya'ni, o nazar ve o tecellî-i cemâlî, insanın varlığına taalluk eden meşakkatleri ve elemleri duyurmayıp tatlı edicidir. Nitekim Fir'avn'ın sihirbazlarına o tecellî vâki' olduğu vakit, onlar Fir'avn'ın siyasetinden korkmadılar ve: "Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak sûretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!" dediler; ve o nazar-ı cemâlî onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşı Hak tarafından bir diyet ve bir kan pahası oldu.
Sihirbazların siyaset vaktinde Fir'avn'a "Zarar yoktur, biz Rabbimize münkalib oluruz!" (Şuarâ, 26/50) diye söylemelerinin tefsîri
4115. Gök "Lâ dayra!" na'rasını işitti. O çevgân için çerh bir top oldu.
"Savlecân", çevgân dahi derler, cirit oynayanların top çelmek için kullandıkları ucu eğri sopadır. Ya'ni, Fir'avn'un sihirbazları Mûsâ (a.s.)'ın mu'cizesini görüp îmân ettikleri vakit, Fir'avn onlara öfkelendi ve onları siyasetle tehdîd etti; ve sihirbazlar bu tehdîde karşı sûre-i Şuara'da ve sûre-i A'râf'da beyân buyrulduğu üzere قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبَّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuara, 26/50) ya'ni "Senin katlinden bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" dediler. Onların bu “Bize zarar yoktur!" diye bağırmalarını gök ehli işitti ve onların bu na'raları çevgân ve seyyârât-ı felekiyye o çevgânın önünde top gibi oldu.
4116. "Fir'avn'un darbesi bize zarar değildir. Hakk'ın lütfu gayrın kahrına galib olur!"
Sâhirler dediler ki: "Fir'avn'un cismimize olan darbesi bize zarar değildir. Zîrâ Fir'avn'un bu kahr-ı sûrîsi altında Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi ve rûhânîsi vardır. Ma'nâ, sûrete gālib olduğu gibi Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi dahi gayrın kahr-ı sûrîsine galibdir!"
4117. "Ey mudill, eğer sen bizim sırrımızı bilsen, ey kör kalbli, bizleri meşakkaten kurtarırsın!"
"Ey halkın yolunu şaşırtıcı, eğer sen bizim sırrımızı ve iç yüzümüzü bilsen, bizi bu cismâniyet azabından ve zahmetinden kurtardığını görür idin. Fakat kalb gözün kör olduğu için ancak cismâniyet âlemini görüyorsun ve mevt-i sûrî ile bizden intikām aldığını zannediyorsun!"
4118. "Agah ol, bu taraftan gel gör ki, erganon "Ne olaydı kavmim bilseler idi!" çalıyor!"
"Erganon" ve "ergun" ve "ergün", sadâsı içinden çıkan bir çalgının adıdır. Eflâtûn tarafından îcâd edildiği rivâyet olunur ve ekseriyâ hıristiyanlar tarafından kiliselerde çalınır ve Fransızca'da "org" derler. Burada "erganon"dan murâd, rûhdur. "Ey Fir'avn, gözünü cismâniyet tarafından kapa da rûhâniyet tarafına aç! Ve rûhâniyet tarafından gel de gör ki, bizim rûhumuz senin siyâsetinden memnun olup, "Ne olaydı kavmimiz bizim ne lutf-i ilâhîye mazhar olduğumuzu bilseler idi!" diye âhenkdâr olur." يا ليت قومي يعلمون (Yasin, 36/27) ["Kavmim keşke bilselerdi!] âyet-i kerîmesi Yâsîn-i şerîf sûresinde vâki' olup III. cildin 2008 numaralı : گفت هر برگ شکوفه از غصون دمبدم يا لَيْتَ قَوْمى يَعْلَمُون [Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi."] beytinde ve bu cildin dîbâcesinde ve yine bu cildin 1740 numarasına müsâdif olan : میزند جان در جهان آبگون نعره یا لَيْتَ قَوْمى يعلمون ["Rûh âb-gûn cihânında, "Ne olaydı kavmim bilseydi!" na'rasını vurur."] beytinde geçti.
4119. "Hakk'ın fazlı bize bir Fir'avnluk verdi. Senin Fir'avnluluğun ve senin fânî olan mülkün gibi değil!"
"Fir'avn", Mısır hükümdarlarına ve şâhlarına verilen unvandır; ve her fir'avnun kendilerine mahsûs ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan ba'zılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte "Fir'avnî"den murâd, şâhlıktır. Ya'ni sâhirler dediler ki: "Ey Fir'avn, Hakk'ın fazlı bize âlem-i rûhâniyyette bir şâhlık verdi ki, bu şâhlık senin şâhlığın ve fânî olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!" İkinci mısra' Hind nüshalarında sûretinde vâki' olup "Böyle bir avnsiz fir'avnluk değil- dir" demek olur.
4120. Başını kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehri- [4125] ne mağrûr olmuş!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zuhruf da vaki يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) ya'ni "Fir'avn dedi: Ey kavmim, Mısır mül- kü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musu- nuz?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni sihirbazlar dediler: "Ey Fir'avn, başını cismâniyet âleminden kaldır da rûhâniyet âlemine bak ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlem-i rûhâniyyette canlı olup bizimle muhâtaba eden ve azîm olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey câmid Mısır'ın mâliki ve Nil nehriyle if- tihâr eden mağrûr!"
4121. Eğer sen, bu pis hırkayı terk edersen, Nil'i can Nîl'inde gark edersin!
"Ey Fir'avn, eğer sen bu pis ve necis hırka mesâbesinde olan cismi terk edersen, o Mısır'ın câmid olan sûrî Nîl'ini, rûh Nîl'inde gark edersin! ve na- zarında o sûrî Nîl nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!"
4122. Agah ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!
"Ey Fir'avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır'dan ve sûrî mülk ile iftihâr et- mekten vazgeç, rûhâniyet âlemine yüz çevir! Zîrâ can Mısır'ı ve mülkü için- de şâyân-ı iftihâr birçok Mısır'lar ve mülkler vardır!" Nitekim I. cildin 2065 numaralı beytinin ibtidâsındaki sürhda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitle- ri mezkûr idi:
"Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolun- da aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve deniz- ler vardır".
4123. "Sen avâma "Ben Rabbim!" diyorsun, bu her iki adın mahiyetinden gafilsin!"
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nâziât'ta olan فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأعْلَى (Nâziât, 79/24) ya'ni "Fir'avn ben sizin Rabb-i a'lânızım! dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "İki ad"dan murâd, "ene" (ben) ile "Rab" isimleridir. Ya'ni, ey Fir'avn, sen avâm-ı halka "Ben sizin Rabbinizim!" diyorsun. Fakat "ene" ile "Rab" isimlerinin ma'nâlarından gāfilsin. Ma'lûm olsun ki, "Rab", esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir, "mâlik ve sâhib ve efendi" ma'nâsında, bir isim izâfesi ile mahlûk hakkında da kullanılır. Meselâ "rabbü'd-dâr", evin sâhibi ve efendisi ve "rabbü'l-mâl", mal sahibi derler. "Beslemek ve tamâm etmek ve ziyâde etmek ve cem' etmek" ma'nâlarında da masdardır. Cem'i "erbâb" gelir. Binâenaleyh her "rabbe bir "merbûb" lâzımdır. Zîrâ merbûbsuz rab olmaz; ve merbûb, rabbin hükmü ve te'sîri altındadır; ve rab, aslâ merbûbun hükmü ve te'sîri altında değildir. Halbuki Fir'avn kendi sarayında beslediği ve büyüttüğü Mûsâ (a.s.) dan korktu ve bilâhare o hazretin hükmü ve te'sîri altında kaldı. Binâenaleyh Rabb'in ma'nâsından gafil oldu. "Ene", (Ben) isminden gāfil olmasına gelince, Fir'avn cisminin varlığına karşı "ben" dedi. Halbuki cisimler ölüm vâsıtasıyla çürür ve yok olur; ve bu hâl meydandadır, isbâta hâcet yoktur; ve bu sebeble milyarlarca "ben"ler yok oldu ve el'an da yok olmaktadır. Böyle yok olan cisme ve rûh-i hayvânîye bağlanıp "ben" demek pek büyük gaflet ve hamâkattir. Fir'avn'un bir gafleti de budur ki, cisim kendinin merbûbu addettiği tebaasının her birinde de mevcûd idi; ve onların her biri de cisimlerine nazaran "ben" der idi; ve bu cisimleri hasebiyle nisbî rubûbiyet hepsinde var idi. Zîrâ hepsi çoluk çocuk ve mal-mülk sahibi idi; ve her biri onların rabbi idi. Fir'avn bu ma'nâda efrâd-ı beşerin cümlesi ile müsâvî bir mevki'de iken kendisini onlardan yüksek tutup "Rabb-i a'lânızım!" dedi ve onları kendinden alçak gördü. Binâenaleyh Fir'avn "ene" ile "Rab" isimlerinin ma'nâlarından kâmilen gaflette idi. İmdi cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyitlerdeki beyânât-ı aliyyeleri yalnız geçmiş zamandaki Fir'avn'un gafletine ve cehline mahsûs değildir. Bu gaflet geçmiş ve gelecek olan bilcümle efrâd-ı beşere dahi râci'dir.
4124. "Rab, merbûb üzerine ne vakit titreyici olur? "Ene"yi bilici, ne vakit cisim ve canın bendi olur?"
Ya'ni, "Rab kendi merbûbu bildiği mülk üzerine titreyici ve onun zevâlin- den korkucu olmaz! Zîrâ Fir'avn müneccimlerin ihbârı üzerine merbûbu ad- dettiği Mısır memleketinin ve saltanatının elinden çıkmasından korktu ve bu yüzden tebaası hakkında birçok zulümler yaptı; ve "ene"nin ma'nâsını bilen kimse hiçbir vakit cisme ve rûh-i hayvânîye iltifat edip bağlanmaz."
4125. "İşte "ene" biziz ki, "ene"den belâ dolu ve meşakkat dolu olan "ene"den kurtulmuşuz!"
""Ana", keder ve meşakkat ve zahmet ma'nâlarınadır. Ya'ni, sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Ey Fir'avn, "ene" (ben) demek salâhiyetini hâiz olan iş- te şimdi biziz ki, cismânî ve mecâzî olan "ene"den ve belâlara ve türlü türlü meşakkatlere maʼrûz olan o cismânî "ene", "ben"den senin siyasetin vâsıtasıyla kurtulmuşuz ve Hakk'ın hakîkati olan varlığından mütehassıl "ene"="ben" içindeyiz. Zîrâ bizim "ben" dememiz Hakk'ın varlığına "Sen" demektir. Şârih-i fakîrin beyitleri:
Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir ben (بك) dir Rûy-i dilberdeki ben, mâye-i dilberdendir Ruh-1 sâfi-i latîfe diyecek yok ammâ Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir Perde-i nokta-i rûyün o siyah bendir "ben" (بن) Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir "Ben" benim, (بكم) o ruh-i mutlakta göründüm muzlim Rûy-i sâfindaki ben, "ben" (بن) der ise hep sendir Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i tennen nendir
4126. "Ey köpek, o benlik senin üzerine uğursuz idi. Bizim hakkımızda vacib olan devlet idi."
"Mahtûm", kazâ olmuş ve vacib addedilmiş ma'nâsınadır. "Köpek", hitâbıyla الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" ha- dîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Ey cismâniyete alâka ve dünyâ devletine mu- habbet edip mağrûr olan köpek, o cismâniyetten mütevellid benlik, senin üzerine uğursuz idi. Fakat bu bizim şimdiki hâlde olan benliğimiz ezelde ka- zâ olunup bize ihsânı vacib olan devlet idi."
4127. "Eğer senin bu kîn çekici “ben”liğin olmasa idi, ne vakit bize böyle hoş ikbal çarpar idi?"
"Ey Fir'avn, eğer senin bu kîn çekici ve intikām alıcı benliğin olmasa idi, bizi şehîd etmeye kasdetmez idin ve bize de böyle şehadet mertebesi ve latîf ikbâl nasîb olmaz idi." Zîrâ küffârın vücûdu mü'minlere rahmettir. Eğer küffâr olmasa mü'minlere mertebe-i şehadeti te'mîn edecek vâsıta bulunmaz idi.
4128. "Şükür ona ki bu fânî evden kurtuluyoruz. Bu dârın başı üzerinde sana nasihat veriyoruz."
