İçeriğe atla

Bu âyet-i kerîmenin takrîri hakkında yine bir kıssanın beyânıdır

2. bölüm / 40 · 3442 kelime · ~18 dk okuma

361. Mu'temed gece içinde ayak sesi işitti. Çakmağı tuttu ki, ateş vursun!

"Şerfe", umûmen her sese ve husûsan ayak sesine derler. Lügat-i Fârisî'dir, "şirfe" de telaffuz olunur (Burhân). Bir evin içinde kendisine i'tibâr olunan bir kimse bir gece vakti bir ayak sesi işitti. Bunun kim olduğunu anlamak için kandili yakmak üzere çakmağı çaktı. Zîrâ eski zamanlarda şimdi kullanılan kibrit olmadığından kibrit yerine çakmak kullanılırdı. Bu acz üzerine azmedip kendi kendine dedi ki: "Ey gönül artık orada ya'ni muhalefet ve hevâ-yı nefsânî makāmında durma! Fakat azm-i kat'î sahibi olmadığından o ahdini ve tövbesini unutucu olmuştur.

362. Hırsız o zaman geldi onun önüne oturdu. O kav tuttuğu vakit harab ederdi.

"Sûhte", "kav" demektir ki, çakmaktan sıçrayan kıvılcımdan dolayı tutu- şan bir mâddedir. "Pest-kerden", harâb etmek demektir. Ya'ni, gece zifir gibi karanlık olduğundan hırsız mu'temedin çakmak çakdığını anlayınca karan- lıkta gelip mu'temedin önüne oturdu. O kav çakmağın kıvılcımını tuttuğu va- kit ateşi harâb eder idi ve söndürürdü.

363. Oraya parmak ucunu koyardı, tâ ki, ateşin kıvılcımı fenâ ola!

Hırsız çakmaktan sıçrayan kıvılcım sönüp kav parlamamak ve ortalık ay- dınlanıp kendisi görünmemek için kıvılcımın sıçradığı mahalle parmağının ucunu koyar va bastırır idi.

364. Efendi zannetti ki, kendinden sönüyor. O bunu bilmezdi ki, hırsız söndü- rüyor.

Mu'temed efendi zannederdi ki, çakmağın kıvılcımı kendinden sönüyor. O bu kıvılcımın hırsız tarafından söndürüldüğünü gece karanlığı sebebiyle gö- rüp bilmez idi.

365. Efendi dedi: "Bu kav rutûbetli idi. Kıvılcım onun ıslaklığından çabuk sö- nüyor!"

366. Çok zulmet ve karanlık idi. Kendi önünde olan bir ateş söndürücüyü ön- den görmedi.

367. Böyle bir ateş söndürücü onun kalbinde vardır. Kâfirin gözü ameşden görmez.

"Ameş", gözün görmesinde zaaf olmak demektir ki, çok vakitlerde o gözden su akar. Münkir-i hakikat olan kimsenin kalbinde enbiyâ ve evliyânın kalblerinden sıçrayan hakikat kıvılcımlarının nûrunu söndürücü olan bir hır- sız vardır ki, o kâfirin kalbinin ve aklının gözü zaafdan zulmet-i tabîiyye içinde o hırsızı göremez.

368. Bir bilicinin kalbi niçin görmez? Dönen ile bir döndürücü vardır.

O kâfir akıl sahibi ve bir bilici olduğu hâlde niçin onun kalbinin gözü dönen bir şey ile beraber mutlaka bir döndürücü olduğunu göremiyor? Demek-ki onun kalbinde nûr-ı hakîkati söndürücü bir hırsız vardır.

