O şahsın hikâyesidir ki, bir evin kapısı üzerinde gece yarısı sahûr davulunu çalardı. Komşu ona dedi ki: "Nihâyet gece yarısıdır, seher değildir; ve diğer taraftan o da vardır ki, bu evde bir kimse yoktur. Kimin için çalıyorsun?" Ve mutrıbın ona cevâb vermesi
18. bölüm / 53 · 3032 kelime · ~16 dk okuma
862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.
"Sahûr", ramazanda imsâk vaktinden evvel yenilen yemek ma'nâsınadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhân). Ya'ni, bir kimse birtakım beyitler tegannî ederek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk ya'ni evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.
863. Gece yarısı cidd ile sahûrluk çalardı. Ona bir kāil dedi ki: "Ey Müstemid!"
"Müstemid", taleb edici demektir. Ba'zı nüshalarda "müstebid" vâki'dir; "kendi kendine iş yapan ve kendi re'yiyle hareket eden" demektir. Ya'ni, sahûr davulunu çalan kimse davulu cidd ile ve kemâl-i ehemmiyyet ile çalardı. Ona söyleyici kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"
864. "Evvelen bu sahûru seher vakti çal! Bu şerr u şûrun vakti gece yarısı olmaz!"
"Ey davulcu olan, bu sahûr davulunu imsâk ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve şamatanın vakti gece yarısı değildir." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور ya'ni "Ey sabırsız! Gece yarısı efgān etme!" sûretindedir.
865. "Diğeri odur ki: Ey bü'l-heves! Anla ki, Bu evin içinde muhakkak bir kimse var mıdır?"
"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala kimse demektir. Ya'ni, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak muhakkak birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"
866. "Burada şeytanın ve perinin gayrı kimse yoktur. Vaktini niçin zâyi' ediyorsun?"
Fârisî'de "zeden" masdarı karîneye göre müteaddid ma'nâlara gelir. Burada "etmek" ma'nası münasibdir. Ya'ni, "Bu evin içinde cinler ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"
867. "Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?"
Ma'lûm olsun ki, bu kıssa, kıssadan evvel geçen beyitlere merbût olup, bir temsîldir. "Sahûr [davulu] çalan"dan murâd insân-ı kâmildir; ve "boş evden" murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûle müstaid olmayan insanlardır. Binâenaleyh bu kıssanın zımnında hep bu ma'nâlar mündemiştir.
868. Dedi: "Dedin; cevabı çakerden dinle; tâ ki, tahayyürde ve ıztırabda kalmayasın!"
Ya'ni, sahûr çalan davulcu i'tiraz eden kimseye cevâben dedi: "Mâdemki bana boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma! dedin; şimdi bu çâkerden ve Allâh'ın kulundan verilecek cevabı dinle de tahayyürde ve ıztırâbda kalma!"
869. Vâkia bu dem senin indinde gece yarısıdır; benim indimde tarab sabahı yakın oldu.
"Gece yarısı"ndan murâd, tabîat âleminin karanlığı; "subh-ı tarab", ya'ni "sürûr sabâhı"ndan murâd, hakikat güneşinin doğmasının yaklaşması. Ya'ni zulmet-i tabîatta müstağrak olan cismânî kimseye insân-ı kâmil cevâben buyurur ki: "Senin indinde bu hayât-ı dünyeviyye tabîat âleminin karanlığıdır. Benim indimde ise hakîkat güneşinin doğması yaklaşan sürûr sabahıdır."
870. Her bir inkisar benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu.
"Şikest", masdar-ı tahfifidir. İnkisâr ve tevâzu'dan kinâyedir ki, murâd insân-ı kâmilin sözlerini bilâ-i'tirâz dinlemek ve kabûl etmektir. "Geceler"den murâd, zulmet-i tabîat içinde müstağrak olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, "Her bir inkisâr ve tevâzu' benim indimde zaferdir; ve sıfât-ı nefsâniyye askerlerine galebedir. Bu tevâzu' geceler gibi olan cismânî kimselerden dahi olsa benim indimde o kimse nûr-ı rûhunun galebesi ile gündüz gibi parlak olur."
871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey nebîl! Benim önümde kan değildir; sudur.