Birinci mısra'daki "dâr", ev ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "dâr", darağacı ma'nâsınadır. Ya'ni, "Teşekkür ederiz sana, o intikāmını doğuran cismânî ve nefsânî olan benliğine ki, onun sebebiyle biz bu fânî ev olan dünyâdan ve cismâniyet âleminden kurtuluyoruz ve bizi cismâniyet azabından kurtaran bu darağacının başı üzerinde sana da nasîhat veriyoruz."
4129. "Bizim katlimizin dârı rihletin Burak'ıdır. Senin mülkünün darı gurûr ve gaflettir."
"Burâk", şimşek ma'nâsına olan "berk"tan müştaktır. Merâkib-i rûhâniyyeden bir "merkeb"in ismidir. Sür'at-i seyrinden dolayı "Burâk" denilmiştir. Ya'ni, "Bizim katlimizin darağacı, bizim matlûbumuz tarafına rihletimizin Burâkıdır. Senin mülkünün evi ise, gurûr ve gaflet evi olan dünyâ ve cismâniyet âlemidir."
4130. Bu bir hayattır ki, ölüm nakşında gizlidir; ve o bir ölümdür ki, hayat kışrında gizlidir.
"Bu bizim âlem-i rûhâniyyetteki hayâtımız sûrî ölüm altında gizlenmiş bir hayattır; ve o senin cismâniyet âlemindeki hayâtın dirilik kabuğu içinde gizlenmiş bir ölümdür. Biz cismen ölü ve fakat rûhen diriyiz. Sen ise cismen diri ve rûhen ölüsün."
4131. "Nûr, nâr ve nâr nûr görünür; ve yoksa dünya evi ne vakit dârü'l-gurûr olurdu?"
"Bu cismâniyet âlemi tersine vaz' olunmuştur. Hakîkati ateş olduğu hâlde zâhiri nûr görünür; ve bâtını nûr iken ateş görünür. Nitekim hadîs-i şerîfde حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet dünyânın mekrûhları ile örtülmüştür ve ateş dahi şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Halbuki şehvet-i dünyeviyye nûr gibi latîf görünür. Ve ibâdât ve tâât gibi nefsin kerîh gördüğü şeyler de ateş görünür. İşte bundan dolayı dünyaya gurûr evi denilmiştir."
4132. "Sakın ta'cîl etme, evvel yok ol! Vaktaki gurûb getiresin, şarktan ziyâ çıkar."
"Ey Fir'avn, sakın "ene" (ben) sözünü söylemekte bu cismâniyette müstağrak iken ve rûh-i hayvânînin bendi ve esîri iken acele etme! Evvelâ bu vücûd-ı mevhûmundan Hakk'ın varlığında yok ol! Vaktâki enâniyet-i cismâniyyeden enâniyyet-i Hakkāniyyeye gurûb edersin, fenâfillâh ile mütehakkık olursun. Ondan sonra bekābillâh ile mütehakkık olur ve maşrık-ı rûhâniyyetten güneş gibi ziyâ çıkarıp neşredersin!" Bu beyt-i şerîf sihirbazların lisânından Fir'avn'a hitâb olmak câiz olduğu gibi cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından bilcümle sâliklere irşâden îrâd buyrulmuş olmak dahi câizdir.
4133. Ezel benliğinden gönül hayran oldu. Bu benlik soğuk oldu ve ayıb oldu.
Ezel benliği olan vücûd-ı Hakkānî benliğinden gönül hayrân oldu. Zîrâ cismânî bir süretle görünen insân-ı kâmilin Hakkānî vücûdu iktisâb etmesi ve "ene" dediği vakit, onun bu "ene" demesi, Hakk'ın "ene" demesi olduğunu akıl idrak edemez. Bu hâl ve zevk meselesidir. Binâenaleyh gönül bu ma'nâda hayrette kalır. Fakat vücûd-ı Hakkānîden bî-behre iken cismânî bir kimsenin mevhûm olan enâniyeti soğuk ve ayıb bir şey olduğunu akıl idrak eder.
4134. O benlikten can bensiz hoş oldu. O cihanın benliğinden sıçrayıcı oldu.
Ya'ni, o Hakkānî olan benlik sebebiyle can cismânî olan benlikten soyundu ve o Hakkānî olan benlik ile hoş ve latîf oldu; ve o can o kesîf dünyanın cismânî olan benliğinden sıçrayıcı oldu.
4135. Vaktaki "ene"den kurtuldu, şimdi "ene" oldu; zahmetsiz benlik üzerine âferinler olsun!
Vaktâki can bu cismânî ve mecâzî olan benlikten kurtuldu, şimdi Hakkānî olan "ben" oldu, bu zahmetsiz ve meşakkatsiz olan Hakkānî benliğe âferinler olsun ve bu benliği zevkan ve hâlen tahsîl etmiş olanlara aşk olsun! Beyt-i Eşref-i Rûmî (k.s.): Tecellî-i şevk-ı dîdârın beni mest eyledi hayrân Ene'l-Hak sırrını candan anınçün kılmazam pinhân Aceb hayrân ü mestem ki, bilişden bilmezem yâri Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân Bu yaz ve kış ve bu güzler, bu geceler, bu gündüzler Bu ay ve gün, bu yıldızlar benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem "Bi-iznî kum!"* Yalın ayak başı açık kamûsu dururlar uryân Sanırlar Eşrefoğluyam, ne Rûmî'yem ne İznîkî Benem ol dâimü'l-bâkî göründüm sûretâ insan * "Benim iznimle ayağa kalk!" (Yayınlayanların notu).
4136. Zîrâ o kaçıcıdır ve benlik onun arkasından koşuyor. Çünkü onu onsuz gördü.
Zîrâ böyle bir kimse cismânî ve mecâzî olan benlikten kaçıcıdır; ve Hakkānî olan benlik dahi onun arkasından koşmaktadır. Çünkü o kimse o benliği ortada kendisinin vücûd-1 cismânîsi ve mecâzîsi olmaksızın gördü. "Bu sözler ne demektir? Ben bunları anlamıyorum!" dersen, cevâben deriz ki: "Bu ma'nâyı idrak etmek aklın işi değildir!"
4137. Sen onun talibisin, senin talibin olmaz. Vaktaki öldün, senin talibin senin matlabın oldu.
Sen nefsâniyet ve cismâniyet sıfatı içinde benliğin tâlibi oldukça, Hakkanî olan benlik senin tâlibin olmaz. Vaktâki cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarından öldün, senin matlûbun olan benlik senin tâlibin oldu ve arkandan geldi. Nitekim Server-i enbiyâ Efendimiz bu ma'nâya işâreten hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar: اخْشَوْشنُوا وَاخْشَوشَبُوا وَامْشُوا حَفَاةً عُرَاةً تَرَوْنَ الحقِّ بِقُلُوبِكُمْ وتَخَلَّصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefislerinize haşîn muamele ediniz. Onu neşv ü nemâdan hâlí kuru odun hâline getiriniz; ve Hak yolunda beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün! Kalbleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz."
4138. Sen dersin ki, ne vakit ölü yıkayıcısını yıkar? Sen tâlibsin, ne vakit senin matlabın seni arar?
Sen rûh-i hayvânî ve sıfât-ı nefsânî ile dirisin. Ölü yıkayıcı mesâbesinde olan sıfât-ı Hakkānî ne vakit seni cismâniyet kirlerinden ve sıfatlarından yıkar? Ve sen bu cismâniyet âleminde ilim ve akıl vâsıtasıyla o Hakkanî olan benliğin talibisin. O senin istediğin Hakkanî benlik ne vakit seni arar?
4139. Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı, Fahr-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu.
Eğer bu Hakkanî olan "benlik" bahsinde akıl, o benliğin yolunu görücü olaydı, İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî hazretleri dînin sırrını bilici olurdu. Zîrâ bu zât-ı muhteremin aklı, akl-ı beşerin en yüksek mertebesindedir; ve ulûm-ı akliyye ve kelâmiyyede dahi kemâl sahibidir. Hatta bu kemâlâtına mebnî dîğer mütekellimîn ona “İmâm" lakabı vermişlerdir. Hulâsaten Tabakāt-ı Sübkî den alınan tercüme-i hâli şudur: "Muhammed bin Ömer bin el-Hasen bin el-Huseyin et-Temîmî el-Bekrî el-İmâm Fahruddîn Râzî ibn Hatîb er-Rey. Hicret-i nebeviyyenin 543. senesinde doğdu ve 544. senesinde tevellüdü dahi rivâyet olunur. Muhyi's-sünne Ebî Muhammed el-Bağavî'nin şâkirdlerinden olan pederi Ziyâüddin'den mebâdî-i ulûmu ve Mecd el-Cîlî'den Merağa'da ilm-i hikmeti ve Kemâl es-Simnânî'den fikhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil nâmındaki kitabını ezberlediği rivâyet olunur. Müşârünileyh ibtida-i hâlinde fakr u zarûret içinde idiyse de sonraları vüs'at-i maîşet hâsıl oldu. Sıyt ü şöhreti etrâfa münteşir olduğundan taleb-i ilim kasdıyla aktâr-ı arzdan kendisine müracaat olunur idi. Lisân-ı Arabî ve Fârisî ile va'az ve nasîhatte yed-i tûlâ sâhibi idi; ve ehl-i hâl ve dîn olup tasavvufa da vakıf idi. Tasavvufta behresi olduğuna Tefsîri şâhiddir. "Rey" şehrinden Hârezm'e gelip Mu'tezile ile münâzarâtı vâki' olduğundan orayı terk ederek Mâverâünnehr'e geldi. Hârezm'de olduğu gibi orada da münâzarât vâki' olmakla Rey şehrine avdet etti. Sonra Sultan Şihâbüddîn Avzî'ye karîn olup onun nezdinde nail-i hazz oldu; ve ondan sonra da Sultân-ı Kebîr Alâeddîn Harzemşâh Muhammed'e kurbiyet peydâ ederek merâtib-i refiaya nâil ve onun yanında mukîm oldu; ve musannafâtı ile âfakta iştihâr ederek "Şeyhü'l-islâm" lakabını ihrâz etti. Râkib olduğu vakit etrâfında fukahâ ve saireden 300 kimse ile beraber giderdi. Ulûma cidden şiddet-i hırsı olup ashâbının kendisine edeb ve ta'zîmi kesîr idi. Tefsîr, el-Metâlibü'l-Aliye, Nihayetü'l-Ukul, [Kitâbü'l]-Erbaîn, İrşadü'n-Nezair, el-Maalim, Şerhu'l-İşârật, Uyûnü'l-Hikme, Şerhu'l-Esmâi'l-Hüsnâ gibi birçok musannafâtı vardır. Velhâsıl ulûm ve fünûn-ı mütenevviada bir bahr-i zâhır ve zekâ ve irfânda misli nâdir idi. 606 sene-i hicriyyesinden îd-i fitrda pazartesi günü Herat şehrinde vefât etmiştir. Vefâtı Kerrâmiyye tâifesinin içeceği suyu zehirlemelerinden neş'et ettiği rivâyet olunur. Rahmetullahi aleyh."
