İçeriğe atla

Mustafa (a.s.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilal'in Hicâz'ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde "Ahad, Ahad!" demesinin kıssasıdır. Cühûdluk taassubundan dolayı onun efendisi Hicâz güneşinin önünde ona diken dalı ile vururdu. Öyle ki Bilâl (r.a.)ın cisminden diken yarasından dolayı kan fışkırırdı. Ondan onun kasdı olmaksızın "Ahad, Ahad!" sadâsı çıkardı. Nitekim onun gayrı olan derdlilerden kasıdsız nâle çıkar. Zîrâ aşk derdinden dolmuş idi. Fir'avn'ın sihirbazları ve Cercîs ve onların gayrı olan sayısız ve hesabsız kimseler gibi. Diken acısının def'i ihtimâmına medhali olmadı

19. bölüm / 53 · 6013 kelime · ~31 dk okuma

904. O Bilal teni hâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.

Sîret-i Halebiyye'de mezkûrdür ki: "Bilâl-ı Habeşî (r.a.) evvelce yahûdîlerden Ümeyye b. Halef'in kölesi idi. Müslüman oldu. Efendisi olan yahûdî buna kızdı ve dövmeye başladı; ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) geçerken Ümeyye b. Halef'in Hz. Bilal'in göğsü üzerine gāyet büyük bir kaya koyup ta'zîb ettiğini gördü. O yahûdîye "Allah'tan korkmuyor musun? Bu fakîre yaptığın nedir?" buyurdu. Yahûdî Hz. Sıddîk'a cevâben: "Onu sen ifsâd ettin. Gördüğün şeyden onu kurtar bakalım!" dedi. Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim bir zenci kölem var. Bundan daha dinç ve senin dînine de kavîdir. Onu sana vereyim, sen de bunu bana ver!" Yahûdî "kabûl ettim. O senin olsun!" dedi. Hz. Sıddîk onu verdi. Hz. Bilâl'i aldı ve âzâd etti. Fakat Atâ ve Dahhâk'ın İbn Abbâs (r.a.) den vâki' olan rivâyetlerine göre müşrikler Hz. Bilâl'i ta'zîb ederlerdi. Cenâb-ı Bilâl "Ahad, Ahad!" derdi. Resûl-i Ekrem hazretleri oradan geçerdi. "Ahad ya'ni Allâh Teâlâ sizi kurtarsın!" buyurdu. Sonra cenâb-ı Sıddîk'a buyurdu ki: "Allah yolunda Bilâl ta'zîb olunuyor." Cenâb-ı Sıddîk Resûl-i Ekrem Efendimiz'in murâdını anladı. Evine döndü. Bir batman ağırlığından altın aldı. Ümeyye b. Halef'e geldi ve: "Bilâl'i bana satar mısın?" dedi. O da: "Evet, satarım!" dedi. Onu satın aldı ve âzâd etti. Binâenaleyh râvîler hâdisenin vukūunda ittihâd ve bedelde ihtilaf etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîfde bu ihtilafı fasl etmiştir "Cercîs", Ravzatü's-Safa'nın beyanına göre Filistin cihetinde mukîm ve Îsâ (a.s.)ın ashâbı olan Havâriyyûn'un şâkirdlerinden gäyet zengin bir zât idi; ve Nasârâ'dan birçok kimseler ona tâbi' olup dinlerini gizli tutarlar idi. Kendisi Benî-İsrâîl peygamberleri gibi nübüvvet-i ta'rîfiyye sahibi ve İsâ (a.s.)ın şerîatini takviye eden bir peygamber idi. Musul civârında hükümrân olup "Eflûn" isminde yaptıkları bir puta tapan zâlim pâdişah tarafından türlü türlü işkencelere ma'rûz bırakıldı; Ve mevt-i sûrî ile şehîd edildiği hâlde Hak Teâlâ mu'cize olarak tekrâr onu dört def'a diriltti. Bu mu'cizeleri gören o zâlim hükümdâr ve tebeası onu sihirbâz addedip îmân etmediler. Hak Teâlâ onları bir buluttan ateş yağdırmak sûretiyle helâk etti." Tafsîli Ravzatü's-Safa'da ve tefsîr kitablarında münderiçtir. Fir'avn'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azâb ise Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında münderiçtir; ve bu Mesnevî-i Şerîfin III. cildinde de geçti. İmdi burada ukūl-i cüz'iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sırrı sûre-i Hadîd'de vâki فضرب بينهم بسور له باب باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله العذاب (Hadid, 57/13) ya'ni "Mü'minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir" âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü'minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikam aldıklarını zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü'minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü'minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilâl hazretlerinin ve Fir'avn'ın sihirbazlarının ve Cercîs (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ'nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.

O Bilâl-i Habeşî (r.a.) cism-i şerîfini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te'dîb için o diken dalı ile döverdi.