"Nebîl", zekâ ve meziyet ve ilim sâhibi olan kimse. Burada kendi bilgisine i'timâd eden kimseye karşı tezyîfen vâki' olan bir hitâbdır. Ya'ni, ey ilm-i zâhirîsine ve zekâsına mağrûren mu'teriz olan cismânî kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan maârif ve hakāyık cereyânları, kan gibi mezmûmdur. Benim önümde o ulûm-i ledünniyye kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır." Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de huzûrda bulunan bir cismânî kimsenin kalbine vârid olan bir i'tirâz-ı bâtıla cevâben Fîhi Mâ Fih'lerinin 71. faslında şöyle buyururlar: "Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitablar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdîd mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."
872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve münkāddır.
Ey cismânî kimse! O maârif ve hakäyık-ı ilâhiyye senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan kâmillerin indinde mum gibi yumuşaktır ve onların idrâklerine râm ve münkäddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de وَأَنَّا لَهُ الْحَديد (Sebe, 34/10) ya'ni "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.
873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutribdır.
Ey cismânî! O maârif ve hakäyık senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Halbuki Dâvûd nebî mesâbesinde olan kâmiller önünde rûha tarab verici üstâddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جبال أوبي معه (Sebe, 34/10) ya'ni "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.
874. Senin önünde o taş kırıntıları sakittir. Ahmed'in önünde o fasîh ve duâ okuyucudur.
Ey cismânî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sâkit ve câmiddir. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o fasîh bir sûrette duâ okuyucu ve kelime-i tevhîdi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden i'tibâren geçti.
875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.
Nitekim kıssası kezâ I. cildin 2145 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Ya'ni, ey cismânî! Senin his gözünün önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.
876. Bütün cihanın eczâsı avâm indinde ölüdür. Halbuki Hudâ'nın indinde ârif ve râmdır.
Bütün bu cismâniyet âleminin eczâsı rûhâniyet âleminden bî-haber olan avâmın indinde ölüdür. Halbuki Hudâ'nın indinde ârifdir ve Hakk'ın emrini işitip itâat edicidir. Nitekim III. cildin 1018 numarasında از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.
877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."
Ya'ni, "Ey mu'teriz! Bana söylediğin şeyin cevâbı budur ki:"
878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."
Ya'ni, "Bu mü'min olan halk Hakk'ın rızâsını tahsîl için altınlar ve paralar sarf edip çeşmeler ve imârethâneler ve mektebler gibi hayır ve mescidler yaparlar."
879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?
"Dûr-dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'ni, uzak mesafesi olan hac yolunda aşk-ı Hak sarhoşu olan kimseler mallarını ve cisimlerini nasıl oynarlar ve fedâ ederler? "Çûn", istifhâm için olursa ma'nâ tercümedeki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa beyt-i şerîfin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, fedâ ederler" demek olur.
880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Belki hânenin sahibi gizli olan cândır.
"Muhtebî", "ihtibâ"dan ism-i fâildir, "gizlenici ve örtünücü" demektir. Ya'ni, para sarf eden ve beden zahmetini ihtiyâr eden kimseler hiç derler mi, "Biz Ka'be'ye gidiyoruz amma içi boştur?" Belki derler ki, "Hâne-i Ka'be'nin sâhibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' این سخن کی گوید آن کس آگهه شدم sûretinde [vâki'dir,] "Bu sözü ne vakit söyler o kimse ki, o bir âgâhtır" demek olur.
881. Dostun sarayını dâimâ dolu görür o kimse ki, ona nûr-ı ilâhîden ziya vardır.
Hakk'ın nûrundan ziyâ ve aydınlık alan kimsenin kalb gözü dostun sarâyı olan Ka'be'yi dâimâ onun tecelliyâtından ve varlığından dolu görür. Zîrâ Ka'be "Allâh" ism-i zâtının mazharıdır ve ism-i zât ise bilcümle esmâ ve sıfâtı câmi'dir. Binâenaleyh Ka'be'nin zâhiri his gözüyle bakıldığı vakit boş görünür. Fakat basar-ı basîret onu envâ'-1 tecelliyât-ı Hak ile ve ervâh-ı kudsiyân ile dolu görür.
882. Cem'iyetten ve kalabalıktan dolu olan çok sarây akıbet görücülerin gözü önünde boştur.
Ya'ni, cisim cem'iyetlerinden ve kalabalıklarından dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, âkıbet görücü olan ehlullâhın nazarında boştur. Zîrâ cismânî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir müddete münhasırdır. Mevt-i tabîî ile o kısa müddet zarfında kaybolur giderler ve ma'nâdan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.
