Haleb Şîası'nın ta'nı için o şairin nükte söylemesi
17. bölüm / 53 · 5257 kelime · ~27 dk okuma
809. Dedi: "Evet, fakat Yezîd'in devri hani? Bu gam ne vakit olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"
Şair cevâben dedi: "Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki vak'a-i elîmesi Nûh (a.s.)ın tûfânından daha meşhûr olduğu ve târîh-i İslâm sahîfelerinde bunun uzun uzadıya tafsîlâtı bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in devr-i mel'aneti nerede? Bu gam mü'minlere vâki' olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç vâsıl oldu? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."
810. Körlerin gözü o hasareti gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.
"Körlerin gözü bile Ehl-i beyt-i Resûlullâh'a karşı yapılan o hasâreti ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti."
811. Siz şimdiye kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi mâtemden elbisenizi yırtarsınız?
"Azzâ", musîbete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, tahfif ile "azâ" dahi okunur. Ya'ni, "Siz Muharrem'in 10 una ve aşûre gününe kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissetiniz de böyle mâtemden ve musîbetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryâd edersiniz?"
812. Binâenaleyh ey uyumuşlar! Kendi üzerinize mâtem yapınız! Zîrâ ki bu ağır uyku fenâ bir şeydir.
"Binâenaleyh ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan gâfiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin hazretleri ve sâir sulehâ-yı ümmet şehîd oldu!" diye feryâd edeceğinize kendinizin fenâ bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!"
813. Sultânî olan rûh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?
Tercüme, "sultânî"de "yâ" nisbet için ve "sultânî", rûhun sıfatı olduğuna göre yapılmıştır. Bu sûretle beyt-i şerîfin ma'nâsında umûmiyet olur. Eğer "yâ" vahdet için ve "sultânî" muzâfun-ileyh olursa tercüme "Bir sultânın rûhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsında husûsiyet olur, İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı âlîleri murâd buyurulur. Ya'ni, "Rûh-ı sultânî veyâhud bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve âlem-i letâfete uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"
814. Mâdemki onlar dînin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sürür vakti oldu!
"Mâdemki rûh-ı sultânî sâhibleri olan zevât-i kirâm dînin ve âlem-i âhiretin sultânı ve şâhı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sürür vakti olur." Nitekim Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menâkıbda şöyle buyurur: "Pâdişâh -Sultân Alâüddîn-i Selçûkî- ekser-i vakitlerde Sultânu'l-ulemâ hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifâde buyurur idi; ve zât-ı saâdet-penâhîlerine irâdet-i küllî ile müteveccih idi. Mevlânâ Sultânu'l-ulemâ efendimiz dahi ekser-i evkätte nezd-i sultânı teşrîf buyurup taht üzerinde beraber otururlar idi; ve hitâb ettikleri vakit "Melik!" diye hitâb buyururlar idi. Menküldür ki, bir def'a buyurdular: "Melik, ben pâdişâhım. Sen de pâdişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça bâkîdir. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları beyt-i âtî bu makāmdandır: Nazmen tercüme: "Ben o tâbûta giden şâh değilim, tahtından; "Hâlidîne ebedâ!"dır, rakam-ı menşûrum."
815. Devlet şadurvânının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar.
"Şâdurvân", büyük perde, pâdişâh otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve binâ kubbelerinin altı ma'nâlarınadır (Burhân). "Künde", mücrimlerin ayaklarına bağladıkları bukağı. Ya'ni, "Rûh-ı sultânî sâhibleri devletin ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kurbuna ve "mak'ad-i sıdk"a koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini rûh-ı latîflerinden kopararak bu cismâniyet zindanına fırlatıp attılar."
816. Eğer sen onlardan bir zerre âgâh isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet gü-nüdür.
Ey kimse! Eğer sen ma'nevî sultânların ahvâlinden bir zerre âgâh isen onlar hakkında vâki' olan tabîî ölüm ve şehîdlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günü olduğunu bilir ve mâtem tutmaya lüzüm görmezsin. "Geş", letâfet ve güzellik ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' روز عیش است و گهی شاهنشهی vaki'dir; "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.