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i yad ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!" O yahûdî Hz. Bilâl'i döverken derdi ki: "Sen niçin müslümânların peygam-beri olduğunu da'vâ eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!" "Bende-i bed", hitâb olursa "ey" edât-ı nidâ-sı mahzûf olup "ey fenâ bende!" demek olur. Sıfat olduğu takdirde "bende-i bedî" takdîrinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.

O yahûdî Hicâz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl'e diken dalı ile vurur-du. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya'ni "Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!" demek ma'nâsında ola-rak "Ahad!" derdi ve vücûd-i şerîfine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun ku-lağına gitti.

Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilâl-i Habeşî'nin dövüldüğü taraf-tan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına gitti.

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad" den âşinâ kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve ra-kîk olan kalb-i şerîfi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad" ke-limesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

909. Ondan sonra onu tenha gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "Cühûdlardan i'tikadı gizli tut!"

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değil-sin. Yahûdîler arasındasın. Binâenaleyh i'tikādını yahûdîlerden sakla!" Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münafıklar arasında bulunan bir mü'minin i'tikādı-nı saklaması lâzım geldiğine işaret buyurulur.

910. [894] Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzûrunda tövbe ettim!"

Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerîf! Senin nasîhatını kabûl ettim ve hareketimden rücû' ettim." "Kâm", murâd ve maksûd; "hümâm" büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte "tevbe"den murâd, onun ma'nâ-yı lügavîsi olan rücû'dur; yoksa şer'î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer'î muhalefetten rücû'dur; ve Hz. Bilâl ise azîmetle hareket etmiştir; ve azîmet tâat-i kâmile muhalefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk'ın nasîhatı "Azîmetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!" demek olur.

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerîfini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerîfinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada harâretle çıkan âhlardan kinâyedir.

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl'e i'tikādını yahûdîlerden saklaması için nasîhat verdi. O hazret dahi i'tikādını ızhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerîfine aşk-ı Muhammedî ve aşk-ı Ahadî müstevlî olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû'unu çiğnedi ve yuttu.

914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O akıbet tövbeden bîzâr oldu.

"Nemat", yol ve tarîk ve nevi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Bilâl'in aşk ga- lebesiyle bozduğu tövbeler çok defa vâki' oldu. O hazret âkıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve "Ahad, Ahad!" nidâsını artık yahûdî- ler arasında hiç çekinmeksizin ızhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbele- rin düşmanı!"

Binâenaleyh i'tikādını yahûdîler arasında ızhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı ilâhîye karşı vâki' olan tövbe ve rücû'ların düşmanı! Re- sûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" buyurulmasının sırrı Fîhi Mâ Fih'in 27. faslında şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Bu- yurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldü- receğim! Vay senin hâline!" Zamân-ı Mustafa (s.a.v.) de birisi gelip dedi: "Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dîni- ne girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: "Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (Vâkıa, 56/79) [ya'ni "Ona tam bir sûrette temizlenmiş olan- lardan başkası el süremez"] âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin!"O nasıl bir ma'şûktur ki, sende nefsine olan muhabbe- tin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendi- ni fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma'şûk yüzünü göster- mek için bi'l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk'a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığ- mak nerede olur?"

"Ey benim cismim ve bütün damarlarım senin aşkından ve muhabbetin- den dolu olan Muhammed (a.s.)! Böyle aşk ile dolu olan o cisme nasıl tövbe sığar?"

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Huld hayatından nasıl töv- be ederim?

"Huld", dâim ve bâkî olmak demektir. "Hayât-ı huld", hayât-ı ebediyye ma'nâsına olup, aşk-ı ilâhî ile rûhânî olan yaşayıştan kinâyedir. Ya'ni, "Bun- dan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Zîrâ ruhânî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

918. Aşk kahhardır ve ben aşkın makhûruyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.

"Aşk cismânî ve nefsânî olan hayâtı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk be- nim cismânî ve nefsânî olan sıfatlarımı kahretmiş ve sıfât-ı rûhâniyyetimi ız- hâr etmiştir. Binâenaleyh ben aşkın sûret-i cismâniyyemde vukûa getirdiği şûrdan ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve rûhânî bir yaşayış içine daldım."

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?

