İçeriğe atla

Ümerânın o hücceti Cebriyâne şübhe ile mürâfaası ve şâhın onlara cevab vermesi

3. bölüm / 40 · 5199 kelime · ~26 dk okuma

405. O emirler müteâkiben dediler ki: "Bu, inayetlerden bir fendir; sa'yin işi değildir."

"Fenn", nevi' demektir. Ya'ni, o beyler Ayâz'ın kendilerine rüçhânını isbât eden bu hâdiseyi müteakib Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ayaz'ın bu dirâyeti ve zekâsı Hakk'ın inâyetinden bir nevi'dir. Çalışmak ile hâsıl olan bir şey değildir."

406. Ayın güzel yüzü Hakk'ın kısmetidir. Gülün güzel kokusu tâli'in atâsıdır.

Ay o güzel ve parlak yüzü Hak Teâlâ'nın taksîminden buldu; ve gül o güzel kokuyu tâli'-i ezelîsinin atâsından aldı.

407. Sultan dedi: "Nefisten doğan o şey taksîrin mahsûlü ve ictihadın dahlidir."

"Rey", mahsûl ve “dahl", îrâd demektir. Ya'ni, sultân o beylerin Cebrîce olan cevablarına karşı dedi ki: "İnsanın nefsinden ve şahsının zâtından iki şey doğar: Birisi, yaptığı taksîrin ve hatânın mahsûlüdür, o fenâ bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının îrâdıdır ki, o da fâideli bir şeydir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Câsiye'de مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) ya'ni "Kim ki, amel-i sâlih işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, fenâlık yaptı ise kendi aleyhinedir" buyurulur. Binâenaleyh bu iki nevi' mahsûl ve îrâdın vücûda gelmesinde insanın ihtiyârı vardır.

408. Yoksa Adem ne vakit Huda'ya: “Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" der idi?"

"Eğer insanda irâde ve ihtiyâr olmasa idi, Hz. Adem (a.s.) ne vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنْ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey Rabbimiz! Biz Havvâ ile beraber nefsimize zulmettik ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" diye Hakk'a münâcât ederdi? Bu bahis I. cildin 1505 numaralı beytinin baş tarafındaki şerh-i şerîfte de geçti.

409. Muhakkak derdi ki: "Bu günah bahttan idi. Mâdemki kaza bu idi, bizim hazmımız ne fâide eder?"

Ya'ni, "Hz. Adem eğer kendisinde ihtiyâr ve irâde görmese idi, muhakkak der idi ki: "Bu benden sâdır olan günâh tâli'-i ezelî iktizâsından idi. Mâdemki, bu fiilin benden sudûru kazâ-yı ilâhî idi, bizim hazm ve ihtiyârımız ne faide verir?" "Hazm", iki tedbîr arasında ihtiyât etmektir. Nitekim III. cildin 2831 numaralı حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط . از دو آن گیری که دور است از خباط [ya'ni "Hazm ne olur? İki tedbîrle ihtiyâttır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın"] beytinde "hazm" hakkında îzâhât geçti.

410. Bir İblîs ki, derdi ki: "Beni sen azdırdın. Bizim kadehimizi sen kırdın ve bizi dövüyorsun!"

"Hz. Adem kendisinde irâde görmese idi, bir İblîs gibi kendi kabâhatini Hakk'a isnâd eder, "Beni azdıran sensin, bizim kadeh-i itâatimizi kırdın, sonra da niçin itâat etmedin ve âsî oldun?" diye bizi dövüyorsun ve kahrediyorsun" der idi." şey doğar: Birisi, yaptığı taksîrin ve hatânın mahsûlüdür, o fenâ bir şeydir; Ve diğeri, çalışmasının îrâdıdır ki, o da fâideli bir şeydir." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Câsiye'de مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Casiye, 45/15) ya'ni "Kim ki, amel-i sâlih işledi ise kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki, fenâlık yaptı ise kendi aleyhinedir" buyurulur. Binâenaleyh bu iki nevi' mahsûl ve îrâdın vücûda gelmesinde insanın ihtiyârı vardır.

411. Belki kaza haktır ve kulun cehdi de haktır. Sakın, eski İblîs gibi bir gözlü olma!

"Halak", eski; "a'ver", burada "bir gözlü olmak" demektir. "Ey Cebrîce i'tirâz eden kimse! Evet, kazâ-yı ilâhî haktır; zîrâ kazâ-yı ilâhî âlem-i ezelde kulun irâdesi ve talebi üzerine vâki' olmuştur. Ve mâdem kulda âlem-i ezelden beri irâde vardır, binâenaleyh bu âlem-i sûrette dahi onun sa'yi ve çalışması haktır. Sakın, İblîs gibi bir gözlü olup, yalnız âlem-i ma'nâyı görme! Belki iki gözlü olup, âlem-i sûreti dahi gör!" Bu kazâ-yı ilâhî ve kulun irâdesi bahsi V. cildin 3116 numarasına musadif olan بازگونه زین سخن کاهل شد. منعکس ادراك و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun uzadıya îzah olunmuştur.

412. İki işte tereddüd içinde kalmışız. Bu tereddüd ihtiyarsız ne vakit olur?