883. Her kimi istersen Ka'be'de ara! Tâ ki, o derhal yüz önünde zâhir olsun!
Ya'ni, Ka'be ism-i zâtın mazharı olduğundan âlem-i ma'nâda o kadar kalabalıktır ki, her kimi istersen o Ka'be'de ara ki, o aradığın kimse derhal karşında zâhir olsun. Zîrâ her bir ism-i ilâhînin mazharı olan kimse o ism-i zâtın çadırı altındadır.
884. Bir sûret ki, o fahir ve âlî ola, o Beytullah'tan ne vakit boş olur?
"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir sûret"ten murâd, ehassu'l-havâss olan evliyânın zübdesi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, güzel ve saltanatlı ve âlî olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi Allah'ın beyti olan kalbden ne vakit boş olur? Zîrâ hadîs-i kudsîde: لَا يَسَعُنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ يَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ التَّقِيِّ النَّقِيِّ ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi dahi Ka'be gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.
885. O ritâcdan münezzeh olarak hâzır olur; bâkî insanlar ihtiyâc için hâzır olur.
"Ritâc", ortasında küçük bir kapı olan büyük kapalı kapıya derler (Kāmûs). Bu kapıdan murâd, gaflet-i beşeriyyedir. Ya'ni, o insân-ı kâmil dâimâ huzûr-ı Hak'ta hâzır bulunur; ve huzûr-ı ilâhînin kapalı kapısı olan gaflet-i beşeriyye kapısı onun önünde bulunur; ve o îcâbât-ı beşeriyyeden olan gafletten münezzehtir. Diğer insanlar ise o gaflet-i beşeriyye kapısının önünde ve dergâh-ı izzette ancak ihtiyâclarından dolayı hâzır olurlar. O kapıdan, kimi niam-ı uhreviyyeyi ve kimi mal ve sıhhat ve evlâd ve tûl-i ömür gibi ni'met ve râhat-ı dünyeviyyeyi ister. İhtiyâcları olmadığı vakit huzûrdan gâfildirler.
886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri nidâsız ediyoruz, nihâyet niçin?"
Malını ve cisminin râhatını fedâ ederek Ka'be'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" ya'ni "Ey benim Allâh'ım! Ne emrin olursa icrâya hâzırım. Vücûdda senin şerîkin yoktur. Emret, icrâya muntazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevâb aldığımız yoktur. Mâdemki böyle bağırmalara cevâb veren yoktur, binâenaleyh niçin bağırıp duruyoruz?"
887. Belki bir tevfîk ki, lebbeyk getirir, her lahza Ahad'den bir nidâ vardır.
Hayır! Bize bir tevfîk-i ilâhî ve muvaffakıyyet-i Hak vardır ki, bu tevfîk bizlere "Lebbeyk!" diye bağırma getirir. Binâenaleyh bizim bu "lebbeyk" diye bağırmalarımız her lahza Ahad olan zât-ı Hak'tan bir nidâdır ve bir cevâbtır ki, bizlerden zâhir olur. Nitekim III. cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-ı şerîfte الله گفتن نیازمند عين لبيك گفتن حقست ya'ni "Niyâz-mend olan kimsenin "Allah" demesi Hakk'ın "lebbeyk" demesinin aynı" olduğu beyân buyurulmuş idi. Ve bu ma'nâ bu sürhün ihtivâ ettiği beyitlerde tafsîl ve îzâh edilmiştir.
888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray cân bezmi ve onun toprağı kimyâ vâki' oldu.
"Kîmyâ", bakıra karıştırıldığı hâlde zerrâtını altına tebdîl eden iksîr ma'nâsınadır ki, kîmyâ-yı atîk erbâbı bunu saklarlar ve kimseye ifşâ etmezler. Ya'ni, mutrıb olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Ka'be-i Muazzama'nın cân bezmi ve ervâh-ı kudsiyyenin ictimâgâhı ve onun toprağı kîmyâ ve iksîr olduğunu meşâmm-ı rûhumdan aldığım koku ile bilirim. Ya'ni onun toprağında bir hâssıyyet ma'deni vardır ki, cismânîleri rûhânî bir hâle getirir.
889. Kendi bakırımı zîr u bem tarîkı üzere ebede kadar onun kimyâsına vurayım!
"Zîr u bem", mûsikî ıstılâhında ince ve kalın sadâya derler. Burada hafi ve cehrî niyâz ve münâcât murâd buyurulur. Ya'ni, kendimin bakır mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyemi ve varlığımı hafi ve cehrî münâcâtlarım ve niyâzlarım ile o Ka'be'nin iksîrine vurayım ve karıştırayım!