817. Ve eğer âgâh değil isen git, kendi üzerine ağla! Zîrâ ki naklin ve mah-şerin inkârındasın.
Ve eğer rûh-ı sultânînin cisimden alâkasını kestikten sonraki hâline bir zerre âgâh değil isen git, kendi hâline ağla ve mâtem tut! Zîrâ rûhun âlem-i bekāya intikālini ve mahşerin vukūunu bu gibi ma'nevî sultânların intikälle-rine ağlamak ve mâtem tutmak sûretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabîî ölümlerini ve mertebe-i şehadeti ihrâz etmelerini fenâ görüyorsun. Halbuki o sultânlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.A.v.) efendimizin lisânından kendilerini şehîd edeceği mekşûf olan Ibn Mülcem'e hitâben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu müteâkıb olan beyit-lerde şöyle buyurulmuş idi: Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin âhirette şefi'in benim! Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim indimde bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu." Ve kezâ Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerinin intikālleri hakkında bir gazel-i latîflerinde şöyle buyururlar: "Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve "Yazık, yazık!" deme! Şeytânın ayranına düşersen yazık olan o olur. Benim cenâzemi gördüğün vakit "Firâk, firâk!" deme! Benim için mülâkāt-ı visâl o zaman olur."
818. Senin harab olan kalbin ve dînin üzerine nevha et ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor..
Ya'ni, ey kimse! Sen her ne kadar lisânen ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti ve ölümden sonra hayâtı ikrâr etmekte isen de ölene ağlamak ve mâtem tutmak bu ikrâr-ı lisânını fiilen tekzîb etmektedir. Bu hâl kalbinin ve dîninin harâblığını gösterir. Binâenaleyh ona buna ağlayacağına kendi dîninin ve kalbinin harâblığına ağla! Zîrâ sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan peydâ olan cisimdir. Rûhun toprak ile ne alâkası vardır? Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında şöyle buyururlar: "Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve öper. Ya'ni "O yüzüğü burada, burada zâyi' ettim" der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıb ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret izhâr eyledi. Eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezârın içinde otursa dîvâne olmak havfi vardır. Sûret durağından ve kokmuş kalıbdan rûhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı. Tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabrden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola!"
819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül tevdî' edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesûr olmaz? "Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün muîn-i visâl-i ilâhî olması- na işâret buyurulur. "Dil-sipâr", vasf-ı terkîbî olup "gönlü ölüme teslîm edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismâniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demek olur. Ya'ni, ey kimse! Eğer senin kalbi- nin gözü hayât-ı uhreviyyeyi görüyor ise niçin ölümü muîn-i visâl-i ilâhî bi- lerek ve kendini ölüme teslim ederek ve gözü bu hayât-ı dünyeviyyeden do- yup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?
820. Yüzünde din meyinden ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise sahî olan kef nerde?
"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" ma'nâsına da gelir. Zîrâ bu kelime "fer" ile "ruh"dan mürekkebdir (Burhân). "Kef", "el, avuç" ma'nâsına geldiği gibi "köpük" ma'nâsına da gelir. Burada "el" ma'nâsı zâhir ve "köpük" ma'nâsı mermûz ve bâtındır. Ya'ni, eğer sen rûh- tan zerre kadar âgâh oldun ise yüzünde dîn şarabından mübâreklik ve par- laklık hâsıl olmak lâzım idi. O mübâreklik sende nerede? Ve eğer rûhtan âgâh oldun ve rûhun gözüyle vücûd-i hakîkî deryâsını gördün ise, bu cismâ- niyete karşı cömert el nerededir ki, o vücûd-ı hakîkî müvâcehesinde o cismi ve cismâniyeti ibzâl edesin! Mermûz olan ma'nâ budur ki: Eğer sen deryâ- yı vücûdu gördün ve ayn-ı deryâ oldun ise cûş ü hurûş edip bol köpük saç- man ve sıfât-ı Hak ile zahir olman nerede?
821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Husûsiyle o kimse ki, o der- yayı ve bulutu gördü.
"Irmak"tan murâd, tecellî-i rûhânî ve "deryâ"dan murâd, tecellî-i rahmâ- nî ve "mîğ" ya'ni "bulut"tan murâd, sıfât-ı Hak ve "su"dan murâd, bezl ü atâ olduğu anlaşılır. Ya'ni, tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse halktan bezl ü atâyı esirgemez. Hele tecellî-i rahmânîyye nâil olup vücûd-i hakîkîyi idrâk eden ve bilcümle eşyâda sıfât-ı Hakk'ı müşâhede eden kimsede bezl ü atâ husûsunda aslâ buhl ve hasîslik olmaz.
Hakk'ın rezzâklığı ve onun rahmet hazînelerini görmeyen harîs adamın bir karıncaya teşbîhidir ki, büyük saman harmanında bir buğday tânesine sa'y eder ve hücûm eder ve titrer ve ta'cîl ile çeker; o harmanın genişliğini göremez
822. Karınca tâne üzerine o sebeble titreyici olur ki, latîf harmanlardan kör olur.
"Amyân", amâ sahibi ya'ni "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Kannca"dan murâd, harîs adamdır ki, Hak Teâlâ'nın sûre-i Hicr'de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur ve o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu hazînelerinden kördür ve gâfildir. Bu sebeble o karınca mesâbesinde olan adam o hazîneden gelen bir tâne üzerine bahîl ve titreyici olur.