"Tünd bâd", ya'ni "sert rüzgâr"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aşkıdır. Ya'ni "Ey sert rüzgâr gibi olan aşk-ı Muhammedî! Ben senin huzû- runda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin vakit beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nitekim hadîs-i şerîfte القلب كريشة في فلاة يقلبها الرياح كيف يشاء ظهراً وبطناً ya'ni "Kalb sahrada bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu is- tediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

920. Gerek hilalim, gerek Bilal'im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olu- rum!

"İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi' olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münasebeti vardır? Onun vaz'iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmek- tir; ve bu devri esnâsında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

922. Her kim ki, kazâya bir karar verir, kendinin bıyığına istihza eder.

"Rîş-hand", vasf-ı terkîbî olup "sakala gülücü" demektir ki, istihzâdan ki- nâyedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" ma'nâsına olup "seblet hod rîş- hand kerden" demek, kendisiyle istihzâ etmek ve kendini maskara etmek de- mek olur. Bu beyt-i şerîfte aşk kazâ-yı ilâhîye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, aşkın hükmü ve te'sîri altında zebûn olan kimse, kazâ-yı ilâhî netîcesinde mağlûb ve zebûn olan kimseye benzer. Nitekim kazâ-yı ilâhîye karşı her kim sebât etmek ve onunla pençeleşmek isterse kendisi ile istihzâ eder.

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karar, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!

Ya'ni, aşk ve kazâ-yı ilâhî bir sert rüzgâr gibidir. İnsan dahi bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kı- mıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Meselâ kıyâmet kopsun, sonra da o kıyâmet karışıklığı arasında bir insan kendinin husûsî bir işi ile meşgül olsun! Bu mümkin mi? İşte aşk dahi sert rüzgâr ve kıyâmet gibidir. Aşk gel- diği vakit insan kendine mâlik olmaz.

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir dem aşkın yukarısında ve bir dem aşağısındayım."

"Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcık ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkmak arzûsuyla bir ân tırmanıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir ân dahi aşağısına ve dip tarafına iner; ve aslâ dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu hâldeyim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim hâlde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum."

925. "O beni başının etrafına döndürür. Ne altında ârâm tutarım, ne de üstünde!"

"Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni gâh baş tarafına döndürür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Gâh alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Velhâsıl o dağarcığın ve torbanın ne altında ve ne de üstünde aslâ karârım ve sükûnetim yoktur!"

926. Aşıklar şedîd sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.

Aşk şiddetle akan bir sele benzer. Aşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Binâenaleyh aşkın hükmüne râzı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve nâle edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" masdarından ism-i mekândır. Ya'ni, âşıklar dönme mahallinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmaksızın dönücü ve nâle edicidir.

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şâhiddir. Hattâ kimse demesin ki, o ırmak rakiddir.

"Cûy", ırmak; "cû", cüsten masdarının emr-i hâzırıdır. "Cûy-cû" vasf-ı terkîbî olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" demektir, "cûy-cûyân" bu vasf-ı terkîbînin cem'idir. Zîrâ "ırmak arayıcı" zî-ruh olduğundan cem'i kâideten "ân" ile gelir. Ya'ni, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücûdu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Binâenaleyh aşk ırmağının vücûduna delîl ve şâhid arayıcılar o âşığın değirmen taşı gibi vücûdunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak râkid ve durgun bir hâldedir.

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya mensûb olan dolabın dönüşünü gör!

Eğer sen pusuda ve bâtında olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve zâhirde dolap gibi dönen âşığın cismini ve manzûme-i şemsiyyelerin seyyârelerini gör!

930. Mademki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama!

Mâdemki o aşk ırmağından çarh-ı feleğe ve ecrâm-ı semâviyyeye bir karâr ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde hareket-i dâime hâlinde bulunan gönül! Sen dahi yıldızlar ve ecrâm gibi bir râhat ve sükûnet arama ve isteme! Zîrâ bunun imkânı yoktur. Beyt-i Hz. Pîr: "Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur."

931. Eğer dala bir el vurur isen ne vakit bırakır? Her nereye ittisâl yapsan keser.

"Dal"dan murâd, fer' olan vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen bu vücûd-i izâfî âleminde asl-ı hakîkatin fer'i olan bir cisme ve sûrete âşık olup, ona el uzatır isen o asl-ı hakîkî gayretinden dolayı ne vakit seni kendi hâline bırakır? Her nereye ittisâl ve irtibât peydâ etsen, o ittisâli ve irtibâtı keser ve koparır.

932. Eğer sen kaderin tedvîrini görmüyor isen, anâsırda kaynayışa ve dönüşe bak!

Eğer sen bu âlem-i kesâfette ve cismâniyette kader-i ilâhînin tedvîrini ve tasarrufunu basîret gözü ile görmüyor isen, his gözü ile anâsır-ı basîtanın birbirlerine karşı olan def' ve cezb gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve taâmül-i kimyeviyyelerine bak!