Fakat sıfât-ı nefsâniyyeden ve ahkâm-ı cismâniyyeden kurtulup esrar-1 dîne vakıf olmak için aklın ve ilmin kemâli kâfî değildir. Mutlaka Hakk'a vâsıl bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile can kemirmek lazımdır. Nitekim Mükâşefât-ı Rızavî ismindeki Mesnevî-i Şerîf şerhinde bu zât hakkında şöyle bir menkıbe beyân olunur:
"Fahreddîn-i Râzî ulûm-i akliyyede sâhib-i mezheb idi. Vâcib Teâlâ hazretlerinin vücûdunu isbât için bin bir delîl-i aklî ikāme etmiş idi. Şeyh Necmüddin-i Kübrâ hazretlerinin şöhret-i kerâmâtını işitti ve onlar ile buluştu. Mübâhase ve münâzara etti. O âlim-i rabbânînin ilmi karşısında kendisini câhil gördü. Kendisini halvete koymalarını istedi. Vaktaki halvete girdi, sînesinden heybetli sadâlar işitti ve tâkat getiremeyip halvetten çıktı; ve hâlini o hazrete söyledi. Buyuruldular ki: "Nukūş-ı felsefi senin levh-i sîneni tırmalıyor. Eğer sabredeydin, onun yerine nûr-ı ma'rifet doldururlar idi". Fahreddîn-i Râzî “Ma'lûmâtımın benden selbini istemem!" dedi ve o sohbetten ayrıldı; ve vatanına döndü, hastalandı, hâl-i ihtizârında İblîs-i laîn onunla muârefe etti ve vücûd-ı Hak Teâlâ için saydığı delîlleri birer birer ibtâl etti. Nihayet bir delîli kaldı, o delîlin dahi reddi sadedinde idi ki, ıztırâba düştü. Necmeddin-i Kübrâ hazretleri oturduğu mecliste nûr-ı bâtın ile onun hâline vakıf olup ehl-i meclise bu husûsta îzâhât verdi; ve "Fahr-ı Râzî birkaç gün fukarâ ile beraber vakit geçirdi. Düşmanın galib olduğu ve îmânının tehlikeye düştüğü bu vakitte, ona yardımdan sarf-ı nazar etmek mürüvvet değildir" buyurdu ve rûhâniyeti ile Fahr-ı Râzî'nin imdadına yetişip dedi ki: "Ey Fahr-ı Râzî, o laîne cevâben de ki: "Muhbir-i sâdık (S.a.v.) bize Hakk'ın vahdâniyetinden haber verdi ve onun haberiyle bildim ki, Hak birdir". Bu ikrâr ile şeytanın şerrinden kurtuldu." İmdi bu menkıbeden anlaşıldığı üzere "sırr-ı dîn", vahdet-i vücûddur; ve vahdet-i vücûdu aklen ve ilmen idrâk etmek kâfî değildir. Zîrâ akıl ve ilim insanı zevkan ve hâlen kesret tarafına çekip götürür. Binâenaleyh akıl ve ilim mertebe-i şerîat ve tarîkat için lâzımdır. Mertebe-i hakikatte akıl ve ilim muzmahill olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gafil Huzûr-ı dilbere lâyık değildir, zû-fünûn gitmek"
Ve dîğer bir beyitlerinde şöyle buyururlar: "Eğer harâbât ilmi sana hem-nefes olaydı, bu ilim ve hüner senin önünde hevâ ve heves olurdu."
4140. Fakat mâdemki bir kimse tatmadı, bilmedi; onun aklı ve tahyîlâtı hayret arttırdı.
Fakat mâdemki sırr-ı dîn olan vahdet-i vücûd hakîkatini bir kimse kendi nefsinde tatmadı, binâenaleyh bu sırrı bilemedi ve anlayamadı; ve onun aklı ve aklıyla tahayyül ettiği ma'nâlar onun hayretini arttırdı. Meselâ akıl der ki: "Mâdemki bütün vücûd ve varlık Hakk'ındır ve eşyanın nefsü'l-emrde vücûdu sâbit değildir, şu hâlde kulların vücûdu da Hak olmak lazım gelir. Binâenaleyh teklîf ve emr ve nehy niçindir ve ne faydası vardır? Bu yanlış bir ilimdir ve dalâlettir; ve evliyânın bu gibi keşiflerinde hatâ olmak lâzım gelir". O zavallı akıl böyle hayret-i mezmûmeye düşer. Zîrâ bu hayret cehilden mün- baisdir ve bu cehle müsteniddir ki, delâil-i akliyyelerine tâbi' olan ulemâ-i zâhir Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin ve bu Mesnevî-i Şerîfin vahdet-i vücûda dâir sözlerine i'tirâz ederler ve kendi hadlerini bilmezler.
4141. Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşfolur? Bu "ene" fenâdan sonra mekşûf oldu.
Bu abdin vücudunda zâhir olan Hakkanî "ene" tefekkürât-ı akliyye cihetinden hiçbir vakit keşfolunamaz. Zîrâ aklın nazarında keserâtın vücûdu sâbittir ve keserât nefsü'l-emrde mevcûddur. Bu Hakkanî olan "ene" cismânî olan "ene"nin fenâsından ve vücûd-ı mevhûmun nazar-ı aklîden zevâlinden sonra abde zevkan ve hâlen mekşûf olur.
4142. Bu akıllar iftikādda hulûl ve ittihad çukuruna düşer.
"İftikād", kaybetmek ve kaybolmuşu aramak ma'nâlarınadır. "Megāk", çukur demektir. Ya'ni, bu akıllar bu Hakkanî olan benlik ma'nâsını araştırmakta, Hakk'ın abde hulûl etmesi veyâhud Hak ile abdin birleşmesi gibi bir dalâlet çukuruna düşer. Zîrâ aklın nazarında Hakk'ın ayrı ve halkın da ayrı bir vücûdları ve varlıkları vardır. Binâenaleyh akla göre abdin enâniyeti Hakk'ın enâniyeti olmak için Hakk'ın abde ya hulûl etmesi veyâhud Hakk'ın vücudunun abdin vücûdu ile birleşmesi lâzım gelir. Bu hulûl ve ittihad ise şübhesiz dalâlet olur.
4143. Ey iktirab cihetinden güneşin şua'ından yıldız gibi fânî olmuş Ayaz!
Ey Hakk'a iktirâbından ve yaklaşmasından dolayı vücûd-ı cismânîsinden fânî olmuş olan insân-ı kâmil! Senin sıfat-ı abdâniyyenin ve cismâniyyenin fenâsı ve zevâli güneşin şuâ'ı içinde yıldızların nûru gizlenmesi gibidir. Muhakkıkîn hazarâtı bu zevkî olan ma'nâyı bir dereceye kadar akla takrîb için ba'zı misâller getirirler ki, bu beyt-i şerîfde bu misâllerin birisi beyân buyrulmuştur. Ya'ni, gece karanlığında yıldızların eseri ve nûru zâhirdir. Vaktâki güneşin doğup şuâ'ı her tarafı istilâ eder, yıldızların âsârı ve nûru o şuâ' içinde gizlenir. واسجد واقترب (Alak, 96/19) ["Secde et ve yaklaş!"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'a secde-i hulûs ile iktirâb etmiş ve yaklaşmış olan insân-ı kâmilin âlem-i tabiat gecesinin karanlığında görülen âsâr-ı cismâniyyesi hakîkat güneşinin tulû'u zamanında gizlenir. Ve onun sıfat-ı cismâniyyesini sıfat-ı Hakkāniyye örter. Bu hâlde hulûl ve ittihâd yoktur.
4144. Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin. Müfteten olan hulûl ve ittihad cihetinden değil!
Bu beyt-i şerîfdeki misâlde vücudun merâtibine işaret buyrulur. Ya'ni, ey insan sen evvelce nutfe idin; sonra o nutfe ana karnında birtakım istihâleler geçirdi, nihâyet doğdun. Seneler geçti büyüdün ve koskoca bir şahıs oldun. Nutfe ayrı ve senin bu koca şahsın ayrı mı idi? Ve nutfe sana hulûl mü etti? Veyâhud nutfe senin bu şahsın ile mi birleşti? Hayır, bunda ne hulûl ne de ittihâd vardır. Belki nutfenin şahsiyet iktisabı bir hâlden bir hâle tekallübünden ibarettir. İşte bu enâniyet dahi buna benzer. Senin enâniyet-i cismâniyyen enâniyyet-i hakkāniyyeye tebeddül etti. "Müfteten", mahall-i fitne ve fitneye atılmış demektir.
4145. Ey şah, affet! Afv senin sandığındadır. Lütfun sabıkısın. Hep senin mesbukundur.
"Sandık"tan murâd, esmâ-i cemâliyyeden olan "Afüvv" ism-i şerîfidir. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, mücrimleri affet, afv senin esmâ-i cemâliyyenden olan "Afüvv" ism-i şerîfinde münderiçtir. Kullarındaki affetmek hâssası sabık olan senin bu ism-i şerîfinin onlara olan aksidir. Binâenaleyh afvde sen sâbıksın ve kulların bu afvde senin mesbûkundur; ve onların affi senin affına bağlıdır.
4146. Ben kim olurum ki, "Affet!" diyeyim. Ey sen ki "Kün!" emrinin sultânı ve hulasasın.
Ben kim oluyorum ki, sana hitâben: "Mücrimleri affet!" diyeyim. Bütün olmuş ve olmakta olan ve olacak olan işlerin kâffesi senin "Ol!" emrine tâbidir. Binâenaleyh sen "Kün!" emrinin sultânısın; ve kelâm senin sıfatın olup bütün mahlūkātın "Ol!" emirleri senin bu kelâmının tafsîlidir; ve senin "Kün!" emrin bu tafsîllerin hulâsasıdır.
4147. Ben kim olurum ki, ben senin benliğin ile olayım? Ey şah, bütün "ben"ler senin eteğini tutmuştur.
Ben kim oluyorum ki, ben, senin benliğin ile olayım? Zîrâ benim mevhûm olan benliğim senin hakîkî benliğinden doğmuş bir hayal ve bir gölgedir. Bir hayâlin ve gölgenin "ben" demesi ancak o hayalin ve gölgenin sahibine "sen" demesidir. Binâenaleyh ey zât-ı azîmü'ş-şân, bütün bu mevhûm olan benler senin eteğini tutmuştur. Eğer o hayalleri ve gölgeleri kendine çekersen ortada "ben" diyecek senden başka hiçbir kimse kalmaz.
Ayaz'ın bu şefâatçilikte kendisini mücrim tutması ve bu cürmün özrünü dilemesi; ve bu özür söyleyicilikte kendisini mücrim bilmek ve bu acz, şâhı tanımaktan ve azametten kalkar. Zîrâ "Ben sizin en çok bilicinizim ve benim Allah için korkum ziyâdedir!" buyrulur; ve Allah Teâlâ "Allah'tan ancak onun ulemâdan olan kulları korkar" (Fâtır, 35/28) buyurur انا اعلمكم بالله و اخشاكم لله ["Ben sizin, Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım!"] hadîs-i şerîfdir. Bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu şudur: "Ashâb-ı kiramdan bir cemâat dediler ki: "Bizler Hz. Peygamber gibi değiliz. Zîrâ Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Biz ise günâha müstağrakız. Binâenaleyh bizim için ibâdete sa'yetmek lâzımdır. Onlardan birisi "Ben geceleri de aslâ uyku uyumayıp namaz kılacağım!" dedi. Dîğer birisi de "Ben ömrümü oruç tutarak geçireceğim!" dedi. Diğer birisi dahi, "Ben hiç nikâh etmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!" dedi. Onların bu kararlarını Resûl-i Ekrem Efendimiz işitti, münfail olup buyurdular ki: "Ben uyku uyurum ve namaz kılarım, ve oruç tutup iftâr da ederim; ve nikâh benim sün- netimdir; ve benim sünnetimden yüz çeviren bizden değildir. Zîrâ ben sizin Allah'ı en çok bilicinizim ve Allah için sizin en çok korkucunuzum!" إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءِ (Fâtır, 35/28) ["Allah'tan ancak âlim kulları kor-kar!"] âyet-i kerîmesi sûre-i Fâtır'dadır. Yukarıdaki hadîs-i şerîf bu âyet-i kerîmeye müsteniddir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, mâdemki ilimde ekmel idi, Allah Teâlâ'dan havf ve haşyeti dahi bu âyet-i kerîme mûcibince ekmel idi; ve Allah Teâlâ'yı ve onun azametini tanıyan ve anlayan kimsenin huzûr-ı ilâhîdeki aczi tabîî bir haldir. Binâenaleyh insân-ı kâmil Hakk'ın kendisine bahşettiği bir hâl-i fıtrî îcâbı olarak mücrimlere şefâate tasaddî ettiği vakit, Hakk'ın azametini idrâki sebebiyle bu şefâatçiliği dahi bir kabâhat ve cürüm bilip Hak'tan özür diler ve affını ister. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede tafsîl buyrulur:
4148. Ben ne vakit hulme bulaşmış rahmi getiririm? Ve ilme boyanmış hilme yol gösteririm?
Birinci mısra'daki "hulm", rü'yâ; ikinci mısra'daki "hilm", vakār ve sükûn ve yavaşlık ve ukūbet etmek istedikte terk-i acele etmek ma'nâsınadır. Ya'ni ey şâh-ı hakîkî, benim merhametim, rü'yâ mesâbesinde olan bu vücûd-ı mecâzî ve izâfî âlemine karışık bir merhamettir ve fânîdir; ve senin hilmin ve yavaşlığın ise ilm-i ezelînin îcâbıdır. Ben böyle rü'yâya bulaşık bir merhameti ızhâr edip senin ilm-i ezelîne boyanmış olan hükmüne ne vakit yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şu sûrettedir:
Tercüme: "Ben ne vakit gazaba bulaşık olan merhameti getiririm? Hilme boyanmış olan ilme yol gösteririm?" Birinci mısra'daki hilm" (حلم) gazab ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şâh, benim merhametim öfkem ile karışıktır. Ben bu öfkemi bertaraf etmek sûretiyle merhameti ızhâr ederim. Binâenaleyh ben ne vakit böyle bir merhamet ile "Halîm" ism-i şerîfine bulaşmış olan ilm-i ezelîne yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Zîrâ afv ve mağfiret dahi sırr-ı kadere bağlıdır ve abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muallaktır. Bunu da ancak sen bilirsin.
