Efendinin kızın anasına: "Köleyi zecr etme; ben onu zecr etmeksizin tedbîr ile bu tama'dan vazgeçiririm ki, ne şiş yanar, ne de kebab çiğ kalır!" diye [sabır] emretmesi
1. bölüm / 40 · 6642 kelime · ~34 dk okuma
285. Efendi dedi: "Ona söyle ki, onu keselim ve onu sana verelim!"
Efendi hanıma dedi ki: "Köleye kızı vermek için söz kestiğimiz kimseden ayıralım ve o kızımızı sana verelim, diye söyle!" Hanım kendi kendine dedi ki: "Anası fahişe bir kıymetsiz köle kim oluyor ki, efendisinin kızına tama' edip gizlice onunla muâşaka etsin! Buna nasıl tahammül olunur?"
286. Tâ ki, mekr ile bunu onun gönlünden çıkaralım. Sen temâșâ et ki, onu nasıl def' ederim!..
"Tâ ki bu va'd sebebiyle bu iftirâk gamını onun gönlünden çıkaralım. Bu gam çıktıktan sonra sen bak ki, ben nasıl bir tedbîr ve hîle ile ondan bu arzûyu def' ederim!"
287. Sen onun gönlünü hoş et! De: "Doğru bil ki, bizim kızımız hakikaten senin çiftindir."
"Ey hanımım! Sen o kölenin gönlünü va'd ile hoş et ve de ki: “Bu sözü doğru bil ki, hakikaten bizim kızımızın eşi olmaya sen lâyıksın!"
288. Ey hoş müşterî! Biz bilmedik. Vaktāki bildik; sen daha evlâsın!
Ona de ki: "Ey kızımızın latîf olan müşterîsi! Biz senin ona tâlib olduğunu bilmiyor idik. Vaktāki şimdi bildik ve anladık. Sen ona zevc olmaya başkasından daha lâyık ve evlâsın!"
289. Bizim ateşimiz dahi bizim ocağımızdadır. Leylâ bizim ve sen Mecnûn da bizim!
"Sen ateş mesâbesindesin ve kızımız da ocak mesâbesindedir; ve kezâ kızımız Leylâ ve sen de Mecnûn mesâbesindesiniz. İkiniz de bizim elimizdesiniz. Binâenaleyh teessüf etmeye mahal yoktur!"
290. Nihayet latîf hayal ve tatlı fikir onun üzerine vursun. Tatlı fikir adamı semîz eder.
"Ey hanımım! Sen o köleye bunları söyle! Âkıbet onun kalbinde latîf hayâl ve fikir peydâ olsun ve bu maraz ondan gitsin. Zîrâ tatlı fikir insanı semizletir."
291. Hayvan semîz olur; lakin aleften; benî âdem izzetten ve şereften semîzdir.
Her nevi' hayvan ancak yemeden ve içmeden semîz olur. Fakat benî-Âdem izzet ve şeref sahibi oldukça kalbi ferahlanır ve yediği, içtiği mi'desinde lâyıkıyla hazmolup, kendisine semizlik gelir.
292. Benî-Adem kulak yolundan semîz olur. Hayvan boğazdan ve içmeden semîz olur.
Ya'ni, Adem oğlu kendisine sürür ve ferah verecek olan sözleri dinlediği vakit semirir; ve gam ve elem verecek olan sözlerden müteessir olup erir. Hayvan ise bol bol yemeden ve içmeden semirir. Zîrâ onlarda insandaki tefekkürât yoktur.
293. Hanım dedi: "Bu zelîl olan ârdan benim ağzım bu hususta ne vakit kımıldar?"
Efendinin bu tavsiyesini dinlediği vakit hanım dedi ki: "Ben böyle güzel va'dlere müteallık olan sözleri bir köleye söylemekten arlanırım ve utanırım. Ve bu âr ve utanma başkalarına karşı olan âra ve utanmaya benzemez; zelîl ve hakîr bir ârdır. Binâenaleyh benim ağzım bu sözleri söylemek için nasıl hareket eder?"
294. "Böyle bir herzeyi onun için niçin çiğneyim? de... O İblîs huylu hâin ölsün!"
"Jâj", herze ve boş söz ve hezeyân demektir. Ya'ni, "Böyle boş va'dleri, iyi sözleri bir köleye karşı söylemek hezeyândan ibarettir. Binâenaleyh ben ona karşı bunları niçin ağzıma alayım? Bırak o şeytan huylu hâin gebersin!"
295. Efendi dedi: "Hayır. Korkma, ona söz ver! Tâ ki, bu hoş lütuftan dolayı ondan illet gitsin!"
296. "Ey dilber! Onun def'ini benim üzerime yaz! Bırak ki, o bârik-rîs sıhhat bulsun!"
"Bârik resîden", bir işin nihâyetine kemâliyle vâsıl olmak ve o işi lâyıkı ile nihâyetine eriştirmek ma'nâsında kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). "Bârik-rîs", vasf-ı terkîbî olup, "işi matlûbuna muvâfik olarak bitirici" demek olur. Köle bu va'dler ile bu tezevvüc işinin matlûbuna muvâfik sûrette netîceleneceğine kāni' olacağı için “bârik-rîs" onun sıfatı olur. "Ey dilber olan hanımım! O kölenin kızımız üzerinden def'ini benim üzerime farz bil! Bırak ki, kendi i'tikādınca işini matlûbuna muvâfik bitirici olan köle sıhhat bulsun!"
297. Vaktaki hanım o hastaya böyle söyledi, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmadı.
Vaktâki hanım, o gönül hastası olan köleye efendinin ta'lîm ettiği sözleri söyledi, köle o kadar sevindi ki, nâz ile salınmaktan yeryüzüne sığmayacak bir hâle geldi. "Tebahtür", naz ile salınarak yürümek demektir.
298. Cesîm ve semîz ve kırmızı oldu. Kırmızı gül gibi açıldı. O binlerce şükür söyledi.
Bu va'd-i latîf üzerine köle günden güne semirdi ve yanakları kızardı ve bir kırmızı gül gibi açılıp güler yüzlü oldu. Maksûduna nâil olacağı fikriyle bir çok şükür etti.
299. Vakit vakit derdi ki: "Ey benim hanımım, olmaya ki, bu hîle ve fen olsun?"
Köle bu va'dlere inanmakla beraber içinde de bir şübhe olduğu için vakit vakit hanıma hitâben derdi ki: "Ey benim hanımım, sakın bu bana ettiğiniz va'd-i tezvîc hîle ve bir sanîa olmasın?" "Destân", hîle demektir.