933. Zîra ki o hâşak ü kefin dönüşleri şerefli olan denizin kaynayışından olur.

"Çörçöp" ma'nâsına olan "hâşâk ile anâsırdan mürekkeb olan suver-i kesîfeye ve "köpük" ma'nâsına olan "kef" ile de ecsâmı terkîb eden anâsır-ı basîtaya işâret buyurulur. "Şerefli deniz"den murâd, aşktır. Ya'ni, ecsâm-ı mürekkebenin ve onları terkîb eden anâsır-ı basîtanın dönüşleri ve hareketleri ve taâmül-i kimyeviyyeleri, şerefli olan aşk deryâsının kaynayışından olur. Zîrâ her birisi kendi asılları olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olmak isterler. Nitekim I. cildin baş tarafındaki 4 numaralı beytte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش ya'ni "Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi vaslının zamânını arar ve ister" buyurulmuş idi.

934. Hurûşda sergerdân olan rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamada gör!

"Hurûş", çağırma, bağırma, şamata; "sergerdân", başı dönmüş ve sersem demektir. Ya'ni, uğultu ve gürültü ile eserek önüne gelen şeyleri devirmek husûsunda kendisinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalar ile kabarıp kaynayan denizi gör.

935. Güneş ve ay büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve hıfzederler.

Güneş ve ay fezâda büyük değirmen mesâbesinde olan bir manzûmenin iki öküzüdür. Güneş kendi mihveri etrâfında veyâhud fezâda kendi tevâbi'i olan seyyârât ile beraber kendine mahsûs olan bir mihverde döner ve câzibesiyle o seyyârâtı fezâya fırlamaktan hıfzeder. Ve ay dahi arz etrafında hem kendi mihveri etrafında ve hem de arz ile beraber güneşin etrafında döner ve arz üzerinde henüz fennin keşfedemediği muhâfaza işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen ma'nâsınadır (Burhân).

936. Yıldızlar dahi hâne hâne koşarlar. Her bir sa'd ve nahsin merkebi olurlar.

Bu beyt-i şerîf ilm-i nücûm nokta-i nazarına göre beyân buyurulmuştur. "Yıldızlar"dan murâd, arzın hâricinde kalan manzûme dâhilindeki ecrâmdır ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı hâneler tahsîs olunmuştur. İlm-i nücûm erbâbı bu ecrâmdan her birinin bu burç hânelerine tesadüfünden bir hüküm çıkarırlar; ve bu ecrâmdam her birinin bir tabîati ve hâssıyeti vardır. Ecrâmın isimleri ve hâssıyetleri ve hânelerin isimleri âtîdeki cedvelde hülâsaten gösterilmiştir.

| 1-Tabiatlar ve hâssıyetler | 2-Nuhûsete mâildir | 3-Sa'd-i asgar | 4-Nahs-i ekber | 5-Sa'd-i ekber | 6-Nahs-i asgar | 7-Sa'd-i asgar | 8-Mümtezic: Sa'd ile sa'd nahs ile nahs | |---|---|---|---|---|---|---|---| | 2-Ecrâmın isimleri | Güneş | Ay | Zühal | Müşteri | Merih | Zühre | Utârid | | 3-Aslî hâneleri | Esed | Seretân | Delv-Cedy | Kavs-Hût | Hamel-Akreb | Sevr-Mizan | Sünbüle-Cevzâ | | 4-Vebâl hânesi | Delv | Cedy | Esed-Seretân | Cevzâ-Sünbüle | Sevr-Mizan | Hamel-Akreb | Kavs-Hût | | 5-Şeref hânesi | Hamel | Sevr | Mîzân | Seretân | Cedy | Hût | Sünbüle | | 6-Hubût hânesi | Mizan | Akreb | Hamel | Cedy | Seretân | Sünbüle | Hût |

Ya'ni, fezâda yıldızlar burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Her bir sa'din ve uğurun ve nahsin ve uğursuzluğun merkebi ve mazharı olurlar.

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin havassin kâhil ve gevşek ayaklıdır.

"Hey", tenbîh ve ihtâr kelimesidir. Ya'ni, hey, efendi! Çarh-ı feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu havâss-i hamse-i zâhiren ve bâtinen o yıldızların ahvâline vâkıf olmak husûsunda tenbeldir ve gevşek ayaklıdır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin havâssın dahi kâhil ve gevşek ayaklı mıdır?" Ya'ni çarh-ı feleğin yıldızları burçtan burca ve hâne hâne dönüyorlar ise senin beş zâhir ve beş bâtın olan havâssın dahi tenbel midirler? Ve devir husûsunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların devri ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da devir etmektedirler.

938. Bizim göz ve kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?

Görmüyor musun, bizim nûrlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi havâss-i hamsemiz ve akıl ve fikir gibi havâss-i bâtınemiz gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamânında bu âlem-i kesâfetten alâkalarını kesip hayâl ve rü'yâ âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin ahvâline göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamânında dahi o âlem-i hayâlden bu âlem-i kesâfete dönerler. Bu âlemin sûretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin ahvâlini düşünürler. Binâenaleyh onların da bu sûretle dönüşleri ve hareketleri vardır.