4149. Eğer beni tokatların zebûnu edersen, yüz binlerce tokatlara lâyığım!
"Saf", tokat demektir. "Tokat"tan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesidir. Ya'ni, ey şâh, ben senin tecelliyâtının zebûnu ve mağlûbuyum. Eğer beni yüz binlerce tecelliyât-ı celâliyyen tokatlar ise bunlara da lâyığım! Zîrâ ben senin abd-i mahzınım.
4150. Ben ne söyleyeyim? Senin huzurunda i'lâm edeyim! Yahud kerem şartını senin yadına getireyim!
Ey şâh, ben senin ilm-i ezelînin lâhık olduğu bir şey hakkında ne söyleyeyim ve senin huzurunda senin o bildiğini sana bildireyim! Yâhud bu mücrimlerin kusûrunu affetmek kerem şartından olduğunu sana ihtâr edeyim? Bu hâl ne kadar yanlış bir hareket olur!
4151. O şey ki, senin ma'lumun olmaz, o nedir? Ve o şey ki, senin yâdında değildir, cihanda nerededir?
Ey şâh, senin ilm-i ezelînin muhît olmadığı bir şey var mıdır? Ve senin ihâta-i ilmiyyen hâricinde cihânda bir şey var mıdır?
4152. Ey sen ki, cehlden paksin ve senin ilmin ondan pâktir ki, unutkanlık onu gizlesin!
Ey şâh, sen öyle bir şahsın ki, cehlden pâksin! Ve senin ilmin dahi unutkanlık ârız olmak sebebiyle bildiğin bir şeyi sana unutturup gizlemekten pâktir ve senin ilmine aslâ unutkanlık ârız olmaz.
4153. Hiç olan bir kimseyi, bir kimse tasvîr ettin, onu güneş gibi nûr ile yükselttin.
Ya'ni, aslında bir hiç olan kimseyi lütuf ve keremin ile bir mu'teber kimse olarak tasvîr ettin ve vücûda getirdin ve bir insân-ı kâmil yaptın ve ona kendi nûrundan verip, güneş gibi bu nûr ile yükselttin.
4154. Mâdemki beni bir kimse yaptın, eğer yalvarır isem benim yalvarmamı kerem cihetinden müstemi' ol!
4155. Zîra mâdemki beni nefsimden dışarıya götürmüşsün, o şefâati dahi sen kendin için etmişsin.
Zîrâ mâdemki beni sıfât-ı nefsâniyyemden soydun ve kendi sıfatlarını giydirdin, binâenaleyh mücrimlere bu şefâati eden dahi yine sensin!
4156. Mâdemki bu vatandan benim eşyâm boşaldı, evin yaş ve kurusu benim olmaz!
Mâdemki bu cismâniyet vatanından benim eşyâm mesâbesinde olan sıfat-1 cismâniyyem ve nefsâniyyem boşaldı, artık bu evin yaşı ve kurusu velhâsıl bütün müştemilâtı benim değildir, hep senindir!
4157. Duâyı da benden su gibi akıcı ettin. Ona sebât da bahşet ve onu müstecab tut!
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de buyururlar فهو العبد المحض و ليس لهذا الداعى همة متعلقة فيما يسأل فيه من معين او غير معين و انما همته في :ki يا'ني امتثال اوامر سيده فاذا اقتضى الحال السؤال سأل عبودية و اذا اقتضى التفويض و السكوت سكت “O insân-ı kâmil abd-i mahzdır ve duâ edici için muayyen ve gayr-ı muayyen olan matlûbdan istediği şeyde himmet-i müteallika yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin emirlerine imtisâldedir. Binâenaleyh hâl talebi iktizâ ettiği vakit, ubûdiyyeten taleb eder; ve tefvîzi ve sükûtu iktizâ ettiği vakit dahi sâkit olur."
Bu beyt-i şerîfde dahi bu hakîkate işaret buyrulur. Ya'ni, ilm-i ezelînde bu mücrimlerin ayn-ı sâbitelerinin isti'dâdı afva mazhariyet olduğundan, benim onlar hakkındaki afv talebimi benden su gibi akıcı ettin. Binâenaleyh o duâya sebât bahşet ve onu müstecâb et!
4158. Evvela duâyı getirici de sen idin. Nihayet icâbete de recâ sen ol!
“Recâ” (رجاء), elifin kasrı ile okunur, burada “taraf ve nâhiye” ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şâh, o duâyı mücrimlerin isti'dâdına mebnî benim dilimden su gibi akıttın ve getirdin; ve sonunda o duânın kabûlüne yine sen taraf ol! “Recâ”, elifin meddi ile “ummak” ma'nâsına olursa ma'nâ şöyle olur: Ya'ni, “Benden zâhir olan ahvâlin hepsi senindir. Duâyı mücrimler hakkında lisânımdan sen getirdin ve onun icâbetini de bana umdurdun. Binâenaleyh icâbete olan bu ummak dahi senindir.”
4159. Hatta ben, o şâh-ı cihân kulu için mücrimlerden affetti, diye övüneyim!
Ya'ni, mücrimleri affetmek ezelde senin lütuf ve keremin ile mukadderdir. Onların affi için benim şefâatimi vesîle ettin ve bu şefâati, cihânın şâh-ı hakîkîsi mahzâ bu kulunun hatırı için, mücrimlerden sâdır olan o kabahati affetti, diye övünmem için ortaya koydun.
4160. Ben baştan başa derd ve hod-pesend idim. Şah beni her derdlinin ilacı yaptı.
Ben fenâ ve bekā mertebelerine vusûlden evvel baştan başa cismâniyet ve nefsâniyet illetleriyle ma'lûl idim ve kendimi beğenici idim. Şâh-ı hakîkî beni bu mevhûm benliğimden geçirdi ve insân-ı kâmil yaptı; ve cismâniyet ve nefsâniyet hastalıklarıyla ma'lûl olan her bir kimsenin derdlerine dermân etti.
4161. Bir şûr u şerden dolu cehennem idim. Onun fazlının eli beni bir kevser etti.
Ben evvelce fitneler ve şerler ile dolu nefis ve tabîat cehennemi idim. Şâhın fazlının ve inâyetinin eli beni bir kevser yaptı. “Kevser”, cennet ırmaklarından birinin adıdır; ve “hayrı ve ihsânı çok olan büyük kimse”ye de itlâk olunur. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni, ben evvelce fitneler ve şerler dolu nefis ve tabîat cehennemi ve halk için hayırsız bir kimse idim. Hakk'ın fazlı beni halka hayrı ve ihsânı çok olan bir büyük kimse ve cennet ırmaklarından bir ırmak gibi yaptı.
4162. Cehennem her kimi kısâstan yaktı ise ben onu diğer def'a cesedden bitiririm.
Nefis ve tabîat cehennemi sıfât-ı nefsâniyye sebebiyle yaptığı cürümlerden dolayı her kimi kısâsen ve cebren yaktı ise, ben onu o cürümlerden temizleyip tekrar sûret ve cesed cihetinden bitirir ve neşv ü nemâlandırırım.
Ma'lûm olsun ki, nefis ve tabîat sevkiyle emr-i şer'î hâricinde yapılan fiillerden cisimde birtakım illetler peydâ olur. Meselâ içkiden mi'de ve kalb ve bağırsak hastalıkları; ve zinâdan frengi ve bel soğukluğu ve verem; ve gusl etmemeden ekzema ve emsâli illetler zuhûr eder. Bunlar tabîat cehenneminin kısâsı ve azabıdır. Eğer bu kabahatlere mübtelâ olan kimse tövbe edip insân-ı kâmile intisâb ederse, cennetin kevseri ehl-i cehennemi nasıl temizleyip tekrar yeni cisim bitirirse, o insân-ı kâmil dahi onun illetlerini def' edip ona beden sıhhati ve kalb selâmeti te'mîn eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:
"Hakîmiz, tabîbiz, Bağdad'dan eriştik! Bir çok illetlileri gamdan kurtardık! İlâhî olan hakîmleriz, kimseden ücret istemeyiz, zîrâ biz hastanın cismine düşünce gibi koştuk!"
4163. Kevserin işi nedir? Her kim yanmış ise ondan sabit ve cem' edilmiş olur.
Kevser ırmağının işi ve hâssası nedir? Cehennemden çıkanları yıkayıp onların cisimlerini sâbit kılar ve cem' eder. Bunun gibi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, cismâniyet ve nefsâniyet cehennemi içinde cehil alevleri ile yanmış olanları ulûm ve maârif-i ilâhiyye ile tesbît ve onların perîşan olan varlıklarını Hakk'ın varlığında cem' eder. "Endûhten", cem' etmek ve berâber yukarı getirmek ma'nâsınadır.
4164. O kevser, "O şeyi ki cehennem yakmıştır, ben onu geri getiririm!" diye katre katre keremin münâdîsidir.
O kevser ırmağı, "Ben cehennemin yakıp perîşan ettiği şeyi cem' edip yerine getiririm!" diye katre katre keremini i'lân ettiği gibi, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, "Ben nefis ve tabîat cehenneminin yakıp perîşan ettiği kimseleri cem' edip cennet-i kalb ve ma'rifete yükseltmek keremini i'lân eder.
4165. Cehennem sonbaharın soğuğu gibidir; ey gülistan, kevser bahar gibidir!
Nefis ve tabîatın esîri ve ayn-ı cehennem olan kimse sonbaharın soğuğu gibidir. Onun nefesi kime isabet ederse, onun güzelliklerini izâle eder. Ey isti'dâdı maarif-i ilâhiyye güllerinin neşv ü nemâsına müsâid olup gülistan mesâbesinde olan sâlik-i sâdık, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil bahar gibidir! Senin o isti'dâdını mertebe-i fiile getirir.
4166. Cehennem ölüm ve toprak ve mezar gibidir. Kevser, sûrun nefhi misali üzerinedir.
Cehennem tab' ve mizâcında olan nefsânî kimse ölüm gibidir. Musahibini öldürür ve toprak gibidir, çürütüp mahveder ve karanlık mezar gibi insanın kalbine kasvet ve vahşet verir. Kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil ise İs-râfil (a.s.)ın nefh-i sûru gibidir ki, cehl ile ölü mesâbesinde olanları ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye ile diriltir.
4167. Ey kimseler ki cisimleriniz cehennemden yanmıştır. İkram sizi kevser tarafına çeker.
Ey nefsânî ve cismânî olan kimseler, sizin cisimleriniz nefis ve hevâ cehenneminden ve ateşinden yanmıştır! Hak Teâlâ hazretlerinin ikrâmı sizi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil tarafına çeker ve sizi bu ateşten kurtarmak murâd buyurur.
4168. Ey diri olan Kayyum, senin lütfun "Ben halkı, benim indimde fâide bulmak için yarattım!" buyurdu.
Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde şu hadîs-i kudsîye işâret buyrulur. خلقت الخلق کی يربحوا على لآلأن اربح عليهم ya'ni "Ben halkı benim indimde ribh ve fâide bulmak için yarattım. Yoksa ben bunlardan fâide bulmak için yaratmadım!" Ya'ni, ey vücûd-ı izâfî âlemi, vücûd-ı hakîkîsi ile kāim ve bilcümle avâlimin Kayyûm'u olan Hayy ve diri, senin lütfun "Ben halkı, benden fâide bulsunlar diye yarattım!" buyurdu.
4169. "Onların üzerinde fâide bulmak için değil!" senin cudundur ki, bütün nâkıslar ondan dürüst olur.
Ya'ni "Ben onlardan fâide bulmak için yaratmadım!" buyurman, senin cûd ve keremindir. Zîrâ senin o cûdundan bütün nâkıs olan mahlûkāt dürüst ve kâmil olur. Binâenaleyh mücrimler insanlık mertebesinde henüz nâkıstırlar. Onlar ancak senin affin ile ve ahd-i ilâhîn mûcibince fâidelenip dürüst ve kâmil olurlar.