890. Nihayet böyle sahûr darbından inci saçıcılıkta ve bahşayişte denizler cûşa gele!
Ya'ni, nihâyet böyle âlem-i tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhîz ettirmek için sahûr davulu mesâbesinde olan hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsederim; ve bunu ulûm-i ledünniyye incilerini saçıcılıkta ve atâ-yı ilâhîyi tevzî' husûsunda Hakk'ın rahmet ve inâyet deryâları kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.
891. Halk kıtal ve kâr-zâr safında Kirdigâr için cân oynarlar.
Görmez misin ki, halk sûre-i Hac'da vâki' وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جِهَادِهِ (Hac, 22/78) ya'ni "Hak yolunda hakk-ı cihâd ile cihâd edin!" emrine tebaan kıtâl ve harb safında Hakk'ın rızâsını tahsîl için canlarını fedâ ederler. "Kâr-zâr", cenk ve harb demektir. Beyt-i şerîfteki "kâr-zâr"ın sûrî ve ma'nevî olan cihâda şumûlü vardır.
892. O biri belâ içinde Eyyûb gibi ve o biri sabır edicilikte Ya'kûb gibidir.
Nefis ve şeytan ile olan cihâd-ı ma'nevîde birisi Eyyûb (a.s.) gibi Hak tarafından müteveccih olan belâya tahammül eder ve aslâ şikâyet etmez; ve diğer biri de Ya'kûb (a.s.) gibi matlûb ve ma'şûkunun firâkına sabır edici olur.
893. Yüz binlerce halk teşne ve gamlı olarak Hak için tama'dan dolayı bir cehd ederler.
Birçok halk Hakk'ın lutuf ve inâyetinin susamışı ve cemâl-i Hakk'ın firâkından dolayı gamlı olarak mahzâ rızâ-yı ilâhiyi tahsîl için onun lutuf ve inâyetine tama'dan dolayı cehd ve gayret ederler.
894. Ben dahi Gafûr olan Hudâvend için kapıda onun ümîdi ile sahûr çalarım.
Ben dahi Gafûr ya'ni halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin rızasını tahsîl için dergâh-ı izzetin kapısı olan bu âlem-i sûrette o rızâ-yı ilâhînin ümîdi ile tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahûr davulunu çalarım.
895. Müşterî ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey cân! Hak'tan iyi müşterî ne vakit olur?
Bu hitâb insân-ı kâmilin nefs-i şerîfine olduğu gibi bilcümle mü'minlere de hitâb olur. Ya'ni, ey cân, müşterî ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en aziz olan bir menfaati eline getiresin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşterî et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukâbilinde satın aldı" buyurdu. Binâenaleyh halka beğendirecek hizmetlerden vazgeç de Allâh Teâlâ'nın beğeneceği hizmetlere çalış! Bu âyet-i kerîme hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasında vâki ای خداوند این خم و کوزه مرا در پزیر از فضل الله اشترى [ya'ni "Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi "Allâh işterâ" [Allah satın aldı] fazlından kabûl et!"] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدايست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [ya'ni "Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki 'Allâhe'şterâ"] ve bir değeri dahi V. cildin 1463 numaralı [ya'ni "Bizim müşterimiz Allah'dır, iştirâ eyledi. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!"] beyitlerinde geçti.
896. Senin malından bir dağarcık neces satın alır, iktibâs edilmiş bir nûr-ı zamîr verir.
"Enbân", koyun derisinden yapılmış olan dağarcık ve zenbil; "neces" ayn-ı neces ve murdâr olan şeydir; "muktebes", iktibâstan ism-i mef'ûldür ve "iktibâs", "ateş şu'lesi almak ve ilim istifade etmek" ma'nâlarına gelir. Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin insandan satın aldığı şey, bir dağarcık ayn-ı neces olan kokmuş bir cisimdir; ve ona mukābil altın yığınlarından daha azîz olan nûr-ı zâtından alınan âteş-i aşkın bir şu'lesini senin kalbine ve zamîrine ihsân eder ki, bu ayn-ı cennettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 53. faslında bu ma'nâda şöyle buyururlar: "İnsanın vücûdu bir mezbele misâlidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer azîz ise onda hâtem-i pâdişâh olduğu içindir."
897. Fânî olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.
Ya'ni, Hak Teâlâ fânî ve bir mevhûm varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakîkatine öyle bir libâs giydirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lutuf ve ni'met bizim vehmimize sığmaz. Nîtekim hadîs-i kudsîde: اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur.