939. Gâh visal sa'di ve gönül hoşluğu içindedir, gâh firâk ve bî-hûşluk nahsi içindedir.

Ya'ni, havâss yıldızlarımız dahi burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Ba'zan matlûblarına ve murâdlarına vâsıl olmak saâdeti içindedirler; ba'zan murâdlarından ayrılık sebebiyle şiddet-i gamdan kendilerinden geçmek nahsi ve uğursuzluğu içindedirler.

940. Feleğin ayı mâdemki bu dönmek içindedir, gâh karanlık ve bir zaman aydınlıktır.

Ya'ni, feleğin sûrî olan ayı mâdemki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı ba'zan güneşten ziyâ alamamak sûretiyle karanlıktır ve bir zaman dahi ziyâ almak sûretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim vücûdumuzda sûrî ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz dahi, ba'zan bir yüzü hakîkat güneşi tarafı- na müteveccih olup nûr alır ve ba'zan dahi bu âlem-i kesâfet ve keserât tarafına müteveccih olup zulmet-i tabîiyye içinde kalır.

941. Gâh bal ve süt gibi bahar ve yaz, gâh karın ve zemherinin siyaset mahallidir.

Küre-i arzın yüzü dahi bu dönmek sebebiyle ba'zan bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın ve ba'zan dahi karın ve zemherinin siyaset icrâ ettiği mahaldir. Ya'ni sath-ı arz ba'zan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak ile latîf ve ba'zan dahi tecelliyât-ı celâliyye-i Hak ile korkunç bir hâl ve manzara iktisâb eder. Arz mesâbesinde olan cism-i beşer dahi böyledir. Bir vakit bahar ve yaz mesâbesinde olan gençliğin ve bir vakit dahi kış mesâbesinde olan ihtiyarlığın meclâsıdır.

942. Mâdemki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının musahharı ve secde edicisidir.

"Sahra", zebûn ve mutî' ve musahhar demektir. "Secde-kün", vasf-ı terkîbîdir, "secde edici" demek olur. Bu beyt âtîdeki beytin mübtedâsıdır; ve âtîdeki beyit bunun haberi ve mütemmimidir. Ya'ni, ey kimse! Mâdemki, ecrâm-ı semâviyye ve arzın hey'et-i mecmûası gibi külliyât takdîrât-ı ilâhiyyenin tasarrufu önünde top gibi çelinmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının mutî'i ve secde ve serfürû edicisidir;

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl karârsız olmazsın?

Ey gönül! Sen bu manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden güneş, ay, seyyârât ve unsuriyyât gibi mevâddın meselâ yüz binde birisin, senin külliyâtın olan bu eşyâ Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çelinip döndüğü ve bî-karâr olduğu hâlde sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şübhe yok ki, senin her bir sâniyen ve dakîkan Hakk'ın birbirine benzemeyen tecelliyâtı altında zebûndur.

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi gâh ahırda hapis ve gâh gezme yerinde ol!

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", ism-i mekân olursa "gezme mahalli", masdar-ı mîmî olursa "gezmek ve seyr etmek" demek olur. Ya'ni, ey gönül! Mâdem sen kudret ve tecelliyât-ı Hakk'ın esîrisin, binâenaleyh o emîr-i hakîkînin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu âlem-i tabîat ahırında habseder, isterse yularından tutup seni rûhâniyet âleminde gezdirir.

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktāki çözer, sıçrayıcı ol!

Ey gönül! Kazâ-yı ilâhî seni bu âlem-i sûrette bir kayıd ile mukayyed kılarsa, bilki bu bağ kazâ-yı ilâhîdir. Kurtulmak için beyhûde çabalanma! Vaktâki seni tabîat ve sûret bağından çözer, git ve sıçta ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa kara yüzlülük içinde ona küsûf verir.

Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte küsûfu eski ulemânın kavline göre beyân buyurmuşlardır. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde hükemâ arasında meşhûr olan fikir bu idi. Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimiz meslek-i âlîleri usûl-i dînden olmayan fikirlerde kavl-i meşhûra muhalefet etmemekdir. Ve eski hükema, "küsüf", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde dakîka-i vâhide üzerinde ictimâ'ı vaktinde olur, derler. Ve bu vaz'iyet güneşin eğri hareketi telakkî olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyt-i şerîften anlaşılacağı üzere âdet-i seniyyeleri mûcibince "zeneb ukdesi" ma'nasından insanların eğri hareketlerine intikāl buyurmuşlardır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfte eski hükemânın kavlinin zikri cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduklarına delîl olamaz. Zîrâ III. cildin 26 numarasına müsadif olan ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از ]ya'ni "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beytinde keşfen mikropların vücûdunu haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına müsadif olan آفتا با ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی ya'ni "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin"] beytinde arzın devrine işâret buyuran Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te kavl-i meşhûr üzerine vâki' olan beyânât çoktur. Ezcümle kavl-i meşhûra göre zebîh İsmâ- îl (a.s.) dır..Mesnevî-i Şerîf'te de müteaddid mahâlde zebîhin İsmâîl (a.s.) ol- duğu mezkûrdür. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاك در من [ya'ni "Benim kapımın toprağında kurbân olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr indinde keşfen zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı Is- hâkî'de beyân buyurmuşlardır. Beytin îzâhı: Ya'ni güneş felekte eğri hareket ederse onun bu eğri hareke- ti küsûfa sebeb olup ona kara yüzlülük verir.