369. Niçin demezsin ki: "Gündüz ve gece kendi kendine, bir sahibsiz olarak ne vakit gelir, ne vakit gider?"

Ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Niçin demezsin ki: "Gece ve gündüz muntazam bir sûrette gidip geliyor. Bu intizam elbet bir sahibsiz değildir!" Meselâ cebinde muntazaman işleyen bir saatin kendi kendine vücûda geldiği ve bir âkıl-ı sâni' tarafından yapılmadığını bir kimse sana söylese ona deli dersin. Acaba, bu muntazaman işleyen manzûme-i şemsiyye, bu sâat makinasından daha mı aşağı ve basittir? Senin sâat hakkında verdiğin hükme bakılırsa senin deli dediğin kimseden daha deli olman lâzım geliyor. Binâenaleyh eğer aklın varsa يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل (Hacc, 22/61) ya'ni "Allâh Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü de geceye idhâl eder" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere vücûd-i sâni'i kabûl etmen zarûrîdir.

370. Ma'külât etrafını dolaşıyorsun. Ey zelîl! Kendinin böyle akılsızlığını gör! [366]

Ey ulûm-i tabîiyye ile meşgül olan münkir-i ulûhiyyet! Gûyâ sen ma'kūlât etrâfını dolaşıyor ve tekevvün-i âlem ve eşyâ hakkında türlü türlü muhâkemât-ı akliyyede bulunuyorsun. Halbuki senin aklın yukarıda îzâh olunan basit bir düşünceden bile mahrûmdur. Binâenaleyh sen böyle muhâkemât-ı akliyye ile uğraşacağına evvelen kendinin bu derecedeki akılsızlığına bak da, ben niye halt ediyorum, diye utan!

371. Ey hünersiz! Söyle! Ev mi'mâr ile mi daha ma'küldür, yâhud ki mi'mârsız mı?

“Bennâ”, binâ edici ve mi'mâr demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin bir akıl mi'mâr tarafından yapılmış olması mı daha ma'kül olur, yoksa mi'mârsız olarak kendi kendine vücûd bulması mı ma'kūl olur? Ey ilm-i tabîat âlimi efendi! Senin akl-ı nâkısın fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran esîre kadar çıkıyor ve ecrâmın zerrât-ı esîriyyenin harekete gelmesinden tekevvün ettiğine hükmediyor; o hâl-i sükûnette olan esîrin zerrelerini tahrîk eden kimdir? Zîrâ hiçbir şeyin sebebsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemeyeceği kāidesi yine senin okuduğun ulûm-i tabîiyye düstûrlarındandır. Şimdi sence meçhûl kalan bir mes'ele halledilmiş gibi, nasıl fâil-i mutlakın yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Zîrâ akıl burada bir Sâni'-i Hakîm'in vücûdunu kabûle mecbûrdur.

372. Ey oğul! Yazı kâtib ile mi daha ma'küldür, yahud katibsiz mi? Düşün!

Ey çocuk ve oğul mesâbesinde olan münkir! Bir yazının kâtib tarafından yazılmış olması mı, yoksa kendi kendine, kâtibsiz olarak vücûd bulması mı akla mutâbıktır? Elbet, akıl yazının bir kâtib tarfından yazılmış olduğuna hükmeder.

373. Kulağın cimi ve gözün ayını ve femin mîmi... Ey müttehem! Bir katibsiz nasıl olur?

Ya'ni, mâdemki, akıl yazının bir kâtib tarafından yazıldığına hükmediyor, ey akılsızlık ile müttehem olan münkir! İnsanın başında cîm (ج) harfine benzeyen kulak ve "ayın" harfine benzeyen göz ve "mim" harfine benzeyen ağız bir kâtibsiz olarak nasıl vücûda gelir?