300. Efendi, "Ferec için bir vuslat tertib ettim!" diye cem'iyet ve bir da'vet yaptı.
"Ferec", kölenin adıdır. Efendi fikrinde kurduğu bir hîleye vücûd vermek için, "Ferec'i evlendiriyorum!" diye etrâfa i'lân edip bir velîme cem'iyeti yaptı ve ehibbâsını da da'vet etti.
301. Hatta cemaat: "Ey Ferec, sana ittisal, mübarek olsun!" diye aldattılar ve oyun ettiler.
"İşve-dâden", aldatmak; "gâl-dâden", oyun etmek (Burhân). Efendi, bu cem'iyet ve da'vetteki hîlesini gizlice ehibbâbsına anlatmış olduğundan bu husûsta efendinin oyununa vakıf idiler ve hîleyi takviye için o cemâat: "Ey Ferec! Efendinin sihriyetine ittisâlin sana mübarek olsun!" diye köleyi aldattılar ve oyun ettiler.
302. Akibet o söz Ferec'e pek yakın oldu; illet ondan kökünden ve dibinden külliyyen gitti.
Da'vetlilerin tertîbi üzerine kızın kendisine verileceği sözü köle Ferec'e pek yakın geldi. Bu sözün doğruluğuna kanâat hâsıl etti. Binâenaleyh o gönül hastalığı köleden kâmilen zâil oldu.
303. Ondan sonra gerdek gecesinde fenn ile bir emrede kadın gibi kına bağladı.
"Girdek", gelin odası ve gelinlik ma'nâlarınadır. Burada "gelinlik" ma'nâsı münasibdir. "Hınnâ", kına dedikleri nebâtî bir boyadır ki, kadınlar düğün gecesinde eskiden ellerine koyarlar ve parmaklarının uçları kırmızı renkte olur idi. O geceye de "kına gecesi" ta'bîr ederler idi. "Fenn", burada hîle ve hud'a demektir. Bu da'vet ve cem'iyetten sonra efendi, gelinlik ya'ni kına gecesinde hîle ve hud'a ile bıyıkları ve sakalı henüz çıkmamış ve henüz bülûğa ermiş olan bir genç irisi delikanlıya kadın gibi kına koymuş ve onu bir kız şekline sokmuş idi.
304. Onun bileğini gelin gibi pür-nakış etti. Binâenaleyh ona tavuk gösterdi, horoz verdi.
Kız şekline sokulan o bâliğ oğlanın bileğine eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Binâenaleyh efendi şu vaz'iyete bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, ya'ni dişi vereceği yerde erkek verdi.
305. İyi gelinlerin baş örtüsünü ve elbisesini yakışıklı emrede o giydirdi.
"Mıknaa", baş örtüsü; "geng", lafzının dokuz kadar ma'nâsı vardır. Burada "güzel ve yakışıklı" ma'nâsı münasibdir; ve "küng", iri ve kavî heykelli adam ma'nâsına gelir (Burhân). Beyt-i şerîfte her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, efendi iyi ve mu'teber gelinlere giydirilen baş örtüsünü ve elbiseyi o yakışıklı ve güzel veyâhud iri vücûdlu delikanlıya giydirdi.
306. Halvet vaktinde şem'i çabuk söndürdü. Hindû öyle sert olan iri vücudlu delikanlı ile kaldı.
Tüysüz delikanlıyı böyle süsleyip kadın şekline koyduktan sonra gelin odasına oturttular; ve o zamanda cârî olan âdet vechi ile efendi köleyi bu odaya gerdeğe koydu. Köle delikanlının kız şeklinde olan parlak yüzünü görüp hakîkaten kendisinin kız ile evlendirildiğine inandı ve efendi de köleyi odaya koyduktan sonra onları yalnız bırakarak yanan mumu hemen söndürdü; ve odada köle güçlü, kuvvetli ve şehveti sert ve şedîd olan delikanlı ile kaldı.
307. Kölecik feryad ü figān ederdi. Kadınların definden, hariçten kimse işitmedi.
Kölecik kıza takarrüb için soyunur soyunmaz o kuvvetli genç aldığı ta'lîmât mu'cibince köleye sarılıp fiil-i şenî' icrâsına başladı. Köle delikanlı ile başa çıkamadığından feryâd ü figān ederdi. Fakat kadınlar dışarıda def çalıp hep bir ağızdan şarkı söylemekte olduklarından bu vâveylâ arasında kölenin feryâdını dışarıdan işiten bir kimse olmadı.
308. Def ve el darbı ve erkeğin feryadının na'rası o na'ra vurucunun na'rasını gizledi.
Kız şekline sokulan o bâliğ oğlanın bileğine eski zamanlarda gelinlerin bileklerine yapılan nakışlar gibi nakışlar yapılıp süslendi. Binâenaleyh efendi şu vaz'iyete bakılırsa köleye tavuk gösterdi ve horoz verdi, ya'ni dişi vereceği yerde erkek verdi.
309. Gündüze kadar o Hindûcuğu sıktı. Un dağarcığı köpeğin önünde nasıl olur?
Ya'ni, o şehveti şedîd olan delikanlı o köleciği sabaha kadar sıktı ve ona fiil-i şenî' icra etti. Delikanlı iştihâda bir köpeğe ve genç köle de un dağarcığına müşâbih idi. Köpeğin önünde bir un dağarcığı nasıl delik deşik olursa köle de o delikanlının önünde öyle oldu.
310. Gündüz tas ve büyük bohça getirdiler. Dâmâd âdeti olarak Ferec hamama gitti.
Sabah olunca hamam tası ve bir de çamaşırı hâvî büyük bohça getirdiler. Dâmâdlara mahsûs olan âdet vechi ile gusül etmek için köle Ferec hamama gitti.
311. O cân hastası külhancıların eski libası gibi mak'adı yırtılmış olarak hamama gitti.
"Kûn", mak'ad; "tûn" hamam; "yâ", nisbet için; "ân", cem' içindir. "Tûniyân", külhancılar demek olur. Gece delikanlının fiil-i şenî'inden canı yanmış olan o köle külhancıların yırtık elbisesi gibi mak'adı yırtık bir hâlde sanki bir kıza mukārenette bulunmuş olan dâmâd gibi hamama gitti.
312. Fisûs olarak gelin odasına geldi. Kız gelin gibi onun önüne oturdu.
"Fisûs", maskaralık ve zarâfet etmek ma'nâsına olan "fisûsîden" masdarından müştak isimdir. Müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "maskara" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni köle hamamda yıkanıp gusül ettikten sonra maskara olarak gelin odasına geldi. Efendinin kızı gece karanlıkta kendisine mukārenette bulunan gelin imiş gibi kölenin önüne oturdu. Dışarıda def çalmalar ve el çırpmalar ve erkeklerin ve kadınların na'raları ve gazelleri o gelin odasında na'ra vurucu olan kölenin na'rasını ve feryâdını bastırdı.