Ya'ni biz insanlar bu âlem-i sûret ve kesâfette birbirine zid olan iki işte "Bunu mu yapayım yoksa onu mu yapayım?" diye tereddüd içinde kalmışızdır. Eğer nefsü'l-emrde bizde irâde ve ihtiyâr olmasa bu tereddüd hâsıl olur mu idi?

413. İki eli ve ayağı bağlı olan ne vakit "Bunu mu yapayım, onu mu yapayım?" der?

414. Hiç benim fikrimde "Denize mi gideyim veya yukarıya mı uçayım?" diye bu tereddüd olur mu?

"Ser", burada fikir ma'nâsınadır. Ya'ni, hiç benim fikrimde "Balıklar gibi denize mi gireyim, yoksa kuşlar gibi havada mı uçayım?" diye bir tereddüd olur mu? Zîrâ insan irâdesini mümkin olan işlerde kullanır.

415. "Musul'a gideyim, yahud sihir için Babil'e kadar gideyim!" diye bu tereddüd vardır.

İnsan iradesini ancak mümkin olan işlerde sarf edeceği için "Acabâ, Musul şehrine mi gideyim veyâhud sihir yapmayı bilen Bâbil şehri ahâlîsinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüd hâsıl olur.

416. Binâenaleyh tereddüd için bir kudret gerektir. Yoksa o bıyık üzerine gülme olur.

Ya'ni, mâdemki insanda birbirine mugāyir olan iki iş hakkında bir tereddüd hâsıl oluyor, bu tereddüd kendisinde mündemiç olan irâde kudretinden münbaistir. Eğer böyle bir kudret olmasa hâl-i tereddüd bir istihzâdan ibaret olur.

417. Ey delikanlı! Kaza üzerine bahaneyi az koy! Kendi kabahatini başkaları üzerine niçin koyarsın?

Ey maârif-i ilâhiyyede mübtedî olan sâlik! Özrü ve bahâneyi ve sebebi kazâ-yı ilâhî üzerine az koy! Zîrâ kazâ iki nevi'dir: Birisi mübrem, diğeri muallaktır. "Kazâ-yı mübrem"e karşı gerçi sa'yin te'sîri olmaz, fakat "kazâ-yı muallak"ın def'i için sa'yin büyük te'sîri vardır; ve kazâ-yı ilâhînin çoğu muallaktır. Binâenaleyh sen ne kazâ-yı mübremi ve ne de kazâ-yı muallakı bilmezsin. Bu meçhûliyet sebebiyle Hak Teâlâ sana sa'y ve ictihâd ile emretti. Binâenaleyh bu âlem-i surette وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni “İnsan için sa'y ettiği şey vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince çalış ve tenbel olma! Binâenaleyh senin tenbelliğinden dolayı başına bir felâket gelirse bunu kazâ-yı ilâhîden bilme, kendi tasavvurundan bil!

418. Zeyd kan eder; ve onun kısası Amr'a mı? Amr şarab içer; şarab haddi Ahmed üzerine mi?

Ya'ni meselâ, Zeyd adam öldürür; onun yerine Amr'ı kısâs ederler mi? Ve meselâ, Amr şarâb içer; şarâb içmenin şer'î olan cezâsını Ahmed hakkında mı tatbik ederler? وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (En'âm, 6/164) ya'ni "Kimsenin günahını kimse yüklenmez" âyet-i kerîmesi mûcibince herkes kendi günâhının cezâsını kendi çeker. İnsan iradesini ancak mümkin olan işlerde sarf edeceği için "Acabâ, Musul şehrine mi gideyim veyâhud sihir yapmayı bilen Bâbil şehri ahâlîsinden sihir öğrenmek için oraya mı gideyim?" diye kendisinde bir tereddüd hâsıl olur.

419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!

Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrafını dolaş. Ya'ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabahatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir. Binâenaleyh gölge olan cezâ-nın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!

420. Zîrâ emîrin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.

[416] “Pâdâş”, ceza ve intikām. “Emîr”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zî-râ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta'yîn buyurduğu cezâ aslâ yan-lış olmaz. فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Enfal, 8/39) ya'ni “Muhakkak, Allâh Teâlâ kul-ların işlediği ameli görücüdür” âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhalefet eden hasmı görücüdür.

421. Vaktaki bal yedin, harâretin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücre-ti gece başkasına gelmez.

“Müzd-i rûz”, yevmiye ve gündelik ma'nâsınadır. Meselâ, bal yedin, ba-lın tab'ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi' bu ücret akşam olun-ca başkasına verilmez. İbâdet ve kabâhat dahi bu misâle mutâbıktır.

422. Nede cehd ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gel-medi?

Ya'ni, hangi bir hizmete sa'y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba'zı nüshalarda “bâ-tû ne-geşt" yerine "vâ tû negeşt" yazılmıştır. "Sana râci' olmadı" demek olur.