374. Mum bir tutucusuzdan mı, yahud bir bilici olan tutucu ile mi rûşendir?

“Gîrânende”, tutucu demektir; ve “giriften” masdarı, “nigeh dâşten” ma'nâsına da geldiğine göre “mumun intizâmını muhafaza edici” demek olur. Zîrâ petrol lambalarının îcâdından evvel karanlığın def'i için mum kullanılır ve onun fitili mumlara mahsûs olarak yapılmış olan makaslar ile ara sıra kesilip ışığına kuvvet verilir idi. Ya'ni, mum bir gözcünün vücûdu olmaksızın mı, yoksa bir bilici olan gözcünün vücûdu ile mi parlak bir sûrette yanar? "Benna", binâ edici ve mi'mâr demektir. Ey hünersiz efendi! Hele iyice bir düşün de söyle! Bir evin bir akıl mi'mâr tarafından yapılmış olması mı daha ma'kül olur, yoksa mi'mârsız olarak kendi kendine vücûd bulması mı ma'kūl olur? Ey ilm-i tabîat âlimi efendi! Senin akl-ı nâkısın fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran esîre kadar çıkıyor ve ecrâmın zerrât-ı esîriyyenin harekete gelmesinden tekevvün ettiğine hükmediyor; o hâl-i sükûnette olan esîrin zerrelerini tahrîk eden kimdir? Zîrâ hiçbir şeyin sebebsiz sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemeyeceği kāidesi yine senin okuduğun ulûm-i tabîiyye düstûrlarındandır. Şimdi sence meçhûl kalan bir mes'ele halledilmiş gibi, nasıl fail-i mutlakın yokluğuna hükmediyorsun? Bu hüküm son derece de bir akılsızlık eseri değil midir? Zîrâ akıl burada bir Sâni'-i Hakîm'in vücûdunu kabûle mecbûrdur.

375. Bir güzel san'at, kör olan çolağın elinden mi, yahud bu görücünün elinden mi evlâ olur?

"Şell", çolak; “darîr", kör demektir. Ya'ni, akıl güzel bir san'atın kör ve çolak olan bir kimsenin elinden değil, bilakis bir görücü ve elleri ve kolları sağlam olan bir kimsenin elinden geleceğine hükmeder.

376. İmdi, vaktaki bildin ki, seni kahreder, senin başın üzerine mihnet topuzunu vurur.

İmdi, ey münkir-i ulûhiyyet! Bu zikrolunan ma'kül misâller ile bir müessirin vücûdu olmaksızın hiçbir eserin vücûda gelemeyeceğini bildin, binâenaleyh bunu bil ki: Bu âlem-i sûrette zahir olan kahrın ve belâların dahi âlem-i gaybda bir mûcidi vardır; ve hattâ işte o müessir-i hakîkî sana da kahrı ile mütecellî olur ve senin başına bu hayât-ı dünyeviyyende belâ ve mihnet topuzunu vurur. "Debbûs", "topuz" demektir.

377. Binâenaleyh onu bir Nemrûd gibi cenk ile def' et! Hadeng okunu hava üzerine onun tarafına çek!

"Hadeng", bir ağacın ismidir ki, bu ağaçtan ok yaparlar; ve kadınların ellerine koydukları kına boyasını bundan çıkarırlar. "Tîr-i hadeng", hadeng ağacından ma'mûl ok demek olur. Binâenaleyh ey münkir-i ulûhiyyet! Sen o müessir-i hakîkîden sana gelen kahra, belâlara öfkelen de bir Nemrûd gibi cenk ve harb ile onları def' et bakalım! Ve o müessir tarafına hava üzerine hadeng okunu çek! Ma'lûmdur ki, İbrâhîm (a.s.) zamanının hükümdarı Nemrûd isminde bir şahıs idi. Cenâb-ı İbrâhîm'e öfkelendi ve onun tanrısı addettiği gök tanrısına karşı harb edip öldürmek için havaya ok attı. Bu Nemrûd ulûm-i tabîiyyeden gafil ve son derece câhil ve ahmak bir kimse idi. Zamânımızın münkir-i ulûhiyyet olan mütefennin Nemrûdları ise zâhirde kahr-ı ilahînin vasâiti olan ahvâl-i tabîiyyeyi ulûm-i tabîiyye ile def' etmeye çalışırlar. Fakat bu çalışma acz ve fütûr ile neticelenir. İşte bir misal-i fennî: Ma'lûmdur ki, Hak Teâlâ insanlar arasında zinâyı men' etmiştir. Münkir-i ulûhiyyet olanlar ise zinâyı câiz görürler. Fakat bu emr-i ilâhîye muhalefet neticesinde firengi hastalığı sûretinde bir kahr-ı ilâhî zâhir olur. Buna karşı harb ve mücâdele için mütefennin efendiler firengi serumunu keşfettiler ve firengi mikroplarını kandan izâle ettiklerini zannettiler; ve filhakîka hastanın zâhirinde bu mühlik hastalığın alâimi olan çirkin yaralar zâil oldu. Halbuki alâmet-i zâhire mevcûd iken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemez idi. Bu alâmet zâil olunca bu hasta sağlam âileler arasına girebildi. Fakat bilâhare anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere ilticâ etmişler; ve bu sebeble hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam zevcesine de aşılamıştır. Bu mütefennin efendiler cem'iyyet-i beşeriyye için bu serumun daha fenâ bir netîce verdiğini görünce tekrâr cenge ve mücadeleye başladılar. Bu def'a hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya tutuldu ve hâsıl olan şedîd harârete bünyesi müsâit olmayanlar öldü ve müsait olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makina gibi behîmî bir hâle girdi ve bunun çâresi bulunamadı. İşte bunlar hep emr-i ilâhîye muhalefetin kahır ve cezasıdır. Binâenaleyh kahr-ı ilâhînin def'ine karşı fennî Nemrûdluk dahi müessir değil!