823. O tâneyi hırs ve korku ile çeker; zîrâ öyle bir azîm yığını görmez.
"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığını (Burhân). Ya'ni, karınca mesâbesinde olan o kimse o eline geçen tâneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Zîrâ körlüğünden dolayı öyle bir azîm buğday yığınını ve hazîne-i ilâhîyi göremez.
824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde ma'dûm olan bir şeydir."
Harman sâhibi, ya'ni Hak Teâlâ hazretleri buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey bîçâre adam! Ma'dûm ve hiç olan bir şey körlükten dolayı senin indinde kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazînemin vüs'atine nazaran senin eline
825. Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!
"Ey şuûru ve idrâki nâkıs olan kimse! Sen bizim atâ ve ihsânımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen tâneyi görmüşsün ki, o hiç olan tâneye cân ile dört el ile sarılmışsın!"
826. Ey sûrette zerre olan! Keyvan'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!
"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Ehl-i hey'etin tedkîkātına nazaran küre-i Arz'dan 750 def'a daha büyüktür. Ya'ni, ey sûrette ve cisimde yıldızların ve arzın cesâmetine nazaran zerre olan insân! Üzerinde yaşadığın arzdan 750 def'a daha büyük olan Zühal seyyâresini gör! Nitekim sûre-i Mü'min'de لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halk-ı cismânîleri elbette nâsın halk-ı cismânîlerinden daha büyüktür ve fakat nâsın çoğu bilmezler!" buyurulur. Binâenaleyh ey insân! Bir def'a kendinin cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Arz'ın ve Arz'dan daha büyük olan Zühal'in cismâniyetine bak! Eğer bir nisbet yaparsan sen bu Arz üzerinde gezen topal bir karıncasın. İmdi hırs ile yapıştığın tâneyi bırak da, git sana ve Arz'a ve Zühal'e vücûd bahşeden Süleymân'ı ya'ni Hak Teâlâ hazretlerini gör! Ve onun Hâlık ve Rezzâk olduğuna i'timâd et!
827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer cânı görmüş isen cisimden kurtulursun.
Ey kimse! Sen bu cisimden ibâret değilsin; sen kâinâtın hakäyıkını görmeye müstaid olan gözsün! Eğer kalbinin ve bâtınının gözü ile cânı gördün ise bu zâhir gözü ile cismi ve cismâniyeti görmekten kurtulursun. Ba'zı nüshalarda birinci mısra تونه این چشم بل آن دیده sûretindedir. Ya'ni "Sen bu zâhir gözünden ibâret değilsin. Belki hakäyık-ı eşyayı görmeye müstaid olan gözsün!" demek olur.
828. Ademî gözdür; bâkîsi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüştür o o şeydir.
Ya'ni, insan gözden ve görmekten ibârettir. Bu görüş insanın şuûrunun ve idrâkinin nûrudur ve bâkîsi et ve deriden ibârettir. Bu şuûr ve idrâk nûru ondan kalkarsa cemâddan ibâret kalır. İnsanın bu nûr-ı şuûr ile ve bâtın gözüyle gördüğü bir şey hakîkatte bir şeydir. Zâhir nûruyla gördüğü şey ise cisim ve cismâniyetten ibaret olup hakîkatte hiçbir şey değildir ve asla kıymeti yoktur. Binâenaleyh insanın gözü her neyi görmüş ise o göz o şeyden ibârettir. Ya'ni insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismâniyeti görüyor ise onun gözünün kıymeti dahi bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismâniyette mütecellî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görüyor ise bu gözün ve bu nûr sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve i'tibârı kadardır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "gûşt" yerine "lahm" vâki'dir. Aynı ma'nâyı ifade eder. Bu beyt-i şerîfin nazîri I. cildin 1430 numarasına musâdif olan آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست [ya'ni "İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur"] beyt-i şerîfidir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de insan hakkında şöyle buyururlar: فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Ya'ni "İmdi bu mezkûr insan ve halîfe tesmiye olundu. Onun insanlığına gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakäyıkın hepsini hasredici olduğundan dolayıdır; ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu. Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti." Bu beyânâtın îzâhâtı fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte münderiçtir.
829. Küpün gözü derya tarafına açılmış olduğu vakit bir küp dağı nemden gark eder.
"Küp"ten murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi; "deniz"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve "dağ"dan murâd, Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbı. Ya'ni, meselâ zâhirde bir küpün içine denizin ittisâli olup denizden dâimâ ona su gelirse, o küp bir koca dağı suya gark eder. Bunun gibi insân-ı kâmilin zaîf olan cismine vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsından kuvvet ve imdâd gelirse, dağ gibi kavî olan Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbını mağlûb eder.