947. Zenebden perhîz et! Agah ol! Akıl tut, tâ ki, tencere gibi kara yüzlü ol- mayasın!

"Zeneb"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği hudûdun hâricine çıkmak. Ya'ni, ey gönül! Güneş eğri hareketi ile zeneb ukdesinde kara yüzlü olduğu gibi sen de hadd-i şer'î hâricinde hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü ve isli ve paslı olursun. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî seni serbest ve re'yinle harekete bi- rakırsa günâhtan ve şer'e muhalefetten sakın ve aklını başına al!

948. Buluta da ateşîn kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"

Zâhirî bulutlara vurulan "âteşîn kamçı"dan murâd, şerâre-i elektrikiyyedir ki, ona "şimşek" derler. Kuvâ-yı tabîiyyeden bir kuvvettir. Bu beyt-i şerîfte Tirmizî'nin İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet ettiği şu hadîse işaret buyurur- lur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله ya'ni "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta müvekkeldir. Onunla be- râber ateşten mahârîk vardır ki, onunla bulutları Allâh'ın dilediği cihete sev- keder." Ya'ni Hakk'ın melekleri ve ta'yîn buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu is- tikāmette git, o istikāmette gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik cereyanla- rını vururlar.

949. "Filân vâdiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak tut!" diye ona gûş-mâl vururlar.

Ya'ni, "Yağmuru filân vâdiye yağdır; bu tarafa yağdırma; emr-i ilâhîyi dinle; ona muhalefet etme!" diye melekler ya'ni kuvâ-yı ilâhiyye o bulutlara gûş-mâl verirler, ya'ni tenbîhât ve ihtârât icrâ ederler.

950. Senin aklın bir güneşten ziyâde değildir. O bir fikirde ki, nehy geldi, durma!

Ey kimse! Senin aklın güneş gibi olan akl-ı küllden ziyâde değildir; ve akl-ı küll sahibi Server-i âlem Efendimiz ve onun vârisleri olan ehassu'l-havâs evliyâdır. Sana vârid olan bir fikir hakkında ki, o akl-ı küll tarafından nehy geldi, sûre-i Haşr'da vâki' olan وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşr, 59/7) ya'ni "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden dahi kaçınınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince artık o fikir üzerinde durma!

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma, tâ ki, onun o küsûfu öne gelmesin!

Binâenaleyh, ey teklîf-i ilâhîye ehil olan akl-ı mu'teber! Sen yalnız nehyolunan şeyden kaçmak değil, belki hayât-ı dünyeviyyendeki atacağın adımları dahi o akl-ı küll sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Zîrâ onun adımları hâricinde atılan eğridir. Zâhirî güneş eğri hareketten küsûfa uğradığı gibi sen dahi akl-ı küll sahibinin adımlarına ve sünnet-i seniyyesine muhâlif olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı küsûfa uğrayıp kararmayasın!

952. Vaktaki günah kemter ola, güneşin yarısını münkesif ve yarısını parlak nûr görürsün.

Günâh ve muhalefet kemter ve ziyâde az olduğu vakit, zâhirî güneş gibi akıl güneşinin yarısı münkesif ve kararmış ve yarısı nûrlu ve parlak görünür ve küsûf-i cüz'îye uğrar.

953. Der ki: "Cürüm mikdârıyla seni tutarım. Adlde ve cezâda takdîr bu olur."

Hak Teâlâ akıl güneşinin bu küsûf-i cüz'îsi ile işâret buyurup der ki: "Seni cürmün ve kabâhatinin derecesine göre muâhaze ettim. Zîrâ adâlet icrâ etmekte ve cezâ vermekte benim takdîrim bu olur. Zîrâ adâlet ve cezâ cürüm ve kabâhat ile mütenâsib olmak lâzım gelir."

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine semi'iz ve basîriz!

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerini işitici ve onların ef'âl ve harekâtını görücüyüz!"