378. Nez'-i cânın def'i için Moğol askeri gibi gök üzerine ok at!

Moğol askerleri hâl-i ihtizârda bulunan bir Moğol'un cânını almaya gelen Azrâîl (a.s.)ı kovmak için kendi i'tikādât-ı câhilânelerine tebean gökyüzüne ok atarlar ve bu oklar ile Hz. Azrâîl'i kovduklarını zannederler. Ey münkir-i ulûhiyyet! Sen de sana teveccüh eden kahr-ı ilâhîye karşı bu câhiller gibi hareket et ve her türlü fennî tedbirlerini icrâ et! Bak, başa çıkabilir misin?

379. Yahud ondan kaç! Eğer kādir isen git! Mâdemki onun ucunda mukayyedsin, nasıl gidersin?

Ma'nâ ikinci mısra'daki "çûn" kelimelerinden birisinin istifhâm ve diğerinin dahi tevkîtiyye olması i'tibariyle verilmiştir. Her ikisinin istifhâm için olması dahi câiz olur. Ya'ni, "Sen Hakk'ın yed-i kudretinde mahbûssun, nasıl gidersin, nasıl?" demek olur. firengi hastalığı sûretinde bir kahr-ı ilâhî zâhir olur. Buna karşı harb ve mücâdele için mütefennin efendiler firengi serumunu keşfettiler ve firengi mikroplarını kandan izâle ettiklerini zannettiler; ve filhakîka hastanın zâhirinde bu mühlik hastalığın alâimi olan çirkin yaralar zâil oldu. Halbuki alâmet-i zâhire mevcûd iken hiçbir kimse bu hastaya kız vermez ve evlenemez idi. Bu alâmet zâil olunca bu hasta sağlam âileler arasına girebildi. Fakat bilâhare anlaşıldı ki, bu hastalık bu serum ile gitmemiş. Kandaki mikroplar sinirlere ilticâ etmişler; ve bu sebeble hastalık başka bir devreye girmiş ve o hasta bu hastalığı aynen sağlam zevcesine de aşılamıştır. Bu mütefennin efendiler cem'iyyet-i beşeriyye için bu serumun daha fenâ bir netîce verdiğini görünce tekrâr cenge ve mücadeleye başladılar. Bu def'a hastaya tifo mikrobu aşıladılar. Hasta şiddetle tifoya tutuldu ve hâsıl olan şedîd harârete bünyesi müsâit olmayanlar öldü ve müsait olanların sinirlerindeki mikroplar gerçi mahvoldu, fakat hasta da insanlıktan çıktı; ve işler bir makina gibi behîmî bir hâle girdi ve bunun çâresi bulunamadı. İşte bunlar hep emr-i ilâhîye muhalefetin kahır ve cezasıdır. Binâenaleyh kahr-ı ilâhînin def'ine karşı fennî Nemrûdluk dahi müessir değil!