313. Onun anası, "Olmaya ki, o gündüz tecrübe eder!" orada bekçi olarak oturmuş idi.
Kızın anası belki köle geceki tecavüzün kız tarafından yapılmamış olduğu mülâhazasıyla onun uzv-ı ma'hûdunu gündüz tecrübe eder ve mes'elenin hakîkati meydana çıkar, diyerek gelin odasında bekçi olarak oturdu. Zîrâ kayınvalidesinin huzurunda gelinin uzv-ı ma'hûdunu yoklamak köle tarafından açık bir rezâlet olurdu. Binâenaleyh kızın anası orada oldukça buna cesâret edemez idi.
314. Bir müddet ona husûmet cihetinden nazar etti. Sonra ona her iki eli ile on verdi.
"İnâd", muâraza ve muhalefet etmek demektir. "Her iki el ile on vermek" iki ellerini açarak on parmak ile: "Nah sana! Alnını karışlayım!" ma'nâsında olan işareti vermektir. Ya'ni, köle efendinin kızının yüzüne inâd ve husûmet ve muhalefet cihetinden baktı. Baktı da, iki ellerini açıp on parmağı ile: "Nah sana! Alnını karışlayım! Senin gibi kız mı olur!.." ma'nâsında olan işareti verdi.
315. Dedi: "Muhakkak, kimseye senin gibi kötü fiilli na-hoş gelin ile ittisal olmasın!"
316. "Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!"
Ma'lum olsun ki, zâhiri müstehcen olan bu hikâyenin içi yüzü birtakım hakîkatler ile doludur. Nitekim, V. cildin 2496 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte bu ma'nâ îzah olundu. Bu hikâyedeki işaretler de hülâsaten şunlardır: "Köle"den murâd, nefislerinin kulu olan dünyâ ehlidir. "Efendi"den murâd, mürşid-i kâmildir. "Latîf kız şekline konulan delikanlı" sûret-i zâhiresi müzeyyen ve süslü ve câlib-i iştihâ görünen dünyâdır. "Mumun sönüp karanlık olması"ndan murâd, zulümât-ı tabîiyyedir. "Delikanlının karanlıkta köleye fiil-i şenî' icrâsıyla onun nâmûsunu berbâd etmesi" huzûzât-ı nefsâniyyelerine müteveccih olan ehl-i dünyanın akıbet bir belâ-yı sûrî ve ma'nevîye giriftâr olmalarıdır. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar ekseriyâ firen. gi ve belsoğukluğu ve verem illetleri ile ma'lûl olur; ve çok yeyip içmeye ve içkiye mübtelâ olanlar mi'de ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar vücûdun sûrî belâlarıdır. Ma'nevî belâları ise hayât-ı uhreviyyede inkişaf eder. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve zevk-i nefsânîsine meclûb olanları hîle ve hud'a ile dünyâdan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi sâlik-i tarîk-ı Hak dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde zâhiri güzel ve bâtını çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ îzâh buyurulur.
317. Bu cihanın bütün ni'metleri böyledir. Tecrübeden evvel uzaktan çok latîftir.
318. Nazarda uzaktan su görünür, yakına gittiğin vakit o serâb olur.
319. O kokmuş kocakarıdır ve çok yaltaklanmaktan kendisini yeni gelin gibi gösterir.
O dünyâ zâhiri çok süslü olduğu hâlde, bâtını kokmuş bir kocakarıdır. Kendisine müteveccih olanlara karşı çok yaltaklanır ve cilve eder. Bu cilveler ile kendisini bir yeni gelin gibi gösterir. Nitekim İbn Abbas hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulur: "Dünya kıyamet gününde kır saçlı ve çakır gözlü ve dişleri çıkık bir kocakarı sûretinde getirilir. Halâyıka: "Bunu biliyor musunuz?" denilir. Halk cevâben: "Biz onu bilmekten Allâh'a sığınırız!" derler. Denilir ki: "İşte bu sizin kendisi ile iftihâr ettiğiniz ve onun üzerine birbirinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Bu beyt-i şerîfte bu hadîs-i nebevîye işaret vardır.
320. Sakın onun düzgününe aldanma! Onun zehir karışık olan şerbetini tatma!
[319] "Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün ve allık ma'nâsınadır. Ey Hak yolunun sâliki! Sakın, dünyanın süslü ve allı pullu olan zâhirî sûretine aldanma! Onun huzûzâtı ve ezvâkı altında türlü türlü zehirler ve belâlar gizlidir.
321. Sabret! Zîra sabır sürürun anahtarıdır. Ta ki, Ferec gibi yüz zahmete düşmeyesin!
gi ve belsoğukluğu ve verem illetleri ile ma'lûl olur; ve çok yeyip içmeye ve içkiye mübtelâ olanlar mi'de ve damar hastalıklarına uğrar. Bunlar vücûdun sûrî belâlarıdır. Ma'nevî belâları ise hayât-ı uhreviyyede inkişaf eder. Şimdi, mürşid-i kâmil böyle haz ve zevk-i nefsânîsine meclûb olanları hîle ve hud'a ile dünyâdan soğutur; ve köle, kızın alnını karışladığı gibi sâlik-i tarîk-ı Hak dahi mürşid-i kâmilin bu terbiyesi neticesinde zâhiri güzel ve bâtını çirkin olan dünyanın alnını karışlar ve "Kimse sana yaklaşmasın!", der. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ îzâh buyurulur.
322. Onun tanesi âşikâr ve tuzağı gizlidir, onun in'âmı evvelden sana hoş görünür.
Dünyanın malı ve mülkü ve kadınları ve rütbe ve mansıbı meydanda olan tânedir. Bunların altında da gizli tuzak vardır. Dünyânın bu zikrolunan in'âm ve ihsânına nailiyet evvelden sana hoş görünür. Fakat bunlara gönül verip meclûb olduğun vakit bil ki, bunların altındaki gizli tuzağa tutuldun. Nitekim sûre-i Hadîd'de buyurulur: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِب ولهو وزينة وتفاخر بينكم وتكاثر في الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْث أعْجَب الكفار نباته ثم يهيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا (Hadîd, 57/19) ya'ni "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşguliyettir ve zînet-tir ve aranızda tefähürdür; emvâlde ve evlâdda çoğalmaktır. O hayât-ı dünyâ bitirdiği nebâtı görüp ekincilerin taaccüb ederek mesrûr oldukları yağmura benzer. Sonra o nebâtı kuruyup sararmış görürsün. Sonra da kuruluğundan un-ufak olur."