4170. Bu ten-perest olan bendelerden affet! Afv deryasından "afv" daha ev[4175] lâdır!
Ey şâh, bu cisimlerine tapan ve hareketleri rûhlarının değil, cisimlerinin hükmüne tâbi' olan kullardan sâdır olan cürümleri affet! Senin Afüvv ism-i şerîfin bir derya gibidir. O deryâdan sudûr eden afv daha evlâ olan bir afvdir. Onun yanında kulların affi hiçtir.
4171. Halâyıkın affı ırmak gibi ve sel gibidir. Yine o kendinin deryasına hayli koştururlar.
"Hayl", fikretmek ve hifzetmek ve at sürüsü ve süvârî cemaati ma'nâla.1nadır. Ya'ni, senin deryâ-yı afvın yanında kulların afvı ırmağa ve sele benzer. Irmak ve sel nasıl deryâya akarsa, bunlar dahi afv sıfatı sürülerini ve fikirlerini öylece senin o afv deryâna koştururlar. Zîrâ onlardaki afv sıfatının aslı senin "Afüvv" ism-i şerîfindir.
4172. Afvler her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir ey şâh!
"Pâre", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Bir ma'nâsı da "uçmak ve pervâz etmek"tir. Sıfat-ı afv güvercinlere teşbîh buyrulmuş olduğundan burada bu ma'nâ münasib görünür. "Hâ", edât-ı cem'dir. "Pâre-hâ”, uçmalar ve pervâz etmeler" demek olur. Ya'ni, ey şâh, kulların afv sıfatları, onlar uyudukları vakit, her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir.
4173. Seher vakti tekrar onları uçucu edersin. Geceye kadar bu bedenlerin mahbusu edersin.
Ey şâh, sen o sıfatları kulların seher vaktinde uyandıkları zaman tekrar onların cisimleri tarafına güvercin gibi salıverip uçurursun. Onları geceye ve kullarının uyku zamânına kadar bu cisim kafeslerinde mahbûs edersin. Nitekim bu ma'nâ bu cildin 1776 numarasına müsâdif olan: جسم خود بشناسد و در وی رود جان زرگر سوی درزی کی رود ["Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?] beyt-i şerîfinde geçti; ve Fîhi Mâ Fih'den alınan bir bahis dahi oraya dercolundu.
4174. Tekrar kanat vurucu olarak akşam vaktinde o eyvan ve damın aşkından uçarlar.
Akşam olduğu ve kulların uyuduğu vakit tekrar o sıfatlar güvercin gibi kanat vurucu olarak senin "Afüvv" ism-i şerîfinin sarayına ve damına konmak ve kavuşmak aşkından dolayı cisim kafeslerinden kurtulup uçarlar.
4175. Hattâ cisimden vuslat ipliğini koparırlar. Senin huzuruna gelirler. Zîrâ senden mukbildirler.
Hattâ cisimden bu cisme bitişik olan ipliği ve râbıtayı koparırlar ve senin huzûruna gelirler. Zîrâ senin huzûrunda cisim tarafına teveccüh edicidirler. Binaenaleyh بيده ملكُوتُ كُلِّ شَيْء وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her bir şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yedindedir ve O'na rücû' ederler" âyet-i kerîmesi mûcibince Sen'den gelirler ve yine Sana rücû' ederler.
4176. Baş aşağı rücû'dan emîn olarak havada "Biz ona dönücüleriz!" diye kanat vururlar.
Ya'ni, o latîf olan sıfatlar havada, "Biz aslımız [olan] sıfât-ı ilâhiyyeye dönücüleriz!" diye baş aşağı rücû'dan emîn olarak kanat vurarak uçarlar. Zîrâ sıfât-ı mahmûdeden her birisi aslına rücû' ettiği vakit, artık aslından geri dönmez. Hak Teâlâ onun yularını illiyyîne çeker. Nitekim âyet-i kerîmede `إن كتابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين` (Mutaffifin, 83/18) ["Şübhesiz iyilerin kitabı illiyyîndedir"] buyrulur. Yukarıki beyitlerde kulların uyuduğu vakit bu sıfatların cisimlerden ayrılıp uyandıkları vakit cisimlere taallukundan bahis buyrulması, her anda tekevvün eden sıfât-ı mahmûdenin aynen inip çıkması değildir. Belki çıkan sıfat-ı mahmûdenin nazîrinin beden habsine gelmesidir. Zîrâ âyet-i kerîmede `كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن` (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ'nın tecellîsi her anda bir şe'ndedir" buyrulur. Binâenaleyh giden, gelenin aynı değildir, belki mislidir. Buna lisân-ı ehl-i hakîkatte "teceddüd-i emsâl" derler; ve teceddüd-i emsâl hakkında bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçti.
Meselâ bir mi'mâr yapacağı binanın sûretini fikrinde tasarlar ve onun bu fikri kuvâ-yı vücûdiyyesinin muhassalasıdır ve onun kuvâsı o fikrin sûretine bürünmüştür. Halbuki kuvâ-yı vücûdiyye ânen-fe-ânen tekevvün ve teceddüd eder. Giden kuvvet gelenin aynı değildir. Vaktāki uyur, bu fikirden hâlî kalır. Uyandığı vakit yine kendine gelen o binânın sûret-i fikriyyesi evvelki sûret-i fikriyyenin aynı değildir, belki misli olur. Binâenaleyh insandan ayrılan kuvvetler, suver-i fikriyyesinin libâsına bürünerek menşeine rücû' etmiş olur. Fakat eğer fikri afv ve adl ve hayr ve hasenât gibi mahmûd ve makbûl ve güzel sûretli ise onun makāmı illiyyîndir ve bu fikir baş aşağı âlem-i tabîata dönmez; ve eğer fikir zulüm ve fisk gibi mezmûm ve merdûd ve çirkin sûretli ise o fikrin büründüğü kuvvet aslına çıkmak isterse de `إن كتاب الفجار لفي سجين` (Mutaffifin, 83/7) ["Şübhesiz kötülerin kitabı siccîndedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince baş aşağı siccîne ya'ni cehennem olan âlem-i tabîata döndürülmesi hakkında emr-i ilâhî olur. İşte beyt-i şerîfde bu hakîkate işâret buyrulur ve bu bahsin tafsîli cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-ı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîflerinin 11. bâbında beyân buyrulmuş ve bu hakîr tarafından dahi şerhedilmiştir.
4177. O kerem tarafından ses gelir. Geliniz, ondan sonra hırs ve gam için ric'at kalmadı!"
Bu beyt-i şerîf sıfât-ı mahmûde erbâbının ervâhı hakkındadır. Ya'ni, sıfât-ı mahmûdenin cisimden ayrılıp güzel bir libâs ve sûret ile aslına rücû' ettiği gibi bi, vaktâki o sıfatların sahiblerinin rûhları dahi cisimlerinden alâkalarını kesip; "Biz Hakk'a rücû' edicileriz!" diye âlem-i bâlâya uçarlar. O kerem-i ilâhî tarafından sadâ gelip der ki: "Geliniz, artık hırs ve gam için kesîf olan cihâna dönmek yoktur!"
4178. "Cihandan çok garîblikler çektiniz, ey büyükler! Benim kadrimi bilmiş olursunuz!"
"Zîrâ o kesîf olan cihandan çok garîblikler çektiniz. Dünyanın muzlim olan şuûnâtı ve ehl-i dünyâ sizi çok hırpaladı. O dünyada benim tecelliyât-ı celâliyyemden çok cefâlar çektiniz ve sabır ve tahammül edip sû'-i edebde bulunmadınız. Ey büyükler, şimdi de benim tecelliyât-ı cemâliyyemîn ve rahîmiyyemîn kudretini bilmiş olursunuz ve safâsını sürersiniz!"
4179. "Benim ağacımın sâyesi altında mest-i nâz olarak haydi ayaklarınızı uzatınız!"
"Benim bir azîm ağaç mesâbesinde olan "Kerîm" ism-i şerîfimin gölgesi altında nâzın sarhoşu olarak haydi edeb ve terbiye usûlünü düşünmeyerek ayaklarınızı uzatıp rahat rahat yatın!"
4180. Dîn yolundan dolayı pür-meşakkat olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir. [4185]
Bu mazhar-ı inâyet olanların dîn yolunda birçok meşakkat çekmiş olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir.
4181. Hûrîler göz süzücü mihriban olarak derler ki: "Bu sûfiler seferden geri geldiler!"
O güzel hûrîler ki, onlar sıfât-ı mahmûdelerinin ve a'mâl-i sâlihalarının güzel sûretleridir, gözlerini süzücü ve müşfik olup derler ki: "Bu sûfiler cismâniyet âlemi seferinden geri geldiler!"
4182. "Güneşin nûru gibi sâfiler olan sûfiler, bir müddet toprak ve pislik üzerine düşmüştür."
"Güneşin nûru gibi sâfî ve berrak olan sûfiler bir müddet topraktan mahlûk ve necâsetle dolu olan cisme ve toprak olan dünyaya ve murdarlık âlemine düşmüştür."
4183. "Esersiz pislikten pâk olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî tarafına geri geldiler."
"Kurs-ı bülend"den murâd, rûh-ı külli-i Muhammedî (s.a.v.)dir. Ya'ni, "Bunlar bu kadar kesîf ve murdar bir mahalde bulundukları hâlde üzerlerinde kesâfetten ve murdarlıktan eser yoktur; ve pislikten temiz olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî, ya'ni rûh-ı külli tarafına geri geldiler."
4184. "Ey mecîd, bu mücrimler gürûhunun hepsinin başları da bir duvara erişti!"
Bu beyt-i şerîf kıssanın zâhirine göre Ayaz'ın mücrimlere şefâat için şâha hitâbıdır; ve bâtınına göre insân-ı kâmilin günahkârlara şefaat için Hakk'a münâcâtıdır. Ya'ni, "Ey şâh-ı azîz, bu mücrimlerin hepsi başlarını taşa vurdular ve yaptıklarından utandılar!"
4185. "Gerçi şahın zarlarının mağlûbu oldular. Kendilerinin hatâsına ve cürmüne vâkıf oldular."
"Ka'beteyn", tavla oyununda kullanılan iki zarın ismidir. Kıssanın zâhirine göre "zarlar"dan murâd, Sultan Mahmûd'un ekâbire cevhere kıymet takdîr ettirmesi ve her birini de tahsîn edip ikrâm etmesidir ki, ekâbirin her birisi bu oyunda ve imtihanda mağlûb oldu; ve Ayaz'ın hareketini görüp kendinin hatâsını ve kabâhatini anladı. Kıssanın bâtınına ve iç yüzüne göre "zarlar"dan murâd, Hakk'ın benlik ve bizlik ve senlik ve sizlik keserâtı içinde kulların iradesini ızhâr ve kendi iradesini ihfâ buyurmasıdır. Nitekim I. cildin 1814 numaralı beytinde این من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی Ya'ni "Ey sâni'-i Hakîm, sen bu taayyünât-ı kesîreyi ve beni ve bizi kendin ile tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın" buyrulmuş ve orada bu ma'nâ îzâh edilmiştir. Ya'ni, "Gerçi fâil-i muhtâr-ı hakîkî sensin; ve hayır ve şer senin irâden olmaksızın vâki' olmaz; ve mücrimlerin kalbleri ve canları senin kabza-i kudretinde makdûr idi; ve onların kalbleri ve cisimleri ancak senin irâde-i rahmâniyyen ile mütekallib idi. Velâkin onlar kendilerinin hatâsına ve kabâhatlerine vâkıf oldular ve bu kabâhatleri kendi nefislerinden bildiler." Beyt-i Hâfız Şîrâzî (k.s.): "Ey Hafız, gerçi günâh bizim ihtiyârımız ile değildir. Fakat edeb yoluna sa'y et ve günah benimdir de!"
4186. Şimdi ah edici olarak yüzü sana çevirdiler, dediler ki: "Ey şah, senin lütfun mücrimlere yol göstericidir!"
4187. "Mücrimlere afv Fırat'ına ve muğtesel pınarına acele yol ver!"
"Mücrimlere Fırat nehri gibi dâimâ hâl-i cereyânda bulunan affına yol ver ve اركض برجلكَ هَذَا مَغْتَسَلٌ (Sâd, 38/42) ya'ni "Ey Eyyûb, ayağını yere vur. İşte bu iğtisâl mahalli olan pınardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Eyyüb (a.s.)'ın ayağını vurduğu yerden kaynayıp illet-i cismâniyyesine devâ olan muğtesel pınarına yol ver ve o mücrimlerin üzerine akıt!" Bu "muğtesel pınarı" I. cildin 2127 numarasına müsadif olan: ["Bal denizine batmış su kuşu, şarâb ve muğtesel olan çeşme-i Eyyubî."] beytinde geçti.