423. Senin fiilin ki, senin cânından ve cisminden doğar, senin evladın gibi senin eteğini tutar.

Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibaret olan netîcesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef'âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır. II. cildde 1406 ve V. cildde dahi 2211 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

424. Gaybda fiile sûret yaparlar. Hırsızlık fiiline bir dâr vurmazlar mı?

İnsandan sâdır olan her bir fiil için âlem-i gaybda bir sûret yaparlar ve o sûret o fiilin netîcesi olur. Nitekim bu âlem-i sûrette dahi fiillere münasib bir sûret yapmazlar mı? Ve meselâ hırsızlık fiiline münasib ve mukābil olmak üzere bir darağacı vaz' ederler ve hırsızları asarlar. Ma'lûmdur ki, وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا (Mâide, 5/38) ya'ni "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz!" âyet-i kerîmesine nazaran şerîatte hırsızların cezası ellerini kesmektir; ve “el kesmek"; zâhirde el kesmek demek olduğu gibi mecâzen hırsızların ellerini hırsızlıktan men' etmek ve kaldırmak ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerine musâdif olan hükümet-i Selçûkıyye devrinde hırsızların vücûdu kaldırılmak sûretiyle ellerinin kesildiği anlaşılmaktadır; ve zamânımızda ise habs edilerek cem'iyyet-i beşeriyyeden tecrîd edilmek sûretiyle elleri kesilmekte ve bu tedbîr ile hırsızların zâhirde elleri kesilmeksizin ve asılmak sûretiyle vücûdları kaldırılmaksızın ıslâhları ümîd edilmektedir. Fakat bu tedbîrin semere vermediği de emsâl-i kesîresiyle sâbit oluyor.

425. Dâr ne vakit hırsızlığa benzer? Fakat o gayb-dân olan Hudâ'nın tasvîridir.

Ya'ni, darağacı bu âlem-i sûrette hırsızlığın sûretine asla benzemez. Fakat gaybı bilici olan Hak Teâlâ hazretleri o fiile mukābil böyle bir darağacı sûretini tasvîr eder. Gayb biliciliğin ma'nâsı budur ki: Hırsızlık fenâ ve cem'iyyet-i beşeriyye için muzırr ve müz'ic bir fiildir. Fakat bu fiile karşı ne yapmalı ki, hem hırsız te'dîb olunsun ve hem de bu fenâ fiile niyet edenler niyetlerinden Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihar etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibaret olan netîcesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef'âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır. II. cildde 1406 ve V. cildde dahi 2211 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

426. Vaktaki zabıtanın kalbine "Adl için böyle sûret düz!” diye Hak ilhâm verdi;

"Şahne", şehrin muhafızı olan tâife demektir. Fârisîler hâ'nın sükûnuyla "şahneh" telaffuz ederler. Sarrâh'da şîn'ın kesriyle "şıhne" gösterilmiştir. Ya'ni, gayb bilici olan Hak Teâlâ "Adl için böyle darağacı sûreti tertib et!" diye hâkimin ve icrâ me'mûrlarının kalbine bir ilhâm verdi. Onlar da cem'iyyet-i beşeriyyeyi hırsızların şerrinden muhafaza için, başkalarına ibret olmak üzere ona böyle bir cezâ verdiler.

427. Nihayet sen âlim ve âdil olursun. Kazâ adli ve sezâyı nasıl münasib verir?

Ya'ni, ey hâkim! Nihâyet sen Hakk'ın ilhâmı ile hırsızlara verilecek cezâyı bilici ve o cezâyı tatbîk emrinde adâlet edici olursun. Böyle ilhâmı ile kullarını âlim ve âdil yapan Hak Teâlâ'nın kazâsı kulların fiillerine nasıl olur da münasebetsiz adli ve cezâyı verir? Bu mümkin mi?

428. Mâdemki hakim intihabında bunu yapar, bu hâkimlerin ahkemi nasıl yapar?

"Güzîn", mef'ûl ma'nâsında “intihâb edilmiş" ve fâil ma'nâsında "intihâb edici" demek olur (Burhân). "Ender-güzîn", "intihâb edici olmakta" ma'nâsınadır. Ya'ni, mâdemki dünyâ hâkimi intihâb edici olmakta böyle yapar ve kānûna muhâlif olan bir fiile mukābil ve âdilâne olan bir cezâyı hayâlinde tasvîr eder; ya bu hükmedicilerin en ziyâde hükmedicisi olan Hak Teâlâ hazretlerinin, emrine muhalefet edenler hakkında ne yapacağını tasavvur et!

429. Vaktāki arpa ekersin, arpanın gayrı bitmez. Karzı sen ettin, kimden rehin istersin?

Ey kimse! Arpa ekersen arpa biçersin. Binâenaleyh fenâ bir fiil işlersen onun cezâsı onun gibi bir fenâ bir şey olur. Nitekim âyet-i kerimede `وجزاء سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenânın cezâsı onun gibi fenâ bir şeydir" buyurulur. Meselâ, bir fenâlık yaptığın vakit, onun mukābili olan cezâ, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Zîrâ senin nefsin o cezâya merhûndur. Meselâ, emr-i ilâhîye muhâlif olarak içkiye mübtelâ oldun, kalb ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar akıbet, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nitekim âyet-i kerîmede `كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ` (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur" buyurulur.

430. Kendi cürmünü diğer bir kimse üzerine koyma! Kendi aklını ve kulağını bu cezâya koy!

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 416 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, başına bir felâket geldiği vakit, bunu kazâ-yı ilâhîden bilme; kendi kötü fiilinden bil! Zîrâ kazâ-yı ilâhî, birçok yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere, senin talebine müsteniden vâki' olur. Ezcümle, V. cildin 3116 numarasına müsâdif olan `بازگونه زین سخن کاهل شدی. منعکس ادراك و خاطر آمدی` [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde uzun tafsîlât verildi. Binâenaleyh sen kendi aklını ve kulağını fiiline terettüb edecek olan bu cezâya tut ve muhalefetten kork!