380. Ademde idin. Onun elinden kurtulamadın. Ey âciz! Onun elinden nasıl [376] kurtulursun?

"Dest hûş", maskaralık ve mendil. Aciz ve zebûn ve el altında olmaktan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey münkir-i ulûhiyyet olan kimse! Sen evvelce bu âlem-i sûrette yok idin. Bu vücûd-i izâfî âlemine bu sûret-i insâniyyede gelmekten kurtulamadın. Hak seni aslâ senin re'yine ve fikrine müracaat etmeksizin seni bu hey'ette vücûda getirdi. Başına bir belâ geldiği vakit, "Ah, ne olurdu, keşke bu âleme gelmese idim!" deyip durursun. Ey âciz! Hakk'ın yed-i kudretinden ademde kurtulamadığın gibi bu vücûd-i izâfî âleminde de onun yed-i kudretinden ve tasarrufundan kurtulamazsın. Sen onun varlığını inkâr ettiğin hâlde o seni bu âlem-i sûrette top gibi çeler durur; ve sen ise körlüğünden o belâları ve kahrı ahvâl-i tabîiyyeden görür ve bilirsin.

381. Arzû istemek kaçmak olur. Onun adli önünde takva kanını dökmektir.

"Arzû"dan maksad nefsânî, ve cismânî olan murâdlar ve isteklerdir. Bu nefsânî ve cismânî murâdları ve istekleri istemek Hakk'ın murâdından kaçmaktır. Zîrâ Hak Teâlâ insanı kendi ma'rifeti için yaratmıştır; ve enbiyâ ve evliyâ vâsıtasıyla insanları bu ma'rifete da'vet buyurmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنسَ إِلَّا ليعبدون (Zariyat, 51/56) ya'ni "Ben cinni ve insi ibâdet etmeleri için yarattım" buyurulur. İbn Abbas hazretleri "liya'büdûni" [Bana ibâdet etmeleri için] ibâresini "li-ya'rifûni" [Beni tanımaları için] ile tefsîr buyurmuşlardır. Zîrâ ibâdet ma'rifetten sonra olur. Binâenaleyh insanların bu ma'rifeti istemekten kaçıp kendi nefsânî olan isteklerini istemeleri, Hakk'ın âdilâne olan emrinin önünde takvâ ve perhîz şahsiyyet-i ma'neviyyesinin kanını döküp öldürmektir.

382. Bu cihân tuzaktır ve onun tânesi arzûdur. Tânelerden kaç ve ondan getir!

Birinci mısra'daki "ârzû", murâd ve istek ma'nâsınadır; ve ikinci mısrâ'daki “âr zû”, “âverden" masdarının emr-i hâzırı olan "âr" ile “ez" edâtının muhaffefinden ("z") ve bir de "o" zamirinden mürekkebdir. "Ondan getir!" de- mek olur; ve zamir, yukarıda olan beyitteki takvâya râci' olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâ tuzaktır ve o tuzağın tânesi nefsin arzûsu ve isteğidir. Tânelerden kaç ve Hakk'ın murâdı olan takvâdan getir! Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine beyân-ı mütâlaa edip "âz" hırs, "zû" "zûd" kelimesinin muheffefidir, demiştir. Bu sûrette ma'nâ "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

383. Vaktaki böyle gittin, yüz küşad gördün, vaktaki onun zıddına gittin yüz fesad gördün.

"Güşâd", fetih ve hoşluk ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktāki böyle hazz-ı nefsânî tânelerinden kaçmak ve takvâ getirmek sûretiyle gittin ve yaşadın, birçok fetih ve hoşluk gördün. Vaktāki takvânın zıddına gittin ve nefsin murâdları dâiresinde yaşadın fesâd ve bozukluk gördün. Hem hayât-ı dünyeviyyen ve hem de hayât-ı uhreviyyende râhat yüzü görmedin.

384. Binâenaleyh Peygamber buyurdu ki: "Her ne kadar müftüler size hariçte kelâm-ı tavîl söylerse de, siz kalblerinizden fetvâ isteyin!"