955. Ey baba! Bundan geç. Yeni gün oldu. Halk Hallâk'tan hoş-bedfüz oldu.

"Bedfûz", ağız içi ma'nâsınadır; "betnûz" ve "petnûz" dahi lügattir. "Hoş-bedfüz", vasf-ı terkîbîdir; sıfat, mevsûftan mukaddem zikredilmek sûretiyle yapılmıştır, “ağzı tatlı ve latîf olan" demektir. "Nevrûz"dan murâd, yeni bir tecellî-i ilâhîdir. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey maârif-i ilâhiyye müştâklarının babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir tecellî-i ilâhî vâki' oldu ve isti'dâd sahibi olan halkın rûh ağızları Hallâk hazretlerinin bizlere olan bu tecellîsinden hoş ve tatlı ve latîf oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' خلق از اخلاق خوش فیروز شد ya'ni "Halk bu nevrûzun bereketiyle latîf ve hoş ahlâktan dolayı mes'ûd oldu" demek olur.

956. Cân suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şahımız bizim köyümüze yine geldi.

"Can suyu"ndan murâd, Hakk'ın tecellîsidir ki, bu tecellî zâtî ve sıfatî ve esmâî olur. "Irmak"tan murâd rûhtur. "Köy"den murâd, cism-i sûrîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim rûh-ı latîfimize Hakk'ın yeni bir tecellîsi vâki' oldu. Binâenaleyh bizim şâh-ı hakîkîmiz olan Hak Teâlâ hazretleri tecelliyâtıyla bizim köyümüz olan sûret-i cismâniyyemize tenezzül buyurdu.

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.

"Baht"tan murâd, tâli' ve ikbâl-i ezelîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte tâli'-i ezelîyi uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir dilbere teşbîh buyururlar. Ya'ni, baht ve ikbâl-i ezelî dilberi şu sırada eteklerini toplayarak nazlı nazlı hırâmân oluyor. Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmemek husûsunda vâki' olan tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan erbâb-ı ikbâlin kapısında mehterlerin muzıka çalarak o kimsenin ikbâlini ve rütbesini halka i'lân etmek demektir.

958. Tövbeyi diğer def'a seylab götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.

Tövbeyi tekrar aşk seli aldı, götürdü. Zîrâ tövbe kurb-i Hak için vesîledir. Binâenaleyh tövbe Hak'tan hicâb vaktinde, zuhûruyla mûcib-i bu'd olan muhalefetten Hak tarafına dönmek demektir. Halbuki Hakk'a vuslat hâlinde ve kurb husûlünde Hakk'a rücû'a mahal kalmaz. Çünkü rücû', nazarında Hak meşhûd olmadığı vakit olur. Hak meşhûd olunca tövbenin ve rücû'un ma'nası ve imkânı kalmaz. Binâenaleyh bu tecellî vaktinde hicâb vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

959. Her humara mensub olan sarhoş oldu ve bâde içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik. "Raht"tan murâd, vücûd-i izâfînin ahkâm ve âsârı. Ya'ni, evvelce vâki' olan tecellî-i Hak şarabının humârına mensûb olan her bir kimse tekrâr vâki' olan bu tecelli üzerine sarhoş oldu ve aşk bâdesini içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını ya'ni sıfatlarını vücûd-i hakîkîye rehin edeceğiz, ya'ni kendi varlığımızı Hakk'ın varlığına da habsedeceğiz.

960. Cânın cân artırıcı olan şarâb-ı la'linden bizim la'limiz içinde la'l içinde la'l vardır.

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Ba'zı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile "cân-fezâ" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin atf-ı müfessiri olur. İkinci mısra'daki birinci "la'l"den murâd, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet mahallidir; ve nûru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. "Cân"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, Hakk'ın cân artırıcı ve rûhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından bizim la'l renkli nûr sâhibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur. Ma'lûm olsun ki, her sâlikin kendi neş'esinin kābiliyet ve isti'dâdı iktizâsınca bir mi'râcı vardır; ve sâlikin mi'râcı kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu vakit tamâm olur. Birinci tavır: Mertebe-i şerîattir. Bu mertebenin nûru mâvidir. İkinci tavır: Mertebe-i tarîkattir. Onun nûru sarıdır. Üçüncü tavır: Makām-ı rûh ve dâr-ı ma'rifettir; ve onun nûru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe ve müşâhede ve rü'yet mertebesidir; ve onun nûru beyazdır. Sâlike bu mertebede zuhûr eden hâle hâl-i vuslat derler. Beşinci tavır: Cennet-i kalbdir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsîs olunmuştur. Dünyâ ve âhiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nûru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî mahallidir. Bu tavra "beytü'l-hikme" dahi derler. Bunun nûru karadır. Yedinci tavır: Mahzen-i esrâr-ı ilâhîdir. Ona "beytü'l-izzet" dahi derler. Bu tavır kalb-i ekmelin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalb ve akıl ve rûh ve sır i'tibârları kalkar. Nefis makamında i'tibâr olunan vücûd-i ma'nevîye "rûh-ı kudsî" derler. Bu makāmdaki zât âlem-i kesret ve vahdette tayerân eder. Bu makāmın nûru renksiz ve nişânsızdır. (Şerh-i Ma'nevî'den hülâsadır.) İmdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri isti'dâdlarına göre terbiye buyururlar. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz la'l renkli aşk şarabını huzûrda olan sâliklere kalb-i şerîflerinin üçüncü mertebe ve tavrına bi't-tenezzül dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