431. Cürmü kendi üzerine koy; zîrâ sen kendin ektin. Hakk'ın cezâsı ve adli ile sulh et!

Ya'ni, cürmü ve kabâhati kendi üzerine al ve kazâ-yı ilâhîye atfetme! Zîrâ sen istedin, Hak Teâlâ hazretleri dahi senin istediğini verdi. Binâenaleyh Hakk'ın senin aleyhinde hükmettiği cezâ ile ve hakkında tatbîk ettiği adâlet ile sulh et ve aslâ i'tirâz etme!

432. Rence sebeb fenâ yapmaklıktır. Fenâyı kendi fiilinden tanı, bahttan değil!

Ey kimse! Arpa ekersen arpa biçersin. Binâenaleyh fenâ bir fiil işlersen onun cezâsı onun gibi bir fenâ bir şey olur. Nitekim âyet-i kerimede `وجزاء سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenânın cezâsı onun gibi fenâ bir şeydir" buyurulur. Meselâ, bir fenâlık yaptığın vakit, onun mukābili olan cezâ, alacaklı gibi er geç senin yakana yapışır. Zîrâ senin nefsin o cezâya merhûndur. Meselâ, emr-i ilâhîye muhâlif olarak içkiye mübtelâ oldun, kalb ve mi'de ve bağırsak hastalıklarına borçlusun; ve bu alacaklılar senden senin nefsini rehin olarak isterler. Bunlar akıbet, alacaklılar gibi yakana yapışırlar ve sen de bunlara nefsini rehin vermiş olursun. Nitekim âyet-i kerîmede `كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ` (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kazandığı şeye merhûndur" buyurulur.

433. O bahta nazar gözü şaşı eder. Köpeği pislik mahalline mensûb ve tenbel eder.

"Baht"tan murâd, kişinin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır ve sırr-ı kader bu isti'dâda müsteniddir. "Ahvel", eğri gören, şaşı demektir. Ma'lûm olsun ki, hicâbât-ı cismâniyye içinde bulunan kimselerden sırr-ı kader mestûrdur; ve "sırr-ı kadere nazarın cismânîleri şaşı etmesi" budur ki: Bir cismânî kimse vücûd-i Hak muvâcehesinde kendi vücudunu da görür de der ki: Hak vardır, ben de varım ve eşyâ da vardır. Fakat benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı ne ise Hak o isti'dâda göre hükmetmiştir. Gerçi ehl-i hakikat nazarında vücûd-i Hak'tan gayrı bir vücûd yoktur. Zâhir olan eşyâ vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat merâtibinden başka bir şey değildir. Fakat her bir mertebesinde o vücûd-i hakîkînin bir hükmü vardır; ve bu âlem-i kesâfetteki hükmünü enbiyâ vâsıtasıyla âlem-i keserâta tebliğ etmiştir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyurur. Rubâî:

"Ey sâhib-i tahkik ve sıdk ve yakın sıfatında sıddîk olduğunu zannetmiş olan kimse! Vücûd-i hakîkînin her bir mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer bir merâtibin ahkâmını hıfz etmez isen zındıksın."

Binâenaleyh cismânî bir kimsenin kendi vücudunu isbât etmekle beraber, kendini vücûd-i mevhûmlarından kurtulan evliyâ mesâbesinde tutup, sırr-ı Ya'ni, ey sâlik, sûrî ve ma'nevî olan rence ve eleme sebeb, senin emr-i ilâhîye muhalefetindir ve fenâ hareketindir. Binâenaleyh başına bir fenâ hâl geldiği vakit bunu kendi fiilinden ve muhalefetinden anla! Yoksa, bu fenâlık benim bahtımın ve tâli'imin iktizâsıdır, deme! Ma'lum olsun ki, Hak tarafından emr-i i'tâ abdin istihkākı üzerine cereyan eder; ve abdin hâli neyi iktizâ ediyorsa Hak tarafından o verilir. Zîrâ inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Eğer abd Hakk'a münkād ise Hak dahi muvâfik-ı cezâ ile ona münkād olur. Ve eğer Hakk'a muhâlif ise ve abdin hâli de afvı iktizâ ediyorsa, Hak ona afvı ve mağfireti ile münkād olur. Ve eğer abdin isti'dâdı muâhezeyi taleb ederse Hak ona kahır ve intikām ile münkād olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbîdedir.

434. Ey delikanlı! Kendi nefsini müttehem kıl! Adlin cezasını az müttehem et!

"Az müttehem et!" ta'bîriyle kazâ-yı mübreme işâret buyurulur. Nitekim, I. cildin 1218 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'ni "Kazâ geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve 1257 numarasına müsâdif olan beyitte dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni "Kazâ-yı ilâ- hî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve V. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beytte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'ni "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de az- gın olur"] buyurulmuş idi. Zîrâ bu kazâ sırr-ı kadere müsteniddir ve sırr-ı ka- der ise meçhûldür. Bu kazâ-yı ilâhî kulun irâdesi ve tedbîri ile mündefi' ol- maz. Binâenaleyh bu husûsta abde lâzım olan hâl, sabretmek ve Hakk'a rü- cû' edip münâcât eylemektir.