"Hutûb", "hatb"ın cem'idir; ve "hatb", taleb etmek ve tekellüm etmek ma'nâlarınadır; ve "emr-i azîm" ma'nâsına da gelir. Burada "uzun sözler" ma'nâsına gelir. Ya'ni, Peygamber Efendimiz استفت قلبك وان افتاك المفتون ya'ni "Eğer müftîler sana fetvâ verirlerse dahi sen kalbinden fetvâ iste!" buyurdu. Binâenaleyh bu emr-i nebevîye tevfikan senin bir işin hakkında müftüler sana uzun sözler söylerse bile sen o fetvânın senin nefsinin arzûsuna uygun olup olmadığını tedkîk et ve kalbinden fetvâ iste! Eğer nefsinin arzûsuna uygun ise takvâ tarîkını ihtiyâr edip o fetvânın hükmünü icrâdan vazgeç!

385. Arzûyu bırak, tâ ki, ona rahm gelsin! Tecrübe ettin ki, ona böyle lâzım gelir.

Ey sâlik! Nefsânî olan arzûyu bırak! Tâ ki, Hak hazretleri senin hakkında rahmetiyle tecellî buyursun! Zîrâ bu kadar zaman nefsinin huzûzâtı ve istekleri arkasında koştun. Hak yolunda hiçbir terakkî hâsıl olmadı. Binâenaleyh mek olur; ve zamir, yukarıda olan beyitteki takvâya râci' olmak münasibdir. Ya'ni, bu dünyâ tuzaktır ve o tuzağın tânesi nefsin arzûsu ve isteğidir. Tânelerden kaç ve Hakk'ın murâdı olan takvâdan getir! Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "Der girîz ez dâmehâ-yı âz zû" nüshası üzerine beyân-ı mütâlaa edip "âz" hırs, "zû" "zûd" kelimesinin muheffefidir, demiştir. Bu sûrette ma'nâ "Hırs tuzaklarından çabuk kaç!" demek olur.

386. Mâdemki, sıçramaya kadir değilsin, binaenaleyh ona hizmet et, tâ ki, onun habsinden onun gülşenine gidesin!

Mâdemki, Hakk'ın kabza-i kudretinden sıçrayıp kaçmaya kādir değilsin, binâenaleyh onun emrini tut ve rızâ-yı şerîfi dâiresinde hizmet et, tâ ki, onun habsi olan âlem-i tabîat ve cismâniyetten çıkıp, onun gülşeni olan âlem-i ervâha gidesin!

387. Eğer sen dembedem murâkıb olur isen, ey azgın, adli ve hâkimi görürsün!

“Çûn", şart içindir. Ya'ni, ey nefsin arzûlarını icrâya mübtelâ olan azgın! Eğer sen dembedem murâkıb olup kendi ahvâline dikkat edersen, Hakk'ın senin hakkındaki âdilâne olan hükmünü ve onun hâkim olduğunu görürsün. Zîrâ senin her kötü fiilinin cezasını mutlakā bir taraftan sana verir; ve iyi fiilinin mükâfâtını dahi sana er ve geç ihsân eder.

388. Ve eğer kendi gözünü ihticabdan bağlar isen, güneş kendi işini ne vakit terk eder?

Ve eğer sen akıl ve idrâkinin gözünü Hakk'ın âdilâne olan hükümlerinden ve onun hâkimliğinden kapar ve kendi ahvâline murâkıb olmaz isen, güneş gibi ef'âliyle zâhir olan Hak Teâlâ kendi işini ya'ni iyiye mükâfât ve kötüye cezâ vermek işini hiç terk eder mi? Her kötülüğe karşı bir tokat yersin fakat bu tokatın nereden ve ne için geldiğinin farkında olmazsın.

389. Vaktaki beyler hasedden dolayı kaynayıcı oldular, akıbet kendi şahlarına ta'ne vurdular.

Ya'ni, Sultân Mahmûd'un Ayâz'a olan muhabbetini beyler kıskandılar ve bu hased onların kalblerinde ıztırab ve kaynama peydâ etti. Nihâyet kendi şâhlarına ta'n ve i'tirâz ettiler.