961. Meclis gönül parlatıcı olarak yine hurrem oldu. Kalk, kötü gözü def' için üzerlik yak!

"Sipend", "üzerlik tohumu" demektir ki, hasedçilerin nazarı değmesin için tütsü yaparlar. Burada "sipend yakmak" mecâzî olan varlığı nefyetmekten kinâyedir. Nitekim bu beyitlerde de işaret olunmuştur. Beyit: "Şehir parlatıcı olan cemâli ziyâde göster; gösterdiğin vakit de onun üzerine üzerlik yak! Senin o cemâlin nedir? Senin sarhoşluğundur. Senin o üzerlik tohumu nedir? Senin varlığındır."

Ya'ni meclis-i irfân ve zikrimiz bu meclis ehlinin kalblerinin nûrunu parlatıcı olarak hurrem oldu ve latîf haller oldu. Kalk, ey sâlik! Bu aşk şarabının sarhoşluğu içinde vücûd-i mecâzîni nefyet! Ve bu nefy-i vücûd içinde nefsânî ve hasûd olan kimselerin ta'nının aslâ sana te'sîri olmasın!

962. Sarhoşların na'rası bana hoş gelir. Ey cân! Ebede kadar bana böyle gerektir.

Ya'ni, meclisimizde la'l renkli şarâb-ı aşkı içen sarhoşların na'rası bana hoş ve latîf gelir. Ey cân, ya'ni ey sâlik! Bana ve benim mürşidliğime lâzım olan şey ebede kadar senin böyle aşk-ı ilâhî ile na'ra atmandır ve Hak sarhoşu olmandır.

963. İşte, bir Hilâl bir Bilâl ile yâr oldu; diken yarası ona gül ve gülzâr oldu.

"Bir Hilal"den murâd, kesret-i riyâzat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerîfleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı ilâhî olup huzûr-ı Pîr'de na'ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da onlar hakkında şöyle buyurulur: "Hudâvendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..."

Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur: "Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh..." Sâliklerin âh edip, na'ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlaala- rn Fihi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür: "İhtilaf-ı ahvâle binâen ba'zan âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle ol- masa idi Hak Teâlâ إن إبراهيم لأواه حليم (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâ- ati ızhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ ızhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi'-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitâbı huzûrda evlâd- lardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Áh et- me, zevk gitmesin!" diye vâki' olan i'tirâzına cevâb idi. Ya'ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilâl aşk-ı ilâhî ile feryâd et- mek husûsunda, geçmiş zamandaki bir Bilâl'e yar ve arkadaş oldu. Yahûdî- nin vurduğu diken yarası Hz. Bilâl'e müessir olmadığı gibi bu Hilâl'e de di- ken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyazatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu."

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbalin gülşeni oldu.

Hz. Bilâl derdi ki: "Vâkıa, yahûdînin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma'neviyyenin gülşeni oldu." Ba'zı nüshalarda "cân" ile "cisim" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu" demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmü- nü iktisâb etti ve devlet-i ma'nevînin gülşeni oldu" demekten kinâyedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir. Benim cânım o Vedûd'un mesti ve harâbıdır.

"Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma'nası "muhabbet edici" demektir. Ya'ni, benim cismim zâhirde yahûdînin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve ha- râbıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma'nevî elem-i cismânînin hicabı olur.

966. Câna mensub olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihriban olan ya- rin kokusu bana erişir.

"Cânî"deki "yâ" nisbet için olursa "cân"dan murâd, Hak olur. Ya'ni, can- ların cânı olan Hak Teâlâ'ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki "yâ" vah- det için olursa bundan murâd, rûh-ı külli-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya'ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedî'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

967. Mustafa mi'râc tarafından geldi. Onun Bilal üzerine "Habbezâ lî hab- beza!" demesi oldu.

"Habbezâ", âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta'bîrdir. Ya'ni, Resûl-i Ek- rem hazretleri mi'râcdan avdet buyurdukları vakit Bilâl-i Habeşî hazretleri- ne: يا بلال حبذا لى حبذا ya'ni "Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmeti- min iyi ve hayırlı efrâdındansın!" buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râc esnasında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretle- rinin na'linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan son- ra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, Bilâl-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi'râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilâl'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan tecellî-i ilâhîde beraberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilal'e: يا هلال حبذا لى حبذا [ya'ni "Yâ Hi- lâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!"] deriz.

968. Vaktaki Sıddık doğru sözlü olan Bilal'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.

Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilâl-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû'u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.