Onların beyânındadır ki, bu gurûr yalnız o Hindû'ya olmadı; belki her bir âdem her bir merhalede böyle gurûra mübtelâdır; ancak Allah'ın hıfzettiği kimse müstesnâdır
"Gurûr", aldanmak demektir. Ya'ni, bu aldanmak yalnız kıssası zikrolunan köleye mahsûs değildir. Belki her bir âdem gerek sûret ve gerek ma'nâ merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanmak hâline mübtelâdır. Meselâ, dünyâ ehlini dünyânın malı ve mülkü ve mansıbı ve kadınları ve parası aldatır, suver-i uhreviyyenin ezvâkından hicâb-ı zulmânîye düşerler; ve hattâ bir kısmı böyle ezvâk ve hayât olduğunu inkâr bile ederler; ve âhiret ehli dahi Kur'ân'da ve hadîste haber verilen ezvâk-ı uhreviyyeye aldanıp, Zât-ı Hak'tan hicâbât-ı nûrâniyyeye düşerler. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfaza buyurduğu kimseler bu zulmânî ve nûrânî hicablardan mahfûz olup Hakk'a vâsıl olur ki, bunlar ehlullahtır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ ehl-i âhirete haramdır; ve âhiret ehl-i dünyâya haramdır; ve onların ikisi de ehlullâha haramdır" buyurulur.
323. Vaktaki ona ulaştın, ey kimse, sakın! Nedâmet içinde ne kadar zâr zâr ağlarsın.
Vaktāki altında gizli tuzak bulunan dünyanın mansıbına ve rütbesine ve malına ve mülküne ulaştın, sakın bunlara aldanma! Zîrâ altındaki tuzağa tutulup nedâmet içinde çok ağlar ve inlersin. Ba'zı nüshalarda “ey zînhâr" yerine "ey hûşyâr" yazılmıştır. "Ey zeyrek ve ayık!" demek olur.
324. Beylik ve vezirlik ve şahlık adı, bâtınında ölüm ve derd ve cân vericiliktir.
Beylik ve vezirlik ve hükümdârlık adı, zâhirde şerefli ve izzetli görünür. Bu sebeble sahibine pek ziyâde gurûr ve kibir verir. Bu gurûr ve kibir ve enâniyet ise ma'nâda ölümdür ve helâk-i ma'nevîdir; ve iç yüzü derd ve elemdir; ve bu adlar altında cân vericiliktir.
325. Bende ol, yeryüzünde semend gibi git! Boyun üzerinde götürdükleri cenâze gibi değil!
"Semend", rengi sarıya mâil olan at ma'nâsınadır ki, Türkçe'de "kula at" derler. Ya'ni, beylik ve vezirlik ve şahlık hevesinden geç de, yeryüzünde kula at gibi yürü! Ve halkın yükünü çekip menfaatlerine hizmet et! Ve kibir ve azametten uzaklaş! Yeryüzünde halkın boyunları üzerinde taşıdıkları cenâze merhalelerinde ve menzillerinde böyle aldanmak hâline mübtelâdır. Meselâ, dünyâ ehlini dünyânın malı ve mülkü ve mansıbı ve kadınları ve parası aldatır, suver-i uhreviyyenin ezvâkından hicâb-ı zulmânîye düşerler; ve hattâ bir kısmı böyle ezvâk ve hayât olduğunu inkâr bile ederler; ve âhiret ehli dahi Kur'ân'da ve hadîste haber verilen ezvâk-ı uhreviyyeye aldanıp, Zât-ı Hak'tan hicâbât-ı nûrâniyyeye düşerler. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfaza buyurduğu kimseler bu zulmânî ve nûrânî hicablardan mahfûz olup Hakk'a vâsıl olur ki, bunlar ehlullahtır. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ ehl-i âhirete haramdır; ve âhiret ehl-i dünyâya haramdır; ve onların ikisi de ehlullâha haramdır" buyurulur.
326. Kefür olan cümleyi kendi hamâlı ister. Ölmüş olan süvar gibi ki, onu mezara götürürler.
"Kefür", Hakk'ın ni'metlerine şükür etmeyen kimse demektir; ve Hakk'ın ihsânı olan sağ ve sâlim a'zâyı kendi meşrû' olan ihtiyacında bizzât kullanmak şükr-i fiilidir. Binâenaleyh a'zâsı sağ ve sâlim ve onlar ile ihtiyacını te'mîn etmek mümkin iken bu ihtiyacını başkalarından beklemek küfrân-ı ni'met olur. Meselâ, susadığı vakit evinde bir bardak suyu kendi eli ile bulup içmek kābil iken, beyefendi bu ihtiyacını hizmetçiden bekler; ve bu sûrette halkın mezâra götürdükleri ölmüş "süvâr" ya'ni cenâze gibi olup kendisini hemcinsinin boynunda taşıtır.
327. Rü'yâda her kimi tabut üzerinde görür isen rikâbı âlî olan mansıbın fârisi olur.
“Cinâze”, içine ölü koydukları tabut; “rikâb” üzengi; “fâris”, ata binen demektir. İkinci mısra'da yüksek mansıb ata ve bu mansıba nâil olan kimse de biniciye teşbîh buyurulmuştur. “Rikâbı âlî olmak”, yüksek mansıb sâhibi ata binip ayaklarını üzengiye takdığı vakit üzengi etrafında birçok tevâbi'in yürümesinden kinâyedir. Ya'ni, bir kimseyi rü'yâda tabut üzerinde görür isen ta'bîri budur ki, o kimse yüksek bir mansıba nail olur.
328. Zîrâ ki o tabut halk üzerinde yüktür. Büyükler yükü halâyık üzerine bıraktılar.
Bu beyt-i şerîf rü'yâ ta'bîrinin esbâb-ı mûcibesidir; ve bu rü'yâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olur. Zîrâ "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlar rü'yâda görülen sûretlerin ma'nâları ile dünyadaki sûretlerin ma'nâları arasındaki münasebât bulunarak ta'bîr olunur. Bu münasebâtın idrâki ilhâm-ı ilâhî olduğu için rü'yâ ta'bîri müşkildir ve onun bir muttarid kāidesi yoktur. gibi yürüme! Zîrâ beyler ve vezîrler ve şâhlar hizmetlerini halka yükletmek sûretiyle yaşarlar. Halka hizmetleri için ücret de vermiş olsalar bile yine kendileri ücretle taşınan cenaze hükmünde olurlar.