390. Dediler ki: "Senin bu Ayaz'ının otuz aklı yoktur. O otuz beyin tahsî-[386] satını niçin yesin?"

O beyler dediler ki: "Ey şâhımız! Senin pek ziyâde sevdiğin bu Ayaz'ında otuz kişinin aklı yoktur. Niçin ona otuz beye verdiğin tahsîsâtı ve maaşı veriyorsun? O bu otuz beyin tahsîsâtını ne hak ile alıp yesin?"

391. Şâh o otuz bey ile av tutucu olarak sahrâ ve dağlık tarafına dışarıya gitti.

Bu bahiste Hz. Pîr efendimiz V. cildin 1857 numaralı beytinden i'tibâren başlayan Ayâz'ın kıssasına rücû' buyururlar. Ya'ni ümerâ Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin pek ziyâde sevdiği Ayâz'ı kıskandılar, aleyhinde bulundular. Pâdişah dahi o ümerâya ve Ayâz'ın ta'kîb ettiği yolun ve mesleğin mu'terizlerine ve mutaassıblarına Ayâz'ın fazlına ve mertebesine ve yakınlığına, tahsîsâtının çokluğuna sebeb olan ahvâli aleyhinde hüccet ve i'tirâz kalmayacak sûrette pâdişah o ümerâya açık gösterdi.

392. O padişah uzaktan bir kervân gördü. Bir emîre dedi ki: "Ey mü'tefik! Git!"

"Mü'tefik", "ifk" ve "efk"den me'hûzdür. Ve "ifk/efk", yalan söylemek ve bir adamı bir şeyden geri döndürmek veyâhud re'yini ve fikrini döndürmek ve bir adamı maksûdundan mahrûm ve nevmîd etmek ma'nâlarınadır (Kāmûs). "Kârbân" ve "kârvân", hayvan katarlarıyla yük taşıyan kāfile ma'nâsınadır. Ya'ni, beyler ile beraber ava çıkan o padişah uzaktan bir kârbân gördü. O otuz beyden birine dedi ki: "Ey benim Ayâz hakkındaki fikrimi döndürücü veyâhud Ayâz'a iftirâ edici olan bey! Git!"

393. "Git, rasad üzerinde kervândan sor ki: Hangi şehirden erişiyor?"

"Rasad", lügatte gözetmek ve beklemek demektir. Ehl-i hey'et ıstılâhınca ahvâl-i ecrâmı gözetlemek üzere ittihâz edilmiş yüksek mahal demektir. Burada "mirsâd", ya'ni "gözetlemek mahalli" demek olur. Ya'ni, şâh o beye dedi ki: "Git, kervânın geçeceği bir yerde bekle ve sor ki, hangi şehirden çıkıp geliyor?"

394. Gitti ve sordu ve geldi. Dedi ki: "Rey'den!" Dedi: "Onun azmi nereye kadar?" O aciz kaldı.

O bey şâhın emri mûcibince gitti ve kervândan sordu ve pâdişâhın huzûruna gelip dedi ki: "Efendim, bunlar Rey şehrinden çıkıp geliyorlar imiş." Pâdişah o beye tekrâr: "Onların teveccühü nereyedir ve nereye gidiyorlar?" diye sordu. Bey bu ciheti tahkik etmemiş olduğu için cevâb vermekten âciz kaldı.

395. Bir diğerine dedi: "Ey Bü'l-ala! Git, yine kervândan: Nereye kadar? diye sor!"

"Bü'l-ala", beylerden birisinin ismi olmak muhtemeldir. Ya'ni, pâdişah ev- velki beyin cevâbdan âciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervândan nereye gittiğini sor!"

396. Gitti ve geldi. "Yemen tarafına kadar!" dedi. "Ey mü'temen! Agâh ol! Onun yükü nedir?" dedi.

Bu ikinci bey dahi kervân tarafına gitti ve pâdişâhın huzûruna gelip: "Efendim, Yemen tarafına gidiyorlar imiş!" dedi. Padişah tekrar o beye: "Ey kendisine emniyet olunmuş olan bey! O kervânın götürdüğü yük ve eşyânın cinsi nedir?" diye sordu.