830. Vaktaki küpün canından deryaya yol oldu, küp Ceyhun'a galebe getirir.
[814] "Üştülüm" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "galebe" demektir (Burhân). "Ceyhun"dan murâd, ulûm-i akliyye ve istidlâliyye erbâbıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfi varlık deryâsı olan Hak tarafına yol bulduğu vakit o insân-ı kâmil ulûm-i akliyye ve istidlâliyyesini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan ulûm-i zâhire erbâbına da galebe çalar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bu hâli bir kasîdesinin beytinde remz ile beyân etmiştir: Beyt:
Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.
Ya'ni bir sinek gibi zayıf görünen bir dervîş bir kartal gibi saldırıcı ve bahsedici olan bir âlim-i zâhirîyi bahsinde mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmî ve hakîr bir dervîş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.
831. O sebebden "Kul!" güfte-i derya olur, her neyi ki, nutk-i Ahmedî söyleyici oldu;
Ya'ni, denizden su alan küp mesâbesindeki insân-ı kâmil cisminin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsına ittisâli sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de cism-i Nebevî'nin lisânıyla vârid olan قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ (İhlâs, 112/1) [ya'ni "De ki: O Allah ahaddır"], قُلْ يَا عِبَادِيَ (Zümer, 39/10, 53) [ya'ni "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni "De ki: Geliniz"] ve emsâli âyât-i kerîme deryânın güftesi ve kelâmı oldu. Nitekim IV. cildin 2115 numarasına müsâdif olan beytinde گَر چِه قُرْآن اَز لَبِ پَیغَمْبَر اَسْت. هَرْ کِه گُویَد حَق نَگُفْت او کَافِرَاسْت ya'ni "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyurulmuş idi; ve kezâ Ahmed (a.s.)a mensûb olan nutuk, her neyi söyleyici olursa.
832. Onun kelâmı hep denizin incisi oldu. Zîrâ onun kalbinin deryaya nüfuzu oldu.
Ya'ni, onun kelâmı ve ahâdîs-i şerîfesi hep o vücûd-i vâhid-i Hak deryâsının incisi ve hakāyık ve maârifi olur. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Zîrâ o hazretin kalb-i şerîfinin o deryâ-yı vücûd-i hakîkîye nüfüzu vardır. Fârisî'de "dâl" harfinin "zâl" harfine kalbi lisân-ı Fârisî'de kāideden olduğundan "nüfüz" kelimesine kāfiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" telaffuz olunur.
833. Mâdemki deryânın vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta deryâ olması ne acibdir!
"Vergi"den ve "atâ"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve hakāik ve maârif-i ilâhiyyedir. "Derya"dan murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak, "küp"ten murâd, vücûd-i mukayyed olan cisimdir. "Balık"tan murâd, esmâ ve sıfatıyla âlem-i kevnde zâhir olan vücûd-i hakîkî deryâsında vücûd-i mukayyed ile yüzen ârif-billâhtır. Bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz sâliklerin gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için buyururlar ki: Mâdemki deryâ-yı vücûdun dâdı ve atâsı olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye biz âriflerin vücûdât-i mukayyedemizden zâhir oluyor, binâenaleyh o deryâda yüzen bir balıktan bir ârif-billâhta deryânın kendisi olmasına taaccüb olunur mu? Ba'zı nüshalarda "der mâhî" yerine "ver mâhî" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ "Eğer bir balık deryâ olursa taaccüb olunur mu?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti cihetine işaret buyurulmuş olur. Ve vücûdât-i mukayyede vücûd-i hakîkînin "ayn"ı veyâ gayrı olduğu hakkında açık îzâhât IV. cildin 2129 numarasına müsâdif olan این تن تو گر تن مردم بدی . چون تن مردم ز خنجر گم شدی [ya'ni "Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu"] beytinde geçti. Bu nâzik ve gāmız bahislerin birleştirilerek mütâlaası fâideli olur.