329. Kendi yükünü kimse üzerine koyma, kendi üzerine koy! Serverliği az iste! Dervişlik iyidir.
İkinci mısra'daki "kem taleb" ya'ni "az iste" ta'bîri ile Cenâb-ı Pîr efendimiz diğer bir hakîkate işaret buyururlar. O da budur ki: İnsan ba'zı ihtiyacını te'mînden âciz kalır ve diğer bir kimse için de bu ihtiyacın te'mîni kolayca mümkin olur; ve âcizlere muâvenet ibâdet nev'inden olduğundan bu gibi husûsâtta halka arz-ı ihtiyaç etmek ve onlara yük yüklemek câiz olur. Ya'ni, yükünü ve ihtiyacını bizzât taşımak ve te'mîn etmek mümkin olduğu sûrette başkalarına yükletme! Serverliği, şuna buna emir etmeyi az iste! Baş olup enâniyetle yaşamaktan mütevazı' dervîş olmak iyidir.
330. Adamların boyunları merkebine göz dikme! Tâ ki, iki ayağına nikris gelmesin!
“Nikris”, ekseriyâ ayak topuk ve parmakları mafsallarında hâsıl olan şiddetli veca'dır. “Me-pâ”, “pâyîden” masdarından nehy-i hâzırdır. “Dâim olmak ve nazarda tutmak ve göz kaldırmamak” ma'nâlarına gelir. Burada “göz dikmek” ma'nâsı münasibdir. “Merkeb”, binilecek mahal demektir. Ya'ni, ey kimse! İnsanların boyunları merkebine göz dikme! Ve hizmetlerini onların boyunlarına yükletme! Tâ ki, kibar hastalığı olan nikris illeti senin iki ayaklarına gelmesin!
331. Bir merkebe ki, ona sonunda on verirsin. Zîrâ bir şehire benzersin; halbuki harab bir köysün.
“Merkeb”den murâd, rûhun binek hayvanı olan cisimdir. “On vermek”, “iki elin on parmağı ile alın karışlamak” demektir. Ya'ni, ey kimse! sen cisminin râhatı için o cismin ile göreceğin işlerin yükünü adamların boyunları merkebine yükletirsin. Halbuki, o râhat ettirdiğin cismin nihâyet ölüm sebebiyle muattal kalır ve senin ruhuna aslâ fâidesi olmaz. O vakit onun alnını karışlarsın. Zîrâ sen hayât-ı sûriyyen ile gerçi bir ma'mûr şehire benzersin; müzeyyen libâsın, taranmış saçların ile kılığın ve kıyafetin câlib-i nazardır. Halbuki sonuna bakarsan harâb bir köye benzersin.
332. Ona şimdi on ver ki, sana şehir gibi göründü. Akıbet yükü vîrânede açmak lazım gelmesin!
Mâdemki sonunda o cisminin alnını karışlayacaksın, sana ma'mûr bir şehir gibi görünen o cisminin şimdi hayât-ı dünyeviyyen devam ederken alnını karışla ve onun râhatını düşünme! Tâ ki, nefsânî olan amellerinin yükünü vîrâneden ibaret olan mezârda açmayasın! Rubâî-i Ömer Hayyâm:
“Bir kuş gördüm ki, Tüs şehrinin büyük kapısı üzerinde oturmuş ve Keykâvûs ismindeki pâdişâhın kellesini de önüne koymuş idi. Kelleye hitâben derdi ki: "Yazık, yazık! Hani o senin askerlerinin çıngırak sesi? Nerede o davulların nâlesi?"
333. Ona şimdi on ver ki, sana yüz bostan vardır. Tâ ki, aciz ve vîrâne tapıcı olmayasın.
Ya'ni sonunda harâb olacak olan cisminin şimdi alnını karışla ki, sana rûhunun yüz bostanı inkişaf etsin. Ve bu hayât-ı dünyeviyyen de âciz ve sonu vîrân olan cisme tapıcı olmayasın. Binâenaleyh kendi işini kendin gör! Halkın boynuna yükletme! Ve bu husûsta aslâ cisminin râhatını düşünme!
334. Peygamber buyurdu ki: "Eğer Allah'tan cenneti istersen, kimseden bir şey isteme!"
Bu ve âtîdeki beyitlerde Sevbân (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من يضمن لي شيئا اضمن له الجنة . قال ثوبان انا يا رسول الله . فقال عليه السلام لا تسأل الناس شيئا اضمن لك الجنة . فكان ثوبان لا يسأل الناس شيئا حتى سقط يوما سوطه فنزل واخذه ولا امر احدا ان يناوله .
Yani Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bana kim bir şey tekeffül eder ki, ben de ona cenneti tekeffül edeyim!" Sevbân dedi: "Yâ Resûlallâh, ben tekeffül ederim!" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Nâstan bir şey isteme ki, sana cenneti tekeffül edeyim!" Binâenaleyh Sevbân nâstan bir şey istemez oldu. Hattâ bir gün kamçısı düştü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi."
335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefilim.
"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cennetin derecât-ı mütefavitesi vardır. Urefâ derler ki: Bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara “cennât-ı sıfat" derler; ve o abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisafı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve abdin zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibarettir. Beyt-i şerîfte cennât-ı sıfat ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.
336. O sahâbî bu kefaletten dolayı ıyâr oldu. Hattâ bir gün süvâr olmuş idi.
"Iyâr", kitâb vezninde zehâb ve infilât ma'nâsından isimdir; "bir şeyden sıyrılıp çıkar gibi gitmek"e derler (Kāmûs). Ya'ni, sahabî olan Sevbân hazretleri Resûl-i Ekrem'in bu kefaletinden dolayı nâsdan bir şey istemek huyundan sıyrılıp gitti. Hattâ bir gün hayvana binmiş idi.
337. Onun elinden kamçı müstakîm olarak düştü. Aşağıya indi. Onu kimseden istemedi.
Sevbân hazretleri hayvan üstünde iken elinden kamçı müstakîmen ve amûden yere düştü. Yerde bulunanlardan, "Şu kamçıyı lütfen bana veriniz!" Binâenaleyh Sevbân nâstan bir şey istemez oldu. Hattâ bir gün kamçısı düştü, hayvandan yere indi de aldı. Onun verilmesini kimseye emretmedi."