4188. “Tâ ki o uzun cürümden gusl getirsinler! Pâklerin safından namaza gitsinler!"
“Tâ ki o mütemâdî olan günâh kirlerinden yıkansınlar ve temiz olan ervâhın safında namaza ya'ni huzûr-ı ilâhîye gitsinler!"
4189. "Ölçüden hariç olan o saflarda "Nahnü's-saffûn" nûrunun garîkları olsunlar!"
"Ölçüden hâriç olmak", cismâniyetten tecerrüd ma'nâsınadır. Zîrâ cismâniyette vezin ve ölçü vardır. Rûhâniyet âlemi vezinden ve ölçüden hâriçtir. İkinci mısra'da sûre-i Saffat'ta olan وإنا لنحن الصافون (Saffat, 37/165) "Ve biz elbette saf bağlayıcılarız!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyet-i kerîme melâike-i kirâm lisânından beyân buyrulmuş olup beyt-i şerîfde sıfat-ı melekiyyeti hâiz olan ervâh-ı beşerin dahi sufûf-ı melâikede garîk-ı nûr olduğuna işâret buyrulur; ve bu âyet-i kerîme I. cildin 3456 numarasına müsâdif olan: گرچه هاروتید و ماروت فزون از همه بر بام نحن الصافون ["Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون "Biz saf bağlayıcılarız"] damı üzerinde cümleden ziyâde iseniz de!"] beytinde geçti.
4190. Vaktāki söz bu halin vasfına erişti, hem kalem kırıldı ve hem kâğıt yır-[4195] tıldı.
Vaktāki söz pâk olan ervâhın melâike saflarının nûruna müstağrak olması hâlinin vasfına erişti, kalem kırıldı. Zîrâ o vasıf zevk ve ma'nâdan ibâret olup hurûf ve kelimâta sığmaz ve kâğıtlara yazılmaz.
4191. Bir kâse hiç denizi ölçtü mü? Hiç bir kuzu bir arslanı kaldırdı mı?
Ya'ni, hurûf ve kelimât bir kâse ve ma'nâ ise deryâ mesâbesindedir. Deniz kâse ile ölçülüp bitirilemediği gibi, ma'nâ da hurûf ve kelimât ve elfâz ile ölçülüp bitirilemez; ve kezâ hurûf ve kelimât küçüklükte bir kuzu ve ma'nâ ise azamette bir arslan gibidir. Bir kuzu bir arslanı kaldıramadığı gibi hurûf ve kelimât da ezvâk ve maânîyi kaldıramaz. Beyt-i Hakîm Senâî (k.s.): "Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur." Ya'ni, söz hakkıyla ma'nâyı istîâb edemez. "Üskerre" ve "üskere", kâse ma'nâsınadır.
4192. Eğer sana hicab var ise ihticabdan dışarıya git, tâ ki acıb bir padişahlık göresin!
Eğer sende cismâniyet perdesi ve hicabı var ise, bu dar olan âlem-i cismâniyetin ihticâbından dışarıya çık ve geniş olan âlem-i ervâha git, tâ ki o âlemin vüs'ati içinde acîb bir padişahlık göresin!
4193. Gerçi sarhoş olan kavim senin kadehini kırdılar. O kimse ki, senden sarhoş oldu onun bir özrü vardır.
"Kadeh"den murâd, abdiyet kadehidir. Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırmasına işâret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırması aşk-ı ilâhînin sarhoşluğundandır ve sana olan muhabbetindendir ve sende fânî olduğundan bilcümle harekâtında ma'zûrdur. Nitekim bu ma'nâ Fihi Mâ Fih'in 12. faslında bir misâl ile beyân buyrulur: "Fânî-i Hak olan kimse [O'nun] mağlûb ve mesti oldukça onun hakkında günâh, günâh ve cürüm dahi cürüm olmaz. Pâdişâhın biri her birerleri ellerine bir kadeh almalarını bendelerine emretti. Vaktâki pâdişâh zuhûr etti, onun gulâm-ı hâssı pâdişâhın dîdârından kendinden geçip mest oldu ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Diğerleri onun bu hâlini görüp galiba böyle yapmak lâzım gelir deyip ellerindeki kadehleri kasden attılar. Pâdişâh, “Niçin böyle yaptınız?" diye onlara itâb etti. Onlar dediler ki: "O mukarreb idi, böyle yaptı; biz dahi öyle yapalım!" deyip bu hâli doğru gördük. Pâdişâh dedi: "Ey ahmaklar, onu o yapmadı, ben yaptım!" Zâhir cihetinden cümlesi kabâhat idi. Ammâ o bir kabâhat ayn-ı tâat idi. Belki bütün tâatlerin fevkınde idi. Onların cümlesinden maksûd o gulâm idi. Diğer gulâmlar onun tâbi'i ve tufeylidirler. Zîrâ o abd bu söylediğimiz ma'nâya nazaran hakîkatte pâdişâhdır. Bütün gulâmlar bu pâdişâhın tâbi'idirler. Zîrâ o ayn-ı padişâhdır; ve kölelik ve abdiyet onun sûretinden başka bir şey değildir. Pâdişâhın cemâlinden mâlâmâldir."
4194. "Onların ikbal ve mal ile sarhoşluğu, ey fiilleri latif olan, senin bâdenden değildir!"
Ayaz, ya'ni insân-ı kâmil der ki: "Ey şâh, eğer ben mücrimlerin kabâhatlerinin affi talebinde bulunmak cürmünü yaptım ve abdiyyet-i mahza kadehini kırdım ise, senden sarhoş olarak yaptım. Senden sarhoş olanın elbette bir özrü vardır. O erkân ya'ni cismânî ve nefsânî olan kimseler, ikbâl ve mal sebebiyle abdiyet kadehini kırdılar ise, ey fiilleri latîf olan şâh, onların sarhoşluğu da yine senin şarabından değil midir?"
4195. "Ey şehinşâh, bunlar senin tahsîsinin sarhoşudur. Ey afv sahibi, kendi sarhoşundan affet!"
Yukarıki ve bu beyt-i şerîflerde sûre-i Zümer'de vaki يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey nefisleri üzerinde isrâf eden benim kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Muhakkak Allah Teâlâ günahların hepsini affeder. Muhakkak O Gafûr ve Rahîmdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, "Ey şâh, kulları kendine tahsîs ederek "Ey benim kullarım!" diye vâki' olan hitâbının kuvveti ve lezzeti, âtîdeki beyitte buyrulduğu üzere, yüz küp şarabın yapamadığı sarhoşluğu vücûda getirir."
4196. "Vakt-i hitabda senin tahsîsinin lezzeti onu yapar ki, yüz küp şarabdan gelmez!"
4197. "Mâdemki sarhoş etmişsin, bana hadd vurma! Şerîat sarhoşlara hadd vurmayı görmez."
Bu beyt-i şerîf Ayaz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kendi nefsi içindir. Ya'ni, "Ey şâh, mâdemki beni tecellî-i cemâlîn ile sarhoş etmişsin, benden bu sarhoşluk hâlinde zuhûr eden kabahatten dolayı bana hadd vurma ve beni muâheze etme. Zîrâ şerîatta sarhoşa, sarhoşluk hâlinde iken hadd-i sekr veyâ hadd-i şürb olmaz. Hapsedilir, sarhoşluk hâli geçip ayıldıktan ve akla geldikten sonra hadd vurulup te'dîb olunur."
4198. "Vaktaki ayık olurum, bana o vakit vur! Halbuki ben ayık olmayacağım!"
4199. Ey ihsânlar sahibi, her kim senin kadehinden içti, ebede kadar akıldan ve hadd vurulmaktan kurtuldu.
Ey ihsânlar sahibi olan şâh-ı hakîkî, her kim senin cemâlinin kadehinden aşk şarabını içti ise, ebede kadar akıl kaydından ve âlem-i keserât îcâbınca kendisine hadd vurulmaktan kurtuldu.
4200. Onlar sarhoşluklarının fenâsı içinde ebedî oldular. Sizin muhabbetinizde fânî olan kimse ikāme olunmadı.
"Fî hevâküm"deki cem' zamîri esmâ-i ilâhiyyeye râcidir. Zîrâ ârif-i billâh cemâl-i mutlakın vahdetini keserât-ı esmâiyyede müşâhede eder. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyazî'den de Mevlâ görünür Adem ise "Semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul
Ehl-i gaflet ise esmânın zıllerinden ibaret olan herhangi bir mazharın "ayn"ında bağlanıp isimden ve müsemmâdan câhil ve gāfil kalır. Ya'ni, insân-ı kâmiller senin esmâ-i ilâhiyyen kadehlerinden içtikleri cemâl-i mutlakının aşk şarabından sarhoş olurlar; ve onların bu sarhoşluklar içinde kendilerinden geçmeleri ebedîdir. Ey esmâ-i ilâhiyye, sizin içirdiğiniz muhabbet şarâbında fânî olan kimse bir daha akıl sahasında ikäme olunmadı!
4201. Senin fazlın bizim gönlümüze der ki: "Git ey bizim aşkımızın ayranına merhûn olan!"
"Aşkımızın ayranı" buyrulmasındaki nükte budur ki, aşk âşık ile ma'şûk arasında ve âlem-i keserâtta olur. Halbuki keserât mevhûmdur. Merâtib-i vücûdun cümlesinde zahir olan ancak bir hakîkattir ve o da ancak vücûd-ı Hak'tır; ve bu merâtibde vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ zuhûru onun bu esmâya olan fazlı ve ihsânıdır; ve zât-ı ahadiyyede bu nisbetlerin hepsi müzmahildir. Mâdemki zât-ı ahadiyyeye nazaran aşkın ve âşıkın vücûdu mev- hûmdur, bu aşk [da] ayran mesâbesinde olur. Zîrâ ayranda sekr hassası mevhûmdur; ve bir kimse ayran içip sarhoş oldum derse, o sarhoşluk onda vehmîdir; ve vücûdda ma'şûk-ı hakîkîden gayrı yoktur. Nitekim I. cildin 30 numaralı beytinde: ya'ni "Hep ma'şûktur ve âşık perdedir. Diri olan ma'şuktur ve âşık bir ölüdür" buyrulmuş idi.
4202. Sinek gibi bizim ayranımıza düşmüşsün. Sen sarhoş değilsin, ey sinek, sen bâdesin!
Fazl-ı ilâhî der ki: "Ey insân-ı kâmil, za'fiyette bir sinek gibi olan senin vücûd-ı izâfin, mevhûm olan âlem-i keserâtta bizim ayran mesâbesinde olan aşkımıza düşmüştür. Halbuki ayrandan sarhoş olmak mümkin değildir. Binâenaleyh sen sarhoş değilsin. Ey sinek, bizim tecellî-i zâtîmiz ile senin vücûd-ı mevhûmun, bizim vücûd-ı hakîkîmizde mahvoldu; ve sen bâdenin ve şarabın kendisi oldun ve senin senliğin benim benliğim oldu. "Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: دل چو جای حق بود حق با منست و من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم "Vaktaki gönül Hakk'ın tecellî-i zâtîsine mahal oldu, Hak benim iledir ve ben Hak ileyim, Hak Hakk'a vâsıl olup ben şimdi kendi zâtıma hû hû na'rası vururum!"
4203. Ey sinek, senden akbabalar sarhoş olurlar! Vaktaki bal deryasına at sürersin,
"Kerges", akbaba dedikleri büyük ve yırtıcı kuştur. Burada murâd, ehl-i hakîkate muârız olan bahis ve münâzara ile meşgül ulemâ-i zâhirdir. "Bal derya"sından murâd, ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbaniyyedir. Yine fazl-ı ilâhîdir ki, ey halk arasında zâhirde sinek gibi hakîr görünen insân-ı kâmil, sen bal deryâsına ya'ni ulûm-ı ledünniyye ve maarif-i rabbâniyye deryâsına himmetinin atını sürdüğün vakit, halk arasında zâhirde akbaba kuşu gibi heybetli görünen ulemâ-i zâhir, bahis ve münâzarayı unutup senden sarhoş
ve sersem olurlar. Nitekim bu ma'nâda Yûnus Emre hazretleri dahi şöyle buyurmuştur. Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu Ya'ni, sinek gibi hakîr görünen bir derviş, kartal gibi heybetli olan bir âlim-i zâhîrî ile mübâhase ve münâzara ettiler. Derviş o mübâhasede onu mağlûb etti. Bu hal yalan değildir. Ben ümmî ve hakîr derviş iken böyle bir hâdise benim de başıma geldi.