397. Hayran kaldı. Diğer bir emîre dedi ki: "Git, tekrar o taifenin yükünü sor!"

"Nefer", cemâat ve tâife ma'nâsınadır. Bu ikinci bey dahi pâdişâhın sorduğu suâlin cevabını veremeyip hayrette kaldı. Binâenaleyh padişah diğer bir üçüncü beye dedi ki: "Git, tekrar o tâifenin yükünü sor!"

398. Geri geldi. Dedi: "Her cinsten vardır. Onun çoğu Rey şehrine mensûb kâselerdir."

“Râzî", Rey şehrinin ism-i mensûbudur. Zîrâ "Rey" kelimesinin âhirine "elif" ve "zâ" ilâve olunduktan sonra yâ-yı nisbî getirirler. Bu üçüncü bey dahi gidip kervândan sordu ve avdet etti. Dedi ki: "Efendim, bu kervânda her cins eşyâ vardır. Fakat eşyanın en çoğu Rey şehrine mensûb ve orada ma'mûl olan kâselerdir."

399. Dedi: "Rey şehrinden ne vakit çıktılar?" O mertebesi zayıf olan bey hayran kaldı.

"Pey" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Nişân ve kasıd ve irâde ve mertebe ma'nâlarına gelir (Burhân). Pâdişah üçüncü beye sordu ki: “Bu kāfile Rey şehrinden ne vakit çıkmışlardır?" Bu üçüncü bey de bu ciheti tahkîk edememiş olduğundan mertebesi veyâ nişânı zayıf olan bu bey dahi bu suâl karşısında hayrette kaldı. velki beyin cevâbdan âciz kaldığını görünce otuz beyden diğer birisine dedi ki: "Ey Ebü'l-ala! Git, yine kervândan nereye gittiğini sor!"

400. Böyle otuz emîre ve daha ziyâdeye kadar... Gevşek re'yli ve kerr ü ferde nâkıs idiler.

"Kerr ü ferr", ileri geri hareket etmektir. Pâdişah o beraber götürdüğü otuz emîri birer birer tahkîkāt yapmak üzere kervân tarafına gönderdi. O otuz emir ve hatta onlardan başka diğer beyler hep böyle gevşek re'yli ve gidip gelmede ya'ni cevâb alıp getirmekte nâkıs idiler. Hiç birisi suâle meydan bırakmayacak sûrette kervânın ahvâlini tahkik edemediler.

401. Beylere dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayaz'ımı imtihan ettim."

Pâdişah bu beylerin tahkîkāttaki eksikliklerini onların muvâcehesinde kendilerince gösterince onlara dedi ki: "Ben bir gün ayrıca Ayâz'ımın re'y ü fikrini ve zekâsının derecesini tecrübe ettim."

402. "Dedim ki: "Kervândan sor ki, neredendir?" O gitti bu cümleyi tamâm olarak açık sordu."

403. "Vasiyetsiz, işaretsiz, birer birer, onların halini şübhesiz ve şeksiz anladı."

"Suâl ettiğim şeylerin tahkîkini tavsiye ve emir etmeksizin, kervânın hallerini birer birer tahkîk edip şübhesiz ve şeksiz olarak anladı."

404. "Her ne ki, bu otuz beyden otuz makāmda keşf oldu, ondan bir demde tamâm oldu."

"Her ne suâli ki, bu otuz beye sordum, bu otuz suâlin her birisi onlar için makām-ı tevakkuf oldu ve vesâyâ ve emrim üzerine sonradan keşf oldu ve anlaşıldı. Fakat Ayâz tahkîkātını mükemmel yapmış olduğu için o bu suâllerimin cevabını bir anda tamâm olarak verdi. Binâenaleyh onun hizmeti otuz beyin hizmetine mukābil oldu ve bittabi' tahkîkātı dahi otuz beyin tahkîkātı derece ve mikdârında oldu."