338. O kimse ki, onun atasından hiç kötü gelmez, bilir ve kendi hâhişi olmaksızın verir.
Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: Kimseden bir şey istememek usûlüne nasıl riâyet olunabilir ki, insanlar birbirine muhtâçtır. Ekmekçi terziye ve kunduracıya ve terzi ve kunduracı dahi ekmekçiye ve kezâ hasta doktora ve doktor dahi hastaya muhtâçtır. Bunlar yaşamak için elbet birbirlerinden bir şey isterler. Cevâb budur ki: Gerek hadîs-i şerîfte ve gerek ebyât-ı şerîfedeki tavsiye avâmma değildir. Tarîk-ı Hak sâliklerinedir. Zîrâ avâm ehl-i gaflettir. Onlar birbirlerinden bir şey istemeksizin yaşayamazlar. Bu âlemin ma'mûriyeti ancak avâmmın yekdiğerinden bir şey istemeleriyle ve birbirlerinin ihtiyacını te'mîn etmeleriyle husûle gelir. Aleme arkasını çevirip sıdk ile Hakk'a teveccüh eden havâssın bu âlemin ma'mûriyeti ile işi yoktur. Binâenaleyh onların tokluğu ve kisvesi ve sıhhati Hak'tandır. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 26. faslının nihâyetinde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:
“Âlem gaflet ile käimdir. Eğer gaflet olmasa bu âlem bekā bulmaz; ve şevk-ı Hak ve yâd-ı âhiret ve şükür ve vecd o âlemin mi'mârıdır. Eğer herkes bu cihete dönse hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız lâzım gelir. Halbuki iki âlemin kıyâmı için Hak Teâlâ hazretleri burada bulunmamızı murâd eyler. Binâenaleyh iki âlemin de ma'mûr olması için biri gaflet ve biri yakaza olmak üzere iki hâkim nasbetti.”
Fakat hakîkat ehl-i gafletin mesleği değil, havâssın mesleğidir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanın vücudunu ve görme ve bilme gibi sıfatlarını kimseden bir şey istemeksizin ihsân etti; ve Hakk'ın atâsında ve ihsânında aslâ fenâ bir şey yoktur. Bizim fenâ gördüğümüz şeyler nisbî ve kendimize nazaran fenâ gördüğümüz şeylerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in mezkûr faslında şöyle buyururlar:
“Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtâç değildir. Mâdemki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır! Yâhud buhl mü ediyor! Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse o kimseye yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lütfu ve keremi yükü def ettiği hâlde bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eder? Meselâ, dülgerin keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip "Al bununla iş gör!" desen ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir. Nitekim yer altında ve zulmet içinde yaşayan birtakım solucanlar vardır. Onlar hilkatleri îcâbınca bu âlemin zulmetine kāni' ve râzı olmuşlardır; ve o âleme muhtâç ve dîdâra müştâk değildirler. O çeşm-i basîret ve gûş ve hûş onların ne işine gelir? Bu âlemin kârını mâlik oldukları bu çeşm-i hissî ile icrâ ederler ve o tarafa azmetmezler. O hâlde onlara niçin çeşm-i basîret ihsân olunsun?"
339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o câizdir. Öyle istek enbiyanın yoludur.
Eğer nasdan bir şey istemek Hakk'ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâaten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Tevbe'de خُذ من أموالهم صدقة تطهرهم وتزكيهم بها (Tevbe, 9/103) ya'ni "Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekâtı al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!" buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur.
Ma'lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtâç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وَابْنِ السبيل (Tevbe, 9/60) ya'ni "Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me'mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukābilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından ayrılmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber'in nâstan almaya me'mûr olduğu sadakāt ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer'iyyeleri fıkıh kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba'zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere tevzî' etmeye me'mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki' olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde مدتی از اغنیا زر میستان پس بدرویشان مسکین میرسان ya'ni "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!"] buyurulmuştur.
340. Dost işaret ettiği vakit fena kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.
Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerifte لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل ya'ni "Sailler tese'ülde olan zillet ve hakāreti bilseler idi dilenmezler idi." Ve sûre-i Nahl'de vaki من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان (Nahl, 16/106) ya'ni "Îmânından sonra Allah'a küfür eden kimse gazab-i ilâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır" buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a'mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsaade-i ilâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kiramdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammâr! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk'ın emri ve müsâadesi ile vâki' olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.
341. Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.
Hakk'ın emri dairesinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef'âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onların ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabahati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk'ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i katl halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)ın diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef'âli dahi cenâb-ı Hızır'ın ef'âli menzilesindedir.
342. O sadefden eğer post dahi hasta olsa, on verme ki, onda yüz binlerce inci vardır.
"O sadef"den murâd, şerîat, "post"tan murâd, şerîatin zahiri, “inci"den murâd, hakîkattir. Ya'ni, o şerîat sadefinin zâhiri emr-i ilâhî ile icra olunan fiilden mecrûh olsa dahi sen o fiilin alnını karışlama ve i'tirâz etme ki, emr-i ilâhî olan o fiilin bâtınında birçok hakîkat incisi vardır. Zîrâ şerîat hakîkatin postu ve kışrıdır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın şerîatine muhâlif olan Cenâb-ı Hı-
Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerifte لو يعلم صاحب المسئلة ما له فيها لم يسئل ya'ni "Sailler tese'ülde olan zillet ve hakāreti bilseler idi dilenmezler idi." Ve sûre-i Nahl'de vaki من كفر بالله من بعد إيمانه إلا من أكره وقلبه مُطْمَئِن بالإيمان (Nahl, 16/106) ya'ni "Îmânından sonra Allah'a küfür eden kimse gazab-i ilâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır" buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a'mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsaade-i ilâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kiramdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammar ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem'e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: "Ey Ammâr! Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk'ın emri ve müsâadesi ile vâki' olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.
343. Bu söz nihayet tutmaz, şahın tarafına geri dön! Ve hem doğanın mizacını yap!
Ya'ni, dost-ı hakîkî olan Hak emr ettiği vakit fenâ kalmaması ve küfrün îmân olması sözünün tafsîlâtına nihâyet yoktur. Binâenaleyh âlem-i keserâta aid olan bu tafsîlâttan vâhid-i hakîkî olan şâhın tarafına ve vahdet âlemine geri dön! Ve avı avladıktan sonra şâh tarafına geri dönen doğan kuşunun mizâcını ve tabîatini icrâ et!