Buraya münasib latîf bir menkıbenin zikri bu hâli daha ziyâde tafsîl eder. Şöyle ki:
"Sultan Murâd-1 Râbi', muhakkıklerden Sivâsî hazretlerine “Eşyanın tesbîhi kāl ile midir, hâl ile midir?" diye sorar. Sivâsî hazretleri de "Kal iledir, elhamdülillah bizim dervişlerimizden işidenler vardır!" diye cevab verir. Sonra ulemâ-yı zâhireden Kadızâde'yi çağırıp der ki: "Kadıoğlu, Sivâsî'ye eşyanın tesbihinden sordum, "Kāl iledir ve dervişlerimizden işitenler vardır!" dedi; öyle midir?" Kadıoğlu: "Hayır padişahım, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) buyurmuş iken, ya'ni “Cemî-i eşyâ tesbîhtedir, lakin siz tesbihlerinizi anlamazsınız ve işitmezsiniz!" diye nass etmiş iken, Sivâsî Efendi'nin "Anlarız ve işitiriz!" demesi nass-1 Kur'ân'ı inkârdır, küfürdür!" diye cevab verir. Pâdişâh Sivâsî Efendi'yi çağırıp, "Kadıoğlu senin hakkında nass-ı Kur'ân'ı inkâr etti, kâfir oldu diyor, sen ne dersin?" der. Sivâsî hazretleri: "Pâdişâhım, bu herif câhil ve Kur'ân'ın tefsîrinden gafil bir inâdcı kimsedir, her ne kadar ilzâm etsem kabûl etmeyecektir. Şeyhülislâm'ı ve kazaskerleri da'vet buyurun. Huzûrlarında mürâfaa olalım!" der. Şeyhülislâm ve kazaskerler da'vet olunup mâcerâ naklolunur. Şeyhülislâm Yahya Efendi: "Padişahım, Kadızâde Efendi câiz ki bizden garaz anlar, saray hocası imamınız Şamlı Hüseyin Efendi bir fazıl kimsedir. Hakem nasbediniz, aralarını fasletsin! Bizler dahi temyîz edelim!" der. Hüseyin Efendi da'vet olunup hakem nasbolunur. Hüseyin Efendi Sivâsî Efendi'ye hitâb edip: "Müddeânız nedir?" diye sorar. Hazret dahi: “Eşyanın tesbîhi kāl iledir, erbâb-ı mükâşefe işitirler" der. Kadızâde'ye hitâb edip: "Siz ne dersiniz?" dedikte, "Hak Teâlâ Kur'ân'da eşyânın tesbîhini siz işitmezsiniz der iken, bunların işitiriz demesi nass-ı Kur'ân'a muhâlif ve inkârdır ve küfürdür, deriz" deyince, Sivâsî Efendi buyurdu ki: "Ma'lum oldu ki, Kur'ân'ın tefsîrinden bîhaber imişsin. Zîrâ bu âyet-i kerîmede hitâb kefereyedir. Amm olduğu takdîr- de dahi selb-i umûmdur, umûm-ı selb değildir. Ya'ni cümlenin işitip anlamadığından ba'zılarının işitip anlamamaları lâzım gelmez. Mantık dahi okumadın mı, sâlibe-i külliyyenin nakîzı mûcibe-i cüz'iyyedir. Cümleniz anlamaz, ba'zılar anlayıp işidir, demektir. Böyle âyetler Kur'ân'da çoktur. Ezcümle ulemâ-i ehl-i sünnet rü'yetullaha kāildir. وجوه يومئذ ناضرة إلى ربها ناظرة (Kıyâme, 75/22-23) ["O gün kimi yüzler parlayacak ve Rabbine bakacaktır"] âyet-i kerîmesi ve سترون ربكم كما ترون القمر ليلة البدر ["Rabbinizi, ayın on dördünde ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz!"] hadîs-i şerîfi delîli ile. Maahâzâ Kur'ân'da لا تدركه الأبصار (En'âm, 6/103) ["Gözler onu göremez!"] buyrulur; ya'ni "Mecmûan gözler görmez, ba'zıları görür" demektir!" dediklerinde Hüseyin Efendi dahi عُلِّمنا منطق الطير (Neml, 27/16) ["Bize kuşların dili öğretildi"], قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا (Neml, 27/18) ["Bir karınca: Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz dedi"] âyetleri dahi eşyânın tesbihleri kāl ile olduğuna delîldir. Zîrâ mecmû'-ı enbiyâ ve evliyâ hâl ile olan tesbihlerini bilirler ve işitirler. Makām-ı imtinânda bir fâide olmamak lâzım gelir. Pâdişâhım, Sivâsî Efendi hazretleri âlim ve fâzıl ve her sözü haktır. Husûsen ol âyet-i kerîmede olan kelimâttır; ve bu âyetler cümle müfessirlerin sözlerine muvâfıktır", deyince Şeyhülislâm ve Sadreteyn dahi "Hüseyin Efendi'nin sözleri haktır!" diye te'yîd ve te'kîd ederler. Sultan Murad Han, "Kadıoğlu yine mi fezâhat?" diye takrî' ve tevbîh ettiklerinde, Sivâsî hazretleri, Pâdişâhım, İmâm-ı Müslim'in Abdullah bin Ömer'den rivâyet ettiği اذا كفر الرجل اخاه فقد باء بها احدهما ["Kişi kardeşini tekfir ettiği vakit, ikisinden biri küfre düşmüş olur"] hadîsi ile küfür kendine lâzım gelip ale'l-fevr huzûrunuzda tecdîd-i îmân lâzım gelmiştir" dedikte, Şeyhülislâm'dan dahi istifsâr ettikde, "Fukahâ dahi hadîs-i şerîf ile amel edip tekfire zâhib olmuşlardır", derler. Pâdişâh-ı zarîf dahi Sivâsî Efendi'ye hitâb edip: "Kadıoğlu'na tecdîd-i îmân ettiriniz!" deyip onlar dahi telkîn-ı kelimeteyn-i şehadeteyn ve tecdîd-i îmân ettirirler."* * Bkz. Mehmed Nazmi Efendi, Osmanlılarda Tasavvufi Hayat (Hediyyetü'l-İhvân) -Haz. Osman Türer-, İnsan Yay. İstanbul, 2005, s. 459-461. (Yayınlayanların notu.)
4204. "Dağlar zerreler gibi senin sermestindir. Nokta ve pergel ve hat senin elindedir."
Bu beyit yine insân-ı kâmil tarafından şâh-ı hakîkîye hitâbdır. Ya'ni, "Bu vücûd-ı izâfî âleminin koca dağları, zerreler gibi senin yed-i kudretinde ser- mest ve mağlûbdur; ve bu âlem-i sûreti resmedip vücûda getirmek için îcâb eden nokta ve pergel ve hat senin yed-i kudretindedir."
4205. "Fitne ki ondan titrerler, senin titreyicindir. Her ağır kıymetli cevher senin ucuzundur."
"Ey şâh-ı hakîkî, senin mahlûkātının korkup titrediği fitne, senden korkup titreyicidir. Kullarının indinde en kıymetli olan bir cevher senin indinde kıymetsiz ve ucuz bir şeydir."
4206. "Ey Huda, bana beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı, senin şerhini söyler idim!"
“Cihânın cânı"ndan murâd, Hak'tır. "Ey" harf-i nidâsı, Huda'dan mahzûf-dur. Ya'ni, "Ey Hudâ, eğer bana bu âlem-i sûrette beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı senin evsâfının şerhini söyler idim.” Rubâî:
"Hak cihânın cânıdır ve cihân cümle bedendir. Melâike sınıfları bu bedenin havâssıdır. Eflâk ve anâsır ve mevâlîd a'zâ mesâbesindedir. Tevhîd ancak budur, diğerleri hep fer'dir."
4207. Bir ağız tutarım ve o da ey sır bilici, senden hacâlette münkesirdir.
Fakat bir ağzım vardır. Ey sır bilici olan şâh-ı hakîkî o bir ağız dahi senin vasfını nâkıs olarak şerhettiği için utandığından münkesirdir.
4208. Halbuki ademden daha ziyade münkesir olmam. Zîrâ bu ümmetler onun ağzından geldiler.
Bununla beraber muhakkak sakit olan adem-i izâfiden daha ziyâde münkesir değilim. Zîrâ bu kadar muhtelif ümmetler ve milletler o adem-i izâfinin ağzından bu vücûd-ı izâfî âlemine gelip zahir oldular. Ben ise bir ağzım ile inâyet-i Hak'la bu kadar maârif ve hakāyıkı beyân ettim.
4209. Yüz binlerce asar-ı gaybî muntazırdır ki, ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya sıçrayalar.
"Çest", çabuk ve çâlâk; ve “mükirr", hamle ve hücum edici demektir. Ya'ni, bu gelenlerden başka yine o adem-i izâfî âleminde bulunan yüz binlerce gayba mensûb eserler, o ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya ve bu vücûd-ı izâfi sahasına sıçramak için muntazırdırlar. Ba'zı nüshalarda ikinci misra'da چست و مکر yerine بالطف و بر vaki'dir. Lütuf ve ihsân ile" demektir.
4210. Başım senin takāzândan dönüyor. Ey ben ki, o keremin önünde ölmüşüm.
"Takāzā", lügatte "birbirine hakkını vermek" demektir. Burada murâd, Hakk'ın bendelerine ezelde lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri ihsânı ve kulların dahi bu ihsân ve kereme mukābil hâlen ve kavlen ve fiilen edâ-yı şükrüdür. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, başım senin takāzândan dolayı dönüyor. Ey ben ki, senin o ihsân ve kereminin önünde hakkıyla edâ-yı şükr edememekten dolayı ölmüş bir hâldeyim.
4211. Bizim rağbetimiz senin takāzândandır. Her nerede yol gidici varsa, Hakk'ın cezbesidir.
Ey şâh, bizim senin emrine rağbetimiz, senin kereminin takāzāsındandır. Her nerede tarîk-ı hakîkatin yolcusu ve sâliki varsa, Hakk'ın cezbesinden ve onu çekmesindendir.
4212. Toprak rüzgârsız yukarıya sıçrar mı? Bir gemi denizsiz yola ayak koyar mı?
Meselâ, kesîf olan toprak, latif olan rüzgârın ve havanın çekmesi olmasa yukarıya sıçrar mı? Ve bir gemi, deniz olmasa, kara yolunda hareket eder mi? Toprağın yukarıya çekicisi hava ve geminin yola çekicisi dahi denizdir.
4213. Ab-ı hayat önünde kimse ölmedi. Senin suyunun önünde âb-ı hayat tortudur.
Meşhur olan âb-ı hayatın önünde kimse ölmedi ve o suyu içenler hayât-ı sûrîde kaldı. Halbuki senin suyunun ya'ni aşkının önünde sûrî olan âb-ı hayât tortudur.
4214. Ab-ı hayat can-dostların kıblesidir; bostan sudan yeşil ve handân olur.
"Cân-dostân", can seviciler demektir. Ya'ni, sûrî olan âb-ı hayât can sevicilerin ve yaşamak isteyenlerin kıblesidir. Çok yaşamak için onlar âb-ı hayâta müteveccihdirler. Zîrâ bostan sûrî olan sudan yeşillendiği ve tarâvet bulduğu gibi vücûd-ı mecâzî dahi sûrî olan âb-ı hayattan tarâvet bulur.
4215. Ölüm içiciler onun aşkından diridirler. Candan ve can suyundan gönül koparmışlardır.
Ölüm içiciler ve ölüme müştâk olanlar âb-ı hayatın dahi canı olan Hakk'ın aşkından diridirler. Cana ve âb-ı hayata muhabbetten gönül koparmışlardır. Bunlara olan muhabbetten gönülleri boşalmıştır.
4216. Vaktaki senin aşkının suyu bize el verdi, bizim indimizde âb-ı hayat kesâd oldu.
Vaktâki bizi senin aşkının suyu suladı, biz bir hayât ve dirilik bulduk ki, bizim indimizde âb-ı hayatın ve sûrî yaşamanın kıymeti kesâd oldu ve revaçtan sâkıt oldu.