834. His gözü memerr olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu memerr görüyorsun ve o müstakardır.
"Memerr", güzergâh ve geçit mahalli. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin muhaffefidir. "Sen onu" demek olur. Ya'ni, ey zâhirî gürûhu! Bu cisim ve his gözü zamânın ve senelerin güzergâhı olan insân-ı kâmilin nakşı ve sûret-i cismâniyyesi üzerinde donmuş kalmıştır. Mürûr-ı zaman ile onun saçının, sakalı- nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış his ve za-man gözünün ancak insân-ı kâmil sûretinin ve nakşının vücûd-i hakîkîye karşı olan gayriyetine taalluk eden bir görüştür. Hakikat-i hâl his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit mahalli görürsün. Halbuki in-sân-ı kâmilin nakşında vücûd-i Hakk'ın ayniyeti ciheti de vardır. Bu i'tibâr ile o nakış memerr değil istikrâr mahallidir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde îzâh olundu. Beyit: "Hudâ'nın merdleri olan insân-ı kâmiller Hudâ olmaz; lâkin Hudâ'dan da ayrı olmaz." Ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..." İnsân-ı kâmil olmayan bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin gayriye-tine kâil ve ayniyetini münkir olur; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın vücûdu olmak üzere iki varlık isbât eder ve bir olan varlığı iki görür.
835. Bu ikilik şaşının görüşünün vasfıdır; yoksa evvel âhir, âhir evveldir.
Bu iki görmeklik şaşı mesâbesinde olan his gözünün evsâfındandır. Zîrâ bilcümle suver-i kâinât vücûd-i hakîkî deryâsında mütekevvin olup yine o deryâda zâil olurlar. Hakk'ın evveliyet ve âhiriyet sıfatları bir cihetle zât-ı Hakk'ın gayrı olan o nakışlardan ve sûretlerden zâhir olur. Yoksa vücûd-i ha-kîkîye nazaran evvel âhir ve âhir dahi evveldir; ve evveliyet ve âhiriyetin bir-birlerine nazaran gayriyetleri vücûdât-ı izâfiyye ve mukayyedeye nisbet ile-dir. Hakk'a nisbetle evvel âhirin ve âhir dahi evvelin aynıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû* risâlesinde şöyle buyururlar: ولا ترى في الدارين سوى الله تعالى بل وجود الدارين اسمهما و مسماهما ووجودهما هو بلا شك ولا ريب ولا ترى ان الله تعالى خلق شيئاً قط بل تراه كل يوم هو في شأن من اظهار وجوده او صفاته بلا كيفية لانه هو الأول والآخر والباطن والظاهر ظهر بوحدانيته وبطن بفردانيته هو الاول Ya'ni "Ve dâreynde Allâh Teâlâ'nın gayrını görmezsin. Belki bilâ-şek ve lâ-reyb dâreynin vücûdu ve onların isimleri ve müsemmâları ve vücûdları Hakk'ın zâtıdır; ve muhakkak sen Allâh Teâlâ'yı ebedî bir şey halk eyledi görmezsin. Belki sen onu bilâ-keyfiyyet kendi sıfâtını ve vücûdunu ızhârdan her ânda bir şânda görürsün. Zîrâ Evvel ve Âhir ve Bâtın ve Zâhir odur. Vahdâniyeti ile zâhir ve ferdâniyeti ile bâtın oldu. O, zâtı ile ve kayyûmiyeti ile evveldir; o, deymûmiyeti ile âhirdir ilh..."
Dipnot: * Bu risâle Abdullah b. Mes'ûd Balyânî'nindir. (Neşredenler)
836. Hey! Bu neden ma'lûm olur? Ba'sden. Ba'sı iste! Ba's hakkında az bahset!
"Hey", tahvîf ve tehdîd cihetinden bir kimseyi âgâh etmek için kullanılan nidâdır. Bundan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki suâlin bir âlim-i zâhirî ve istidlâlî tarafından îrâdına işâret buyurulur. Ya'ni "Ey âlim-i zâhirî, eğer sen "Hey! Kendine gel. Bu iki görmek şaşılığın evsâfından olduğunu ve evvelin âhir ve âhirin evvel olduğunu neden bildin?" diye sorarsan cevâben deriz ki: "Ey âlim-i zâhirî! Bu hâl ba'sden bilinir ve anlaşılır. Sen bu hayât-ı dünyeviyyede iken ba'sı iste de kürsüler üzerinde mevt-i tabîîden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!" "Ba's", lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada "ölüyü diriltmek" ma'nâsınadır ki, bundan murâd, mevt-i ihtiyârî ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve ta'bîr-i diğer ile fenâ-fillah ve bekā-billah hallerinin husûlü ve vücûd-i abdânînin vücûd-i Hakkanî'ye tebdîlidir; ve vahdet-i vücûd sırrı hâlen ve zevkan bu ba'sden sonra bilinir ve anlaşılır.
837. Ba'sin şartı evvelen ölmektir. Zîrâ ki ba's ölmüşten diri etmektir.
Ba'sı görmek için şart evvelen ölmektir; ve mevt-i ihtiyârî ile evvelen bir kişinin kıyâmeti kopmaktır. Nitekim kıyâmetin envâ'ı hakkındaki îzâhât yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Zîrâ ba'sin ma'nâ-yı lügavîsi "ölmüşü diriltmek"tir.