344. Hâlis altın gibi menba'a geri git! Tâ ki, senin ellerin on vermekten kurtulsun!
Birinci mısra'daki "dehdehî”, hâlis altın demektir. İkinci mısra'daki "dehdihî", alın karışlamak ve ızhâr-ı nefret etmekten kinâyedir. Bu beyt yukarıdaki 331 numaralı beyte merbûttur ve onun mâba'didir. Ya'ni, ey sâlik! Senin rûh-ı insânîn hâlis altın gibidir ve ma'nâ-yı sâftır. Binâenaleyh sûrette kalma, hâlis altın gibi kendi menba'-1 aslîn olan âlem-i ma'nâya geri git! Tâ ki, cisminin ahkâmı olan sûret âlemine dalıp bilâhare ellerin ile o sûret âleminin alnını karışlamayasın!
345. Bir sûrete ki, gönüle yol verirler, nedâmetten dolayı onun sonunda on verirler.
O kimseler ki, bir sûretin muhabbetine kalblerinde yol verirler, fakat sonunda o muhabbete pişman olup alnını karışlarlar ve nefret ızhâr ederler. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fihi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: "Ma'nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilafınadır. Evvelen latîf görünür, ba'dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen, soğursun. Kur'ân'ın sûreti nerede, ma'nâsı nerede! İnsana nazar et! Sûreti nerede, ma'nâsı nerede! Eğer sûretten ma'nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar." zır'ın emr-i ilâhîye müstenid ef'âli zımmında birçok hakîkatler var idi ki, tafsîli tefsîr kitablarındadır.
346. Hırsıza ki, o kesmek acılık verir; hırsızlığın zevkine kadın gibi on verir.
Meselâ, hâkim hırsızlığı sabit olan bir kimsenin şer'an elinin kesilmesine hükmeder. O hırsıza elinin kesilmesinden bir acılık ve elem peyda olur. İşte o hırsız, o cezânın icrâsı vaktinde hırsızlıktan duyduğu zevke kadın gibi iki elinin on parmağıyla "Nah sana!" der ve o zevke karşı nefretini ızhâr eder. On parmakla alın karışlamak vaz'iyeti ekseriyâ kadınlar tarafından yapıldığından "kadın gibi" buyurulmuştur.
347. Hazîn elden on vermeyi gördün. On vermeyi bu kesilmiş elden gör!
Ya'ni, bu Hindû kıssasında o Hindû'nun hazîn elinden sevdiği kızın alnını karışlamayı gördün. Bu hırsızın kesilmiş olan elinden hırsızlık zevkine karşı alın karışlamayı da gör! Ya'ni kölenin efendinin kızı ile tezevvücü kendisinin bir zevki idi; ve kezâ hırsızın hırsızlığı dahi kendisince bir zevk idi. İmdi âlem-i sûrete âid olan bu zevklere netîcede her ikisi de nefret izhar etti. Hz. Pîr Fihi Mâ Fîh'in 16. faslında şöyle buyururlar:
"İnsanda bir aşk, bir taleb, bir derd, bir ıztırâb, bir tekāzā vardır ki, eğer bu âlem-i mülkün yüz mislini verseler fâriğ ve müsterîh olmaz. Bu halk her bir ma'rifet ve hırfet ve san'at ve mansıbı ve ulûmu ve nücûmu ve sâireyi tafsîlâtıyla tahsîl eder; ve asla gönül müsterîh olmaz. Çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihayet ma'şûka "dil-ârâm" derler. Ya'ni gönül onunla karâr ve rahat eder. Böyle olunca ma'şûkun gayrı ile nasıl ârâm ve karâr edebilir. Bilcümle ezvâk ve makāsıd merdiven gibidir. Mâdemki merdivenin basamakları ikāmet ve tevakkuf mahalli olmayıp ubûr içindir, ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr ve vâkıf olup merdivenin bu basamaklarında ömrünü zâyi' etmez."
348. Kalpazan ve kātil ve serseri acılık vaktinde ayşa böylece on verirler.
"Kallab", kalp para basan kimse; "hûnî”, kātil; "levend", Hak'dan korkmaz ve halktan utanmaz kimse. Ya'ni, kalpazan ve kātil ve serseri kimseler dahi zabıta eline geçip, cezaları verilip bu cezaların acılığını tattıkları vakit kendi yaşayışlarının zevkine böyle ızhâr-ı nefret ederler.
349. Pervâne gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrar ateş tarafına çeker.
Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrafında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrar o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لما نهوا عنهُ وَإِنَّهم كاذبون (En'âm, 6/28) ya'ni "Sû-i amel sahibleri azabı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar" buyurulur.
350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nûr gördü ve yükü o tarafa bağladı.
[346] "Yükü bağlamak", sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.
351. Vaktaki geldi, onun kanadını yaktı; kaçtı. Tekrar çocuklar gibi düştü ve göz yaşı döktü.
"Milh rîhten", göz yaşı dökmekten kinâyedir. Zîrâ "milh", "tuz" demektir ve göz yaşı da tuzludur. Ya'ni, vaktâki o kimse evvelce cezâsını görüp acılığını unuttuğu kötü amelin zevki tarafına geldi, pervâne gibi onun kolu ve kanadı yandı; yine kaçtı ve çocuklar gibi düştü. Ya'ni yakasını adâlet pençesi yakaladı; ve cezânın acılığını tekrar tadıp göz yaşı döktü.
352. Tekrar fâide zannı ve tama'ı üzerine kendisini ateşe çarptı. O mum çabuk
353. Tekrar yaktı. Yine geriye sıçradı. Gönül hırsı yine onu unutucu ve sarhoş etti.
354. O zaman ki, yanmaktan geri sıçrar, Hindû gibi muma on verir.
Ya'ni, ezvâk-ı nefsâniyyesini icrâya harîs olan bir kimse her bir zevkinin neticesinde bir belâya uğrayıp ateşe yanar ve yandığı vakit geri sıçrar, ya'ni tövbe eder; ve kıssada hâli tasvîr olunan köle, efendinin kızına karşı nasıl nefret ızhâr etti ve alnını karışladı ise, bu da nûrlu bir şem' ve mum mesâbesinde gördüğü zevkine karşı öylece nefretini ızhâr eder de:
355. Der ki: "Ey senin yüzün geceyi aydınlatıcı ay gibi parlak ve ey sohbette yalancı ve mağrûr yakıcı!"
Ya'ni, belâya düşen kimse "Ey uzaktan ay gibi parlak ve bir zevk-i sâf görünen ve fakat mukārenet ve sohbet vaktinde yalancı ve sahte ve aldananı yakıcı olan zevk-i nefsânî!" der. Nitekim Hindû yukarıda geçen 313 ve 314 numaralı beytlerde şöyle demiş idi: "Muhakkak, kimseye senin gibi fiilli, nâhoş gelin ile ittisâl olmasın! Gündüz senin yüzün tâze hanımların yüzüdür. Gece senin zekerin eşeğin zekerinden beterdir!" Şimdi ezvâk-ı nefsâniyyelerini icrâya münhemik olanlar kendilerini bu zevklerin fâili zannederler. Halbuki hakîkatte kendileri bu zevklerin mef'ûlüdürler. Meselâ, zinâya mübtelâ olanlar kendilerini zinânın fâili zannederler. Bu ibtilâ neticesinde firengi ve belsoğukluğu ve verem gibi illetlere uğradıkları vakit zinânın mef'ûlü olurlar; ve kezâ içkiye mübtelâ olanlar da böyledir. Onlar içkinin fâili değildirler, belki hakîkatte mef'ûlüdürler.