4217. Ab-ı hayattan her cana bir yenilik vardır. Fakat hayata mensub olan suyun suyu sensin!
Sûrî âb-ı hayattan her can bir yenilik ve tâzelik bulur. Fakat hayâta mensûb olan bu sûrî suyun suyu ve rûhu sensin!
4218. Her zaman bana bir ölüm ve bir haşir verdin, tâ ki o keremin dest-bürdünü gördüm.
"Dest-bürd", kudretten ve fazldan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey şâh, senin kereminin kudretini görmem için bana her zaman bir ölmek ve cem' olmak verdin. Ölmek ve cem' olmak hakkındaki îzâhât I. cildin 1164 ve 1165 numaralarına müsâdif olan: ["İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, "Dünya bir saattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bekā içinde zahir olur"] beyitlerinde geçti. Burada tekrarı zâiddir.
4219. Ey Huda, ba's etmek i'timadından dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu.
Ey Hudâ, bu hayât-ı sûrî ve bu vücûd-ı mecâzî içinde iken mâdemki zerrât-ı cismimin teceddüd-i emsâl ile ma'dûm ve mevcûd olduğunu keşfen müşâhede etmekteyim, binâenaleyh mevt-i sûrî ile fenâ bulan cismimi ba's edeceğine i'timâdımdan dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu ve ölümden asla pervâm kalmadı.
4220. Eğer yedi derya serab olursa, ey suyun suyu, kulağını tutup onu getirirsin! [4225]
Arz üzerinde kâin Bahr-i Muhît-i Kebîr, Bahr-i Muhît-ı Atlas, Bahr-i Muhît-ı Hindî, Bahr-i Müncemid-i Şimâlî, Bahr-i Müncemid-i Cenûbî, Bahr-i Sefid ve Bahr-i Siyâh gibi yedi derya şuabâtıyla beraber serâb ve hepsinin suları çekilse, ey suyun suyu ve rûhu olan Hak Teâlâ, kulağından tutup o suyu getirirsin ve halkedersin!
4221. Akıl ecelden titreyici ve o aşk şûhtur. Taş, tuğla gibi ne vakit yağmurdan korkar?
“Şûh” (شوح), cesur ve korkusuz demektir. Ya'ni, akl-ı maâş ecelden ve ölümden korkup titreyicidir. Der ki: “Benim cismim bir mahlûk-ı müdrik olduğu hâlde, eyvâh ki, ölüm sebebiyle müncemid bir hâle gelip toprak altına gidecek ve çürüyecektir ve o aşk-ı ilâhî ise cesur ve ölümden korkusuzdur. Meselâ katı bir taş, yumşak tuğla gibi ne vakit dağılır ve toprak haline gelir? Akıl tuğla ve aşk katı taş ve ölüm yağmur gibidir.”
4222. Mesnevî'nin sahîfelerinden bu beşincidir; can feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir.
“Sıhâf”, sahîfenin cem'idir. Ya'ni, Mesnevî-i Şerîf sahîfelerinden bu sahîfeler V. cildi teşkil etmektedir. Her bir cildi veyâ sahîfeleri veyâ beyitleri âlem-i ervâh feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir. Sûre-i Nahl'de vâki' وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (Nahl, 16/16) ya'ni "Onlar yıldızlar ile doğru yolu bulurlar" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kara ve deniz yolculan yıldızlara bakıp gece karanlığında yollarını ta'yîn ettikleri gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in sahîfelerinde münderiç ebyât-ı şerîfedeki ma'nâlar ile de, sâlikler tabîat karanlığında Hak ve hakîkat yolunu bulup yürürler.
4223. Yıldız tanıyıcı gemicilerden gayrı her havas yıldızdan yol bulmaz.
“Havâs”dan (حواس) murâd, “meşâir-i aşere” ta'bîr edilen havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtınedir. “Yıldız tanıyan gemiciler”den murâd, ulûm-i zâhire ve bâtıneden haberdâr olan kimselerdir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerinde mündemiç olan ma'nâları istihrâc ve idrâk için lügat, ilm-i kelâm, fıkıh, tefsîr, hadis, mantık, beyân, bedî', maânî, nücûm, tıb, hesâb, hikmet, kimyâ, hendese, coğrafya, hey'et, nazım ve kāfiye, tasavvuf, hurûf ve havâs gibi birçok ilimlere vukūf lâzımdır. Bununla beraber bir mürşid-i kâmil terbiyesinde olup o mürşidin himmetiyle kalbde zevk ve nûr-i hâl dahi bulunmak îcâb eder. Binâenaleyh bu şerâitı hâiz olmayan kimselerin havâss-ı zâhire ve bâtıneleri, bu yıldızların nûruyla hakîkat yolunu bulamaz.
4224. Diğer kısımlar nezzârenin gayrı değildir. Onun suûdundan ve kıranından gafildirler.
"Suûd", saâdet ve mübâreklik; "kırân", lügatte "mukārenet ve yakınlık" ve ilm-i nücûm ıstılâhında "iki seyyârenin bir burçta müctemi' olması"; "nezzâre", nazar ediciler demektir. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezinden nâşî teşdîdsiz okunur. Ya'ni, yukarıki beyitte beyân olunan şeraitı hâiz olmayan kısımlar ve tâifeler ancak zâhir gözüyle bakıcıdırlar; ve onların nûr-ı ma'nâlarını idrâk edemezler; ve her bir beytin sülûk mertebelerinin hangisinde biribirine mukāranetini ve kendi nefislerine tatbîk hususunda isti'dâdları ve meşrebleri nokta-i nazarından, hangisinde saâdet bulunduğunu bilemezler, gafil olurlar, anlayışları hikâyelerin zâhirlerine münhasır kalır.
4225. Böyle şeytan yakıcı olan yıldızlar ile geceler gündüze kadar aşinalık tut!
Ya'ni, ey sâlik-i tarîk-ı Hak, böyle âfâkî ve enfüsî olan şeytanı yakıcı yıldızlar mesâbesindeki ebyât-ı Mesneviyye ile nefis ve tabiat zulmeti ve gecesi içinde rûhunun güneşi doğup gündüz oluncaya kadar âşinâlık tut ve o beyitlerin nûr-ı ma'nâlarını hulûs-ı kalb ile idrâke çalış!
4226. Kötü zanlı şeytanın def'inde her biri gök kal'asından neft atıcıdır.
Bu yıldızlar mesâbesinde olan beyitlerin her biri, kötü zanlı olan vehim şeytanını, kalbden ve dimağdan def'etmek için, hakîkat göğünün kal'asından neft yağını tutuşturup atar ve o vehim şeytanlarını yakar. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ (Mülk, 67/5) ya'ni "Biz dünya göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlar için atılan taşlar yaptık" buyrulur.
4227. Yıldızlar şeytana Akreb gibidir. Müşterî ye o en yakın velîdir.
Cenâb-ı Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîf'in ebyâtını yukarıda âlem-i ervâh feleğinin burçlarında dönen yıldızlara teşbîh buyurmuşlardır; ve yıldızlarda saâdet ve nühûset îrâsı hassaları olduğundan, beyitlerde dahi nücûmî ıstılâhât ile birtakım böyle mütezâdd ma'nâlara işaret buyurmuşlardır. "Akreb", ma'lûm olan muzır bir hayvanın ismi olduğu gibi, felekte de bir bur- cun adıdır. Kezâlik "Müşterî" dahi yedi seyyâreden birinin ismi olduğu gibi bir malı satın almak isteyen kimse ma'nâsınadır. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîf beyitleri huzûr-ı Hak'tan kovulmuş olan insan ve cin şeytanlarına akrep gibidir. Onları sokar ve müteezzî eder. Hakîkatin müşterisi olanlara da saâdet bahşeden en yakın bir dosttur ve onlara türlü türlü rûhânî ikramlarda bulunur.
4228. Kavs eğer Tîr'den şeytanı dikerse, Delv zer' ve meyve için su doludur.
"Kavs", lügatte yay ve ıstılâhda felekte bir burcun ismidir. "Tîr"in Burhân'da yirmi altı kadar ma'nâsı vardır. Buraya münasib olan "ok" ma'nâ-yı lügavîsi ile "Utârid" seyyâresinin ismidir ve sonbahar ayıdır. "Tîr dûhten", düşmanın giydiği zırhı ok atıp vücuduna dikmek ve saplamak demektir. "Delv", kuyudan su çekilen kova demek olduğu gibi, felekte bir burcun ismidir; ve "Kavs", sonbahar burçlarındandır ve ağaçların yapraklarını dökücü olan sonbahar dahi Kavs burcundandır. "Delv", dahi bahar günlerinin burcudur ve bahar günleri yağmurlu olduğundan ağaçların yaprakları ve meyveleri ve bahçelerin gülleri ve çiçekleri neşv ü nemâ bulur. Ya'ni, rûhânî olan yay eğer münkir-i Mesnevî olan şeytânı yaralar ise rûhânî olan kova dahi bu Mesnevî'nin tâliblerinin kalblerinin bahçelerinde maârif-i ilâhiyye meyveleri ve çiçekleri bitmek için füyûzât sularıyla doludur.
4229. Hût eğerçi dalâlet gemisini kırarsa, dost için Sevr gibi gemi yapar.
"Hût", lügatte balık ve ıstılâhda felekte bir burcun ismidir. "Sevr", öküz ve felekte bir burcun adıdır. Ya'ni, Hût burcu dahi kışın sonundadır. Eğerçi Hût mesâbesinde olan beyitlerin ma'nâları azgın soğuğun ya'ni soğuk münkirin dalâlet gemisini kırarsa dost için, dahi hem lügat ve hem de ıstılâh-ı ehl-i nücûm hasebiyle, zirâata fâidelidir ve sâlikin kalbinde maârif-i ilâhiyye tohumlarının neşv ü nemâsına bâdî olur.
4230. Eğer güneş Arslan gibi geceyi yırtarsa, ondan la'le hil'at-i atlas erişir. [4235]
"Esed", lügatte arslan ve ıstılâhda burcun ismidir. Ya'ni, güneş gibi nûrânî olan Mesnevî cisimlerin sükûnetine sebeb olan tabîatın karanlığını arslan gibi yırtar. Fakat cisme taalluk eden cevher-i rûha o güneşten la'l gibi kırmızı atlas libâs erişir. "Kırmızı atlas libâs"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir.
4231. Her bir vücûd ki, ademden baş gösterir, birisine zehirdir ve diğerine şekerdir.
Ya'ni, adem-i izâfî âleminden bu vücûd-ı izâfî âleminde baş gösterip zâhir olan her bir vücûd ve her bir sûret birisine zehirdir ve birisine de şekerdir. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf dahi ba'zı kimselere muzır ve ba'zı kimselere de nâfi'dir.
4232. Dost ol ve nâhoş huydan berî ol, tâ ki zehir küpçüğünden de şeker yiyesin!
"Humre", küçük küp. Ya'ni, ey bu Mesnevîyi okuyan ve dinleyen kimse, eğer bu ebyât-ı Mesnevî'den ba'zıları tab'ına hoş gelmezse inkâr etme! Zîrâ bu hoş gelmemek senin nefsinin kötü huylarından dolayıdır veyâhud cehlindendir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfe karşı nazar-ı inkârı kaldır ve dost ol ve nefsinin kötü huylarını bırak, tâ ki o senin nefsine acı ve zehir gibi gelen küpceğizden maarif-i ilâhiyye şekerini yiyesin!
4233. Ondan dolayı Farûk'a bir zehir zarar olmadı. Zîrâ ona o Farukluk tiryakı şeker oldu.
"Tiryak-ı fârûkî", bu beyt-i şerîfde cinâs-ı tâm olarak mezkûrdur. Zîrâ "tiryâk-ı fârûkî", birçok eczâdan mürekkeb bir ma'cûndur ki, en müessir zehirin te'sîrini izâle eder; ve "Fârûk", bu terkîbin mûcidi olan tabîbin ismidir; ve "Fârûk", Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) hazretlerinin lakab-ı âlîleridir. Hak ve bâtılı tefrîk buyurdukları için bu lakab verilmiştir. Menküldür ki, pâdişâhlardan birisi Hz. Ömer'in huzûruna bir Arab atı ve bir beyaz doğan kuşu ve düşmanın kahrı için mühlik bir zehir ile dolu bir şişe hediye getirdi. Hz. Ömer atı geri gönderdi ve doğanın bağını çözüp âzâd etti ve zehr-i kātili dahi "Düşmanların en düşmanı nefisdir ve zehr-i kātil onun lâyıkıdır!" deyip o zehri elçinin önünde kendileri içti; ve bu zehir aslâ