838. Bütün âlem bundan dolayı yolu galat ettiler. Zîrâ ademden korkarlar, halbuki o penâh geldi.
Ma'lûm olsun ki, adem iki nevi'dir. Birisi "adem-i mutlak"tır ki, ondan hiçbir şey sudûruna imkân yoktur. Zîrâ sudûr ve zuhûr vücûdun ve varlığın şânıdır. Diğeri "adem-i izâfî" ve "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem vücûd-i mutlak ile adem-i mutlak arasında bir berzahdan ibarettir; ve bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve pederin sulbündeki veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bi'l-kuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfîdedir. Beyt-i şerîfte mezkûr olan adem bu ademdir. Ya'ni, cümle âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu adem-i izâfiden korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu vücûd-i izâfiyi nazardan ıskāt edip kendi mevhûm olan varlığından fânî olmak ve ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek melce' ve penâh geldi. Zîrâ bu fenâ neticesinde vücûd-i Hakkanî ile kāim olmak devlet ve saâdeti vardır.
839. İlmi nereden isteriz? İlmin terkinden. Sulhü nereden isteriz? Sulhün terkinden.
"Silm", sulh demektir. Ya'ni, ilm-i zevkîyi nereden isteriz? İlm-i aklî ve istidlâlînin terkinden isteriz. Zîrâ ilm-i aklî ve istidlâlî havâss-i hamse-i zâhir ve bâtınenin mahsûlüdür; ve bu havâss ise cismânînin müştemilâtındandır; ve ezvâk ve ahvâl-i cismiyye ezvâk ve ahvâl-i rûhiyyeden pek uzaktır. Binâenaleyh bu fânî olan cismin mahsûlü olan ilmi terketmek lâzımdır; ve âlem-i hakîkînin sulhü ve selâmeti nereden olur? Bu cismâniyet âleminin sulhünü terketmekten olur. Ya'ni cismâniyet âleminde nefis ve şeytan ile muhârebe etmek lâzımdır ki, hakîkat âleminin sulhü ve selâmeti husûle gelsin. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: يك حمله مردانه مستانه بکردیم تا علم بداديم وبمعلوم رسيديم "Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hattâ ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."
840. Varı nerden isteriz? Varın terkinden. Sîbi nerden isteriz? Kudretin terkinden.
"Sîb", elma ve sergeşte ve medhûş ve meşgâlede ve işte çıraklık (Burhân). "Dest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kudret ve tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, hakîkatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Hakîkatte
mevhûm olan varı terk etmekten; ve vücûd-i hakîkî deryâsında sergeşteliği ve hayranlığı nereden isteriz? Cismin kudret ve tâkat-i mevhûmesini terk et- mekten isteriz.
841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.
Ey ne güzel yardımcı olan Hâlıkımız! Sen hakikatte yok olan cismâniyet âlemini görücü olan gözü dahi lutfun ile kendinin hakîkî olan varlığını görü- cü edebilirsin.
842. Bir göz ki, o ademden zahir geldi, varlığın zâtını hep ma' dûm gördü.
Bu cismânî olan bir göz ki, adem-i izâfiden zuhûra geldi, varlığın zâtını ve hakîkatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak mevhûm olan vücûd-i izâ- fî ve cismâniyet âlemi oldu.
843. Eğer iki göz değişmiş ve enver olursa bu muntazam olan cihan mahşer olur.
Eğer bu cismin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalb gözünün görüşüne tâ- bi' olup pek ziyâde nûrlanmış olursa, bu muntazam ve güzel tertib edilmiş ci- hân ve bu sûret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Ya'ni öyle bir gö- zün önünde kıyâmet kopmuş ve ehl-i cennet ile ehl-i cehennem ayrılmış olur. Nitekim I. cildde, Server-i âlem Efendimiz'in oğulluğu olan Hz. Zeyd'in kıssa- sında cenâb-ı Zeyd'in lisânından 3570 numaralı beyitte şöyle buyurulmuş idi: Tercümesi: "Yâ Resûlallâh, haşrın sırrını söyleyeyim; cihânda bugün neş- ri ızhâr edeyim!" Ve bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde de şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Nefh-1 sûra intizârım yoktur ölmüşler gibi. Aşk her dâim efsûnundan bana bir cân verir."