435. Mertçe tövbe et ve yola baş getir! Zîrâ "Fe-men ya'mel miskāle zerra- tin yerah"dır.

Ey sâlik-i mübtedî! Dâimâ tövbe et ve Hakk'a yalvar ve Hak yoluna baş eğ! Zîrâ tövbe hayırlı bir ameldir; ve âyet-i kerîmede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (Zilzal, 99/7) ya'ni "Kim ki, bir zerre miskāli hayır işlerse, onun mükâfâtını görür" buyurulmuştur. Nitekim I. cildin 849 numaralı beytinde چونکه غم بینی تو استغفار كن. غم بامر خالق آمد کار کن [ya'ni "Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et! Gam, iş yapıcı olan Hâlık'ın emriyle geldi"] buyurulmuştur.

436. Nefsin füsununa az mağrûr ol! Zîrâ Hakk'ın güneşi bir zerreyi örtmez.

"Az mağrûr ol!" ta'bîriyle nefsin şerîat dâiresinde olan hakkına işâret buyurulur. Zîrâ nefsin hîlesi ve füsûnu meşrû' ve gayr-i meşrû' olan huzûzâta da şâmildir. Binâenaleyh tarîk-ı Hak sâliki nefsin meşrû' olan huzûzât hakkındaki hîle ve füsûnuna dahi az aldanmak ve mücâhede ve riyâzâta meyletmek lâzım gelir. Zîrâ sâlikin nefsi helâk edecek derecede hukûk-ı meşrûasından mahrûm etmek câiz değildir. Nitekim hadis-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rıfk ile muâmele et!" buyurulur. Ya'ni nefsin seni huzûzât-ı meşrûaya ve mubâhâta meyil ettirmek üzere vâki' olan efsûnuna ve hîlesine az aldan ki, o nefis, hîlesi ve efsûnu ile meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzâta sevk eder; ve seni sevk ettiği huzûzâtın azı meşrû' ve çoğu gayr-i meşrû' olur. Zîrâ Hakk'ın vücûd-i hakîkîsinin güneşi zerrât-ı eşyayı örtmez, ızhâr eder. Binâenaleyh senin hayırlı ve şerli amellerinin zerreleri o vücûd-i hakîkîde zahir olur.

437. Ey müfîd! Bu cisme mensûb olan zerreler, bu cismânî güneşin önünde zâhirdir.

Ey fâide alıcı! Nitekim cismânî olan zerreler sûrî güneşin huzemât-ı ziyâiyyesi içinde zahir olur. İşte bunun gibi senin zerrât-ı a'mâlin dahi o vücûd-i hakîkî güneşi içinde böylece zahir olur. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Âl-i İmrân, 3/5) ya'ni “Allâh Teâlâ'ya yerde ve gökte gizli bir şey yoktur" buyurulur.

438. Havâtır ve iftikâr zerreleri hakāyık güneşinin önünde aşikâr olur.

"Hakāyık"tan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir. "Güneş"ten murâd, vücûd-i hakîkî-yi Hak'tır. Ya'ni, yalnız zahir olan zerrât-ı a'mâl değil, henüz efâl ve a'mâl ile zâhir olmamış olan havâtır ve fikir zerreleri dahi hakāyık güneşi olan Hak Teâlâ'nın huzûrunda zâhirdir. Nitekim sûre-i Mülk'te وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أوْ اجْهَرُوا به إنه عليم بذات الصدور (Mülk, 67/13) ya'ni "Sözünüzü ister gizleyin, ister âşíkar edin; Allâh Teâlâ kalblerde olan havâtırı ve efkârı bilir" buyurulur.

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lâle demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, zîrâ bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku götürdü. Amma tamâm koku götürmedi ve onun hîlesine aldandı. Zîrâ evvelki idrâkte bir kātı' tutmadı. İkinci mekrin idrâkinde bir kātı' tuttu ve o hırs ve tama'dır. Hususiyle fart-ı hâcet ve fakr indinde Nebî (a.s.) "Fakr küfür olmaya yakındır" buyurdu

"Avcı'dan murâd, şeyh-i müzevvirdir. "Gül ve lâle destesi"nden murâd, ehl-i zühd ve takvânın tâcı ve libâsıdır. "Kuşlar"dan murâd, tâlib-i Hak olan sâliklerdir. Bunlar iki tâifedir. Bir kısmı âkıl ve zekî ve diğeri sâde-dildir. Sâ-de-dil kimseler o libâs-ı zâhirîyi görüp hemen onun tuzağına tutulurlar; ve zekî

O avcının hikâyesidir ki, kendisini ota sarmış idi ve kuşlar onu ot zannetmeleri için gül ve lâle demetini kendi başı üzerine çekmiş idi; ve o zeyrek kuş "Bu bir adamdır, zîrâ bu şekil üzerine ot görmemişimdir" diye biraz koku götürdü. Amma tamâm koku götürmedi ve onun hîlesine aldandı. Zîrâ evvelki idrâkte bir kātı' tutmadı. İkinci mekrin idrâkinde bir kātı' tuttu ve o hırs ve tama'dır. Hususiyle fart-ı hâcet ve fakr indinde Nebî (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" buyurdu