898. Göz yaşından birkaç katre alır, şekerin reşk ettiği Kevser'i verir.
Hak Teâlâ aşk-ı ilâhî [sebebiyle] dökülen göz yaşından birkaç katreyi alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin hased edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "hayr-ı kesîr" ma'nâsına geldiği gibi âlem-i âhiretin sûrî ni'metlerinden "cennet'te bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun medhi hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu ta'bîrât-ı nebeviyye ehl-i dünyanın kullandığı lügatler ile temsîlen vâki' olmuştur. Yoksa o ni'met-i ilâhiyye gözler ile görülmemiş ve kulaklar ile işitilmemiş olan şeydir.
899. Sevda ve dûd dolu olan âhı alır, her âha yüz câh ve fâide verir.
"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "dûd", duman, gam ve gussa ve soluk ve nefes ma'nâlarınadır; burada "gam" ma'nası münasibdir. Ya'ni, Hak Teâlâ kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "âh" nidâsıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibârettir. Bu her "âh" ile çıkarılan havaya ve nefese mukābil yüz merteb-i ma'neviyye ve fâide-i rûhâniyye ihsân eder.
900. Bir âh rüzgârı ki, göz yaşı [bulutu] sürdü, bir Halîl'e o sebeble "evvâh" ta'bîr etti.
"Evvâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup "çok âh edici" demektir. Ya'ni, göz yaşını süren ve akıtan bir âh rüzgârı ve havası sebebiyle Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)a "evvâh" ta'bîr buyurdu. Nitekim sûre-i Tevbe'de: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) ya'ni "Muhakkak İbrâhîm çok âh edici olan halîmdir"; ve sûre-i Hûd'da: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (Hûd, 11/75) ya'ni "Muhakkak, İbrâhîm [halîm ve] çok âh edici olarak Hakk'a rücû' edicidir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hatâları mahveden şey nedir?" diye sordu. Cevâben: الدُّمُوعُ وَالْخُضُوعُ وَالْأَمْرَاضُ ya'ni "Göz yaşı ve huzû' ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'dan).
901. Âgâh ol! Bu bî-nazîr olan harâret pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!
"Germ", harâret demek olup burada harâret-i aşk murâd buyurulur. "Nakd", kalp mukābili olan "sağ ve sağlam" demektir. Ya'ni, ey Hak yolu- nun sâliki! Bu nazîri ve misâli olmayan harâret-i aşk pazarında bu eski dünyânın milyonlar def'a kullanılmış azot ve karbon ve kils gibi maddî unsurlarından terekküb eden kālıb-ı cismi ve mâl ve mülkü, bu müzahrafâta müşterî olduğunu lutfen beyân buyuran Hakk'a sat ve onun mukābilinde gözler görmedik ve kulaklar işitmedik sağlam bir mülkü al!
902. Ve eğer senin yolunu bir şek ve reyb vurursa, enbiyâ tâcirlerini sened yap!
Ve eğer "Benim bu cismim ve mal ve mülküm mahsûstür ve mev'ûd olan sağlam mülk ise gayr-i mahsûstür. Binâenaleyh mahsûsü gayr-i mahsûse nasıl fedâ edeyim?" diye senin Hakk'a giden yolunu bir şek ve şübhe vurursa, beşerin akıllıları olduğu fiilleriyle ve eserleriyle mahsûsen zâhir olan enbiyâ ve onların eserleri olan ehassu'l-havâs evliyâ tâcirlerini kendine sened ve vesîka yap ki, onlar mahsûsü gayr-i mahsûse sattılar; ve mahsûsü gayr-i mahsûse satmak sûretiyle yaptıkları ticâret netîcesinde onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf hâsıl olduğunu his gözüyle gör de, şek ve şübhe şeytanını kalbinden kov!
903. O şehinşâh onların bahtını o kadar ziyâde etti ki, dağ onların yükünü çekmekte kādir olmaz.
O saâdetlilerin mahsûsü gayr-i mahsûse satmaları ve fedâ etmeleri yüzünden şehinşâh-ı mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri onların bahtını ve devletini ve kudret-i tasarruflarını o kadar ziyâde etti ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye kādir olmaz. Nitekim onların bu ticâretleri netîcesinde her birerlerinden türlü mu'cizeler ve türlü kerâmetler sâdır oldu ve his gözleriyle de görüldü.