844. Ondan dolayı bu hakāyık nâ-tamâm görünür; zîrâ bu hamlar üzerine onun fehmi harâm olur.
Fakat nefsi diri ve cisim gözü fa'âl olan hamların görüp anlamaları harâm olduğu için bu hakāyık-ı eşyâ ve bu intizâm-ı âlem onlara nâ-tamâm ve eksik görünür. Meselâ bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir arslan parçalayıp yer. Bir gāfil his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık görür. Zîrâ eşyânın hakāyıkından hicâbdadır. Ehl-i hakîkat ise bunda aslâ zulüm ve taaddî görmez. O ancak hakîkat-i vücûdu ve onun sıfât ve esmâsı ahkâmının cereyânını görür. Nitekim ehlullahdan bir zâta: "Hakk'ı zulümden ne ile berî kıldın?" diye sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Mülkünde kendinden gayrını bırakmadım." Şu hâlde zâlim kim ve zulüm kime olur?
845. Hak her ne kadar sahî ise de hoş olan cennetlerin ni'meti cehennemlik üzerine muharrem oldu.
"Muharrem", haram edilmiş olan şey. "Sahî", burada "cevâd ve sahib-i cûd ve kerem" ma'nâsınadır. Nitekim hadis-i şerîfte: ان الله هو السخى ya'ni "Sahî olan muhakkak, ancak Allâh Teâlâ'dır" buyurulur. Ya'ni cennetin latîf ni'metleri cehennemlik üzerine harâm kılınmıştır. Zîrâ cehennemliğin isti'dâdı bu latîf ni'meti kabûle müstaid değildir. Gerçi Hak Teâlâ hazretleri cevâd-ı mutlaktır, ni'metini kullarından esirgemez, fakat o latîf ni'metlerden hoşlanmayana da o ni'meti vermek israf olur. Cenâb-ı Hak ise Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine vaz' buyurur.
846. Huldün balı onun ağzına acı gelir. Çünkü huldün ahdine vefâ edicilerden olmadı.
"Huld", cennet demektir. Ya'ni, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nitekim necâset böcüğü gül kokusundan muazzeb ve helâk olur. O hayvân pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü ehl-i cehennem ezelde Hakk'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahidlerini bozdular; ve onların bu ahidlerine vefâ etmemeleri kendi tabîatları ve isti'dâdları iktizâsından oldu. Binâenaleyh bu dünyâda ehl-i cehennem cennetin ni'metleri cin- sinden olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî olan zevklere âid sözler onlara hoş geldi.
847. Size dahi tacirlikte müşterî olmazsa, eli ne vakit kımıldar?
"Sevdâger", tâcir demektir. Hakk'ın ehl-i cehenneme cennetin ni'metlerini haram etmesinin misâli budur ki: Meselâ size de ticârette müşterî olmadığı vakit eliniz metâ' çıkarıp göstermeğe hareket eder mi? Bittabi' etmez. Mâdemki ehl-i cehennem cennet ni'metlerinin müşterîsi değildir, binâenaleyh Hak dahi onlara cennetin ni'metlerini göstermez; ve kezâ enbiyâ ve evliyâ dahi kalb cennetinin ni'metleri olan ulûm-i ledünniyyeyi ve maârif-i ilâhiyyeyi cehennem tabîatinde olan nefsin mağlûblarına arz etmeyi münasib görmezler.
848. Görmek ne vakit satın almağa ehil olur? O aldatma bakışı ve dolaşma olur.
"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân). Burada "aldatma ve mekr" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, bir kumaşa ve metâ'a bakmak satın almağa mensûb ve ehil olan bir bakış değildir. O aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte merbûttur.
849. Sora sora ki, bu kaçadır ve o kaçadır? Vakit geçirmek ve eğlenmek için!
Ya'ni, o aldatma bakışı pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için bu kaça ve o kaça? diye diye sora sora dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr", burada "ubûr"dan, "geçirmek" ma'nâsında müsta'meldir.
850. Metâ'ı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşterî ve metâ' isteyici değildir.
"Kâle", metâ ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı. Ya'ni, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse hakîkatte müşterî ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu muamelesi içindeki sıkıntının def'i içindir.
851. Meta'ı yüz kerre gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne vakit ölçtü, o hava ölçtü.
Ya'ni, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok def'a gördü ve bir bahâne bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi ehl-i irfânın kapılarını dolaşıp ma'rifet müşterîsi gibi görünen hevâ-yı nefsânî sâhibleri dahi bir kapıda duramazlar. Onların maksadları ma'rifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilm u ma'rifete birtakım vâhî i'tirâzlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden ma'rifet değil, hava alırlar.
852. Müşterînin kudümü ve kerr ü ferri nerede! Maskaralığa mensûbun ve serserînin mizahı nerede!
"Kudûm", yoldan bir mahalle gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; "mizâh", hezl ve latîfe; "gengel", hezl ve zarâfet ve mizâh ve maskaralık (Burhân). Ya'ni, hakîkî müşterînin bir dükkâna gelişi ve pazarlık husûsunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensûb birinin ve serserînin eğlenmesi ve mizâhı nerede!