"Avcı”dan murâd, şeyh-i müzevvirdir. "Gül ve lâle destesi"nden murâd, ehl-i zühd ve takvânın tâcı ve libâsıdır. "Kuşlar"dan murâd, tâlib-i Hak olan sâliklerdir. Bunlar iki tâifedir. Bir kısmı âkıl ve zekî ve diğeri sâde-dildir. Sâ-de-dil kimseler o libâs-ı zâhirîyi görüp hemen onun tuzağına tutulurlar; ve zekî kimseler onun nefsânî bir kimse olduğu kokusunu alır iseler de tamâ-mıyla fark edemezler ve onun hîlesine aldanırlar. Bu zekî kimseler "Bu kim-se acabâ, kâmil mi, değil mi?"diye vâki' olan ilk idrâklerinde kat'î hükmü veremezler. Fakat şeyh-i müzevvir onlara menâfi'-i dünyeviyye ve nefsâ-niyyeyi gösterdiği vakit, ona intisâb için hükm-i kat'îlerini verirler. Onlar bu şeyh-i müzevvirin bu ikinci mekri ve hîlesi üzerine idrâklerinde bir kātı' tut-mazlar. O kātı' dahi onların hırsı ve tama'ıdır. Husûsiyle o kimselerin son derece fakrı ve ihtiyacı olursa o şeyh-i müzevvirin "Bizim tekkeye gel! Bol bol ye, iç ve râhat et!" diye vâki' olan teklifini derhal kabûl eder ve işin so-nunu düşünemez. Zîrâ Nebî (a.s.) "كاد الفقر ان يكون كفراً" ya'ni "Fakr küfür ol-maya karîbdir" buyurmuştur. Binâenaleyh fart-ı ihtiyac ve fakr birçok velî ve âkıl kimseleri sıfât-ı nefsâniyye ve iğvâât-ı şeytâniyye tuzaklarına düşü-rür; ve bu müzevvir şeyhler hakkında bu beyti söyleyen, ne güzel söylemiş-tir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan ya'ni eşekten, ya'yı da Yezîd'den topladılar "şeyh" lafzı zuhûra geldi.

439. Bir kuş çimenzâr ortasına gitmiş idi. Orada av için tuzak var idi.

"Mergzâr", yeşillik ve çimenzâr ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt).

440. Yer üzerine birkaç tâne koymuş ve o avcı orada pusuda oturmuş idi.

441. Bîçâre av yoldan düşmek için kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

Zavallı av, kendi yolundan tuzağa düşmek için, o avcı kendisini yaprak ve ot içine sarmış idi.

442. Tanımamazlıktan dolayı kuşcağız o tarafa geldi; sonra bir tavaf etti; adamın önüne koştu.

443. Dedi: "Bu vahşiler arasında sahrâda yeşil giyici olarak sen kimsin?"

444. Dedi: "Munkatı' olan zâhid adamım. Buradan yaprak ve ot ile intifa' ediciyim!"

"Munkatı'", münzevî ve adamlardan bir köşeye çekilici, demek olur. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' باگیاه با حشيشي مقتنع sûretindedir. Ya'ni "Ot ve nebât ile kanâat ediciyim" demek olur.

445. "Zühd ve takvâyı dîn ve mezheb ihtiyar ettim. Zîrâ ki önümde eceli gördüm."

Bu sözler, sâliki avlamak için şeyh-i müzevvirin efsûnları ve hîleleridir. Hakîkatte doğru sözlerdir. Fakat o müzevvir şeyhin hâli değildir.

Şîn'ı şeytandan, hâ'yı hardan ya'ni eşekten, ya'yı da Yezîd'den topladılar "şeyh" lafzı zuhûra geldi.

446. Komşunun ölümü bana nasihat edici olmuştur. Benim kazancımı ve dükkânımı birbirine vurmuştur.

Bu beyt-i şerîfte كفا بالموت واعظا ya'ni "Nasîhat olarak ölüm kifayet eder" ve موت الجار كفا بك واعظا ya'ni "Komşunun ölümü nasîhat olarak sana yeter!" hadîs-i şerîflerine işaret buyurulur.

447. Mâdemki, sonunda fert kalacağım, her erkek ve kadın ile ülfet etmek gerekmez!

448. "Nihayet mezâra teveccüh edeceğim. O iyi gelir ki, Ahad ile ülfet edeyim!"

"Mâdemki, sonunda bu âlem-i keserâttan ayrılıp tek başıma kalacağım ve mezâra gideceğim, halk ile ülfet etmekten ise, Hak ile ülfet etmek daha iyidir!" "Lahd", kabir demektir. Burada vezin için hâ'nın harekesiyle “lahad" buyurulmuştur.

449. Ey sanem! Mâdemki, çeneyi bağlayacaklar, o iyi gelir ki, pek az çene çalayım.

"Zenah", çene; "zenah-zeden", masal ve kıssa söylemek, fâidesiz ve ma'nâsız söz söylemek ve övünmekten kinâyedir (Burhân). "Sanem"den murâd, cismânî kimsedir. Ya'ni, ey cismânî kimse! Mâdemki, öldüğüm vakit usûl-i vecih ile çenemi bağlayacaklardır, ölmezden evvel az çene çalayım ve beyhûde ve ma'nâsız sözlerden vazgeçeyim!

450. Ey sırmalı libası ve kemeri öğrenmiş olan! Nihayet, senin libasın dikilme- [446] miştir.

Ey hayâtında sırmalı esvablar giymeyi ve kemer bağlamayı öğrenmiş olan kimse! Senin son giyeceğin, ya'ni öldüğün vakit giyeceğin libâs dikilmemiş bez parçasından ibaret kefendir.

451. Toprağa teveccüh edelim ki, ondan bitmişiz. Gönlü niçin vefâsızlara bağlamışız?

Bizim bu cisimlerimiz topraktan peyda olduğu için, yine toprağa teveccüh edelim ve ölüm hâlimizi düşünelim. Binâenaleyh bize vefâsı olmayanlara kalblerimizi bağlayıp muhabbet etmeyelim!

452. Kadîmî ceddimiz ve akrabamız dört tabîattir. Biz âriyet akrabaya tama' bağladık.

Azîz Nesefî hazretleri Ma'rifet-i İnsân risâlesinde buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, toprak, su, hava ve ateş ümmehâttırlar; ve her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve her birinin ma'nâsı nûrdur; ve her birinin sûretine "anâsır" derler; ve her birinin ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört anâsır ve dört tabîat olur; ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o "mizâc"tır; ve mizâcı imtizâctan almışlardır. Vaktâki bu mukaddemâtı öğrendin ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki, ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit, elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını da karıştırmış olurlar. Her dördün sûretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peydâ olur: Ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhta ve hem de cisimde olur. Ümmehât, yekdiğeriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır ve tabâyi'" derler. Ve yekdiğerine karıştıkları vakit, "mizâc" peyda olur: "Cisim" ve "rûh" derler. Vaktâki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin, şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki, merâtibde zahir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Cism-i cemâd ve cism-i nebât ve cism-i hayvân. İşte bu rûhtur ki, merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-ı cemâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân. Ve insan envâ'-ı hayvandan bir nevi'dir; ve işte hakîkat-i mizâc budur ve işte hakîkat-i cism budur ve işte hakîkat-i rûh budur ki, söylendi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûttendir ve cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki, rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil." İmdi Azîz Nesefî hazretlerinin bu

îzâhâtı bu beyt-i şerîfin şerhi makāmında olduğundan başka söz ilavesine hâcet yoktur.

453. Cisim-i Adem'i senelerce hem-sohbetliği ve hem-demliği anâsır ile tuttu.

Ya'ni, Adem'in cismi anâsır ve tabâyi' arasında olup onlar ile hem-sohbet ve hem-dem idi. Nitekim bu bâbtaki beyânât IV. cildin 3622 ilâ 3633 beyitlerinde ve III. cildin 3887 numaralı beyti ile onu takîb eden beyitlerde geçti.

454. Onun ruhu ise nüfustan ve ukūldandır. Rûh kendi asılları için imtina' etmiştir.

“Nükûl", i'râz ve imtina' demektir. “Ukül" ve "nüfûs"dan murâd, mücerredâttan olan ervâh-ı melekiyyedir. Nitekim yukarıda 154 numaralı beyitte [ya'ni "O melekler hep akıl ve cân idiler ilh..."] آن ملايك جمله عقل و جان بدند... الخ buyurulmuş idi. Rûh dahi âlem-i mücerredâttan olduğu için bunlar rûhun asıllarıdır. İmdi rûh, âlem-i mücerredâttan olduğu hâlde cisme taalluku hasebiyle bu cismin ahkâmında müstağrak olup kendi asıllarından i'râz etmiştir.

455. Pür-safâ olan ukülden ve nüfûsdan câna nâme gelir. Der ki: "Ey vefâsız!"

Saf ve pâk olan ukülden ve nüfûsdan, ya'ni ervâh-ı melekiyyeden rûh-ı insânîye nâme gelir de der ki: "Ey vefâsız!"

456. "Beş günlük dostçağızları buldun, yüzü eski dostlardan çevirdin!"

“Beş günlük dostçağızlar"dan murâd, tabâyi' ve anâsırdır. Ya'ni, "Ey rûh-ı insânî senin cismini teşkîl eden ve birkaç günlük dostçağızlardan ibaret bulunan tabâyi' ve anâsırı buldun, yüzünü âlem-i mücerredât ehlinden ve senin eski dostlarından çevirdin!"

457. Gerçi, çocuklar oyunda hoşturlar; gece onları çekici ev tarafına çekerler.

Gerçi, çocuklar evlerinin haricinde diğer çocuklar ile beraber oynadıkları oyunda hoşturlar ve zevk içindedirler. Fakat, akşam olunca onların ebeveyni ve taallukātı onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, ehl-i dün- yâ dahi oyundan ibaret olan hayât-ı dünyeviyyelerinde zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin karârgâh-ı aslîsi olan âhirete çekerler.

458. Küçük çocuk oyun vakti çaylak oldu. Hırsız ansızın esvabını ve pabucunu götürdü.

Meselâ, küçük çocuk sokakta oyuna daldı ve vücûdu harâretlenip elbisesini çıkardı ve bir yere koydu. Sonra da hırsız gelip ansızın, çocuğun meşgüliyeti esnasında esvabını ve ayakkabısını çalıp götürdü.

459. Öyle harâretle oyuna düştü ki, o külâh ve gömlek onun hatırından gitti.

460. Gece oldu; onun oyunu mededsiz oldu. Yüzü yoktur ki, ev tarafına gitsin. [456]

Bu beyitler ehl-i dünyâ ahvâlinin misâlidir. "Libâs"tan murâd, libâs-ı şerîat ve takvâ ve "ayakkabı"dan murâd, sıdk ve ihlâstır ki, rûhun evi olan âhirete bu libâs-ı takvâ ve sıdk u ihlâs pabucu ile gidilir. Oyundan ibaret olan dünyâ umûruna dalanlar ise libâs-ı şerîat ve takvâyı ve sıdk u ihlâs pabucunu çıkarıp, kemâl-i harâretle mal ve mülk cem'ine sa'y ederler. Vaktâki ömür âhir olup akşam olur ve dâr-ı âhirete avdet etmek zamânı gelir, bu boş oyunun aslâ fâidesi olmaz ve âhiret tarafına gidecek yüzü de kalmaz.

461. "Dünya ancak oyundur!"u işittin mi? Yükü havaya verdik, korkucu olduk.

Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَلَهْوٌ (Hadid, 57/20) ya'ni “Dünyâ hayâtı ancak oyundur ve boş meşgaledir!" âyet-i kerîmesini işitmedin mi ki, sana yükletilen emânât-i ilâhiyye yükünü havaya verdin ve zâyi' ettin ve sonra da bu yükün hesabını verememek korkusuna düştün. Ve dâr-ı âhiret ve hayât-i dünyeviyye hakkındaki îzâhât V. cildin 3586 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-ı şerîfte geçti.

462. Ondan evvelki gece olur ki, elbiseyi ara. Gündüzü dedikodu içinde zâyi' etme.

taallukātı onları o zevklerinden ayırıp ev tarafına çekerler. Bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi oyundan ibaret olan hayât-ı dünyeviyyelerinde zevk içindedirler, fakat ölüm geldiği vakit onları kendilerinin karârgâh-ı aslîsi olan âhirete çekerler.

463. Ben sahrada bir halvet ihtiyâr etmişim. Ben halkı elbise hırsızı görmüşüm.

Ya'ni, avcı kuşa dedi ki: "Ben yukarıda îzâh olunan sebeblerden dolayı halk arasından kaçıp sahrâda bir halvet ihtiyâr ettim. Zîrâ ben halkı şerîat ve takvâ libâsının hırsızı gördüm."

464. Ömrün yarısı gönül alıcıdan, ömrün yarısı düşmanların gussasından gitti.

"Ömrün yarısı gönül alıcı olan dostların arzusundan ve muhabbetinden ve yarısı da düşmanlardan gelecek olan fenâlıkların gussasından ve gamından geçti."

465. Cübbeyi o götürdü ve külâhı da bu götürdü. Biz küçük çocuk gibi oyunun garkı olmuşuz!

"Şerîat ve takvâ libâsını ve cübbesini o dostlar kaptı ve ahlâk-ı hasene külâhını da bu düşmanlar kaptı. Biz ise küçük çocuklar gibi oyunda müstağrak olmuşuz. Cübbenin ve külâhın gittiğinin farkında değiliz!"

466. İşte ecel akşamı vakti yakın oldu. Bu oyunu bırak! Sana kifayet eder. Avdet etme!

"Bessü", bâ'nın fethi sîn-i müşeddedenin zammı ile “hasbü" ma'nâsınadır, "yetişir ve kifayet eder" demektir. "Bessüke"de "kâf", kâf-ı hitâb olur. Ya'ni, ey kimse! İşte ömrün nihâyetine erdi ve ecel akşamı geldi. Bu boş oyunu bırak! Şimdiye kadar oynadığın oyun sana kifayet eder. Artık bu oyuna avdet etme!.

467. Agah ol! Tövbeye süvar ol! Hırsıza yetiş. Elbiseni hırsızdan yine geri al!

Âgâh ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Tak-vâ libâsını dostlardan ve ahlâk-ı hamîdiyye külâhını da düşmanlardan geri al ve onlardan munkatı' olup hulûs ile Hakk'a teveccüh et!

468. Tövbe merkebi acaib merkebdir. Bir lahzada aşağıdan felek üzerine koşar.

Tövbe merkebi acâib bir merkebdir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden günâhı olmayan kimse gibidir" buyurmuşlardır. Mâdemki, tövbe sebebiyle hiçbir günahın kalmamıştır, bu merkeb-i tövbe seni âlem-i esfelden bir lahzada âlem-i bâlâya koşturup çıkarır.

469. Fakat merkebi hifz et ondan ki, o senin libâsını gizli çaldı.

Fakat bu tövbe merkebini iyi sakla ki, o senin gizlice libâs-i takvânı çalan hırsızlar, senin bu merkebini de çalmasın ve ettiğin tövbeyi bozdurmasın. Zî-râ ehl-i hevâ olan dostlar insanı kendi gidişlerine uydurmak isterler.

470. Tâ ki, senin merkebini de çalmasın! Dembedem sen bu merkebi hifz et! [466]

Seni muhalif-i emr-i ilâhî bir fiil ve harekete dâvet edenlere uyma! Tövbe-ni tahattur et ve bu tövbeyi bozmamaya çalış! Âgâh ol ve tövbe merkebine bin! Dost ve düşman hırsızlarına yetiş! Tak-vâ libâsını dostlardan ve ahlâk-ı hamîdiyye külâhını da düşmanlardan geri al ve onlardan munkatı' olup hulûs ile Hakk'a teveccüh et!