356. Tekrar onun hâtırından tövbe ve enîn gider. Zîrâ Rahmân kâziblerin mekrini gevşek yapar.
Ya'ni, yalancıların tövbesi mekr ve hîleden ibaret olduğundan Rahmân olan Hak Teâlâ hazretleri onların bu tövbelerini beğenmedi ve gevşek tuttu.
Latîfe: Vaktiyle bir köyün azgınlarından bulunan birisi köy halkından birinin sığırını çalıp kesmiş. Halk bunu tutup gāyet câhil bir köy imâmının huzûruna getirmişler. Köy imâmı da mushafa el bastırıp buna tövbe teklif etmiş. Sığır hırsızı dahi şu sûretle bir tövbe etmiş: "Sübhânallâh bu sığır, ne semiz idi o sığır! Bu belâdan kurtulursam yine keserim bir sığır." İşte yalancıların tövbesi dahi sığır hırsızının tövbesi nev'inden olur. Umûm hakkında olan bu "Her ne vakit harb için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin te'vîli
Bu âyet-i kerîme sûre-i Mâide'dedir; evveli şudur: والقينا بينهم العداوة والبغضاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Mâide, 5/14) ya'ni "Biz yahudilerin arasına kıyamete kadar adavet ve buğuz bıraktık. Her ne vakit harb için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesâda çalışırlar. Halbuki Allah müfsidleri sevmez." Bu âyet-i kerîme husûsiyet i'tibariyle yahûdîler hakkındadır. Zîrâ yahûdîler ahkâm-ı Tevrât'a değil, nefislerinin hevâsına tâbi' oldular ve efrâd-ı beşere hîle ile tahakküme teşebbüs ettiler. Hak Teâlâ onlara muhtelif tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve mecûsîleri ve müslümanları musallat kıldı. Nihâyet hükûmetsiz kaldılar. Ve İslâm arasındaki Şîiyet ve akvâm-ı sâire arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve Îsâ (a.s.)ın dînini ifsâd eden de onlardır. Nitekim tafsîli I. cildde geçti. Fakat bu âyet-i kerîmenin rûhu ve ma'nâsı umûmiyet i'tibariyle, gizli gizli hîleler ile ifsâd-ı beşeriyyete ve itfâ'-i hakîkate sa'y edenlerin kâffesine râci'dir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz te'vîlen âtîde beyân buyururlar:
357. Her ne vakit onlar harb ateşini yaktılar ise, Allah onların ateşini söndürdü, nihayet söndü.
Ya'ni, ehl-i nefs olan kimseler emr-i ilâhîye muhalefet ile her ne vakit Allah ve Resûlüne karşı harb ateşini yaktılar ise Allâhu Teâlâ onları fiillerinin uğursuz neticesine düşürmek sûretiyle onların muhalefet ateşlerini söndürdü. Nihâyet aciz kaldılar; ve hevâ-yı nefsânîlerinin şiddeti ve muhalefeti söndü.
358. Azmedip, dedi ki: "Ey gönül! Orada durma!" Unutucu olmuştur. Zîrâ ki azm ehli değildir.
در عموم تأویل این آیت که كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَاهَا اللَّه Umûm hakkında olan bu "Her ne vakit harb için ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü" ma'nâsındaki âyet-i kerîmenin te'vîli Bu âyet-i kerîme sûre-i Mâide'dedir; evveli şudur: والقينا بينهم العداوة والبغضاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَاهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Mâide, 5/14) ya'ni "Biz yahudilerin arasına kıyamete kadar adavet ve buğuz bıraktık. Her ne vakit harb için ateş yaktılar ise Allah onları söndürdü; ve yeryüzünde fesâda çalışırlar. Halbuki Allah müfsidleri sevmez." Bu âyet-i kerîme husûsiyet i'tibariyle yahûdîler hakkındadır. Zîrâ yahûdîler ahkâm-ı Tevrât'a değil, nefislerinin hevâsına tâbi' oldular ve efrâd-ı beşere hîle ile tahakküme teşebbüs ettiler. Hak Teâlâ onlara muhtelif tarihlerde Buht-i Nasr'ı ve mecûsîleri ve müslümanları musallat kıldı. Nihâyet hükûmetsiz kaldılar. Ve İslâm arasındaki Şîiyet ve akvâm-ı sâire arasındaki Masonluk ve Sovyetlik onlar tarafından gizli gizli kurulmuş dolaplardır. Ve Îsâ (a.s.)ın dînini ifsâd eden de onlardır. Nitekim tafsîli I. cildde geçti. Fakat bu âyet-i kerîmenin rûhu ve ma'nâsı umûmiyet i'tibariyle, gizli gizli hîleler ile ifsâd-ı beşeriyyete ve itfa'-i hakîkate sa'y edenlerin kâffesine râci'dir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz te'vîlen âtîde beyân buyururlar:
359. Mâdemki ona bir sıdk tohumu ekilmiş olmadı, Hak onun üzerine onun nisyanını nasbetmiştir.
Mâdemki o hevâ-yı nefsânî sahibinin kalbine bir sıdk ve doğruluk tohumu ekilmiş olmadı ve ezeldeki isti'dâdı ve kabiliyeti bu idi, binâenaleyh Hak Teâlâ onun üzerine bu âlem-i sûrette dahi ahdini ve tövbesini unutturdu.
360. Gerçi çakmağı üzerine vurur; onun kıvılcımını Hakk'ın eli söndürür.
[356] "Ateş-zene", çakmak; "sitâre", kıvılcım demek olup bundan murâd azim ve tövbedir. Ya'ni, gerçi muhalefet sahibi başına belâ geldiği vakit ayılır. Gönül çakmağını çakar. Ondan sıçrayan azim ve nedâmet kıvılcımını Hak Teâlâ'nın irâde eli söndürür. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve "ma'lûm" ise abdin ayn-ı sâbitesi ve onun isti'dâd ve kabiliyetidir.