853. Mâdemki onun mülkünde bir habbe olmaz, maskaralık kasdının gayrı olan bir cübbeyi ne istesin?
"Pey", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kasd ve irâde" ma'nası münasibdir. Ya'ni, mâdemki, böyle bir kimsenin mülkünde bir habbe ve cebinde bir para bile bulunmaz, binâenaleyh onun kasdı ve irâdesi ancak maskaralık cübbesi ve libâsıdır. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.
854. Ticarette onun bir sermayesi yoktur. Binaenaleyh ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!
Ticârette ve alış verişte o kimsenin mâdemki bir sermâyesi ve parası yoktur, binâenaleyh ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun müsâvîdir. Ya'ni, ilim ve ma'rifete isti'dâdı olmayan bir kimsenin kâmil hu- zûrundaki hâli bir gölge mesâbesindedir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların ehl-i irfân kapılarını dolaşmalarında bir fâide me'mûl değildir.
855. Bu dünya pazarında mâye altındır; orada mâye aşk ve yaş olan iki gözdür.
Ya'ni, bu dünyâ pazarlarında mu'teber olan sermâye altındır ve paradır. Fakat o âlem-i hakîkatte mu'teber olan ve geçen şey ise aşk-ı ilâhî ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayan bu dünyâ çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi aşkı ve göz yaşı olmayan kimseler dahi âlem-i hakîkat olan âhirette elleri boş kalırlar.
856. Her kim ki, o mâyesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak avdet etti.
"Teft", harâret ve ta'cîl ve şitâb ve hırâm ve hırâmân ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "hırâmân ya'ni salınarak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni her kim aşk ve göz yaşı sermâyesi olmaksızın âlem-i hakîkat pazarına giderse bu dünyâda ömrü ve hayâtı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu hayât-ı dünyâ ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakîkî evi olan âhirete avdet etti.
857. "Hey birader! Nerede idin?" "Hiçbir yerde!" "Hey! Yemek için ne pişirdin?" "Hiç, aş!"
Meselâ dünyâ pazarına parasız ve eğlence için giden kimseye birisi sorup dese ki: "Hey birâder! Nerede idin?" "Hiçbir yerde değildim" diye cevâb verecektir; ve kezâ: "Hey birâder! Yemek için ne pişirdin?" diye sorsa: "Hiç aşı pişirdim" diye cevâb verecektir. "Bâ", "ibâ" kelimesinin muhaffefidir; ve "ibâ" mutlakan "aş ve yemek" ma'nâsına gelir (Burhân).
858. Sen müşterî ol, tâ ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan ma'denim la'l doğursun.
"Abest", hâmile ve gebe demektir. Bu ve âtîdeki beytler cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine izâfeten beyân buyurulmuştur. Ya'ni, ey kapıma ge- len kimse! Hakîkî müşterî ol, tâ ki, ilim ve ma'rifet ibzâli husûsunda benim kuvve-i nutkıyyem harekete gelsin! Benim ilim ve ma'rifete gebe olan ma'de-nim ve rûh-ı kâmilim ulûm-i ledünniyye la'lini ve cevherini doğursun! Bu ma'nâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin. Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor."
859. Gerçi ki, müşterî gevşek ve soğuktur, dîn da'vetini et ki, da'vet vâriddir.
Kapıma gelen ilim ve ma'rifet müşterîsi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dîne da'vet et! Zîrâ verâset-i muhammediyyem hasebiyle bâtınıma da'vet-i halk hakkında emr-i ilâhî vârid olmuştur.
860. Doğanı uçur, rûh güvercinini tut! Da'vet yolunda Nûh'un tarîkını tut!
"Hamâm", güvercin demektir. Ey Mevlânâ! rûh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan rûh-ı kâmili uçur. Hak yolu sâliklerinin güvercin gibi olan rûhunu tut ve avla! Da'vet yolunda Nûh (a.s.)ın sözlerini ve nasîhatlerini dinlememek sûretiyle halk o hazrete ezâ ve cefâ etmişler idi. Sen de o hazret gibi halkın ezâsına ve cefâsına sabrederek da'vetinde fütûr getirme! Nitekim sûre-i Mâide'de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Mâide, 5/67) ya'ni "Ey peygamber! Sana indirilen şeyi halka tebliğ eyle! Ve eğer böyle yapmazsan onun risâletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.
861. Kirdigâr için bir hizmet et! Halâyıkın kabûlü ve reddi ile sana ne iş vardır?
Fâil-i hakîkî olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabûl etsin, ister etmesin. Halâyıkın kabûl etmesi veyâ etmemesi ile senin ne